Gericilik Pekünlü’nün peşini bırakmadı

Cezasının Yargıtayca onanması halinde cezaevine girecek olan Prof. Pekünlü: Örgütsüzlükten, aydınların tembelliğinden hırsızlık limanına sığınanların potansiyel çokluğundan yararlanarak aydınlığa saldırdılar.

Gericilik Pekünlü’nün peşini bırakmadı
02 Ocak 2016 Cumartesi 11:42

İzmir’de Ege Üniversitesi Fen Fakültesi’nde, 2012 yılında başörtülü bir kız öğrencinin eğitim hakkını engellediği gerekçesiyle 2 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırılan emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Esat Rennan Pekünlü, 4 kız öğrencinin aynı yöndeki şikayeti üzerine açılan ikinci davada da aynı cezaya çarptırıldı. Daha önce hapis yatıp çıkan Prof. Dr. Pekünlü’nün avukatları, kararı temyiz etti, dosya Yargıtay’dan karar bekliyor. Prof. Dr. Pekünlü, aldığı ikinci cezanın da Yargıtay tarafından onanması halinde 5 aylık cezasını çekmek için tekrar cezaevine girecek.
Prof. Dr. Esat Rennan Pekünlü 16 Nisan 2015’de tahliye oldu, ancak avukatları, ilk dava için de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurdu. AİHM, Pekünlü’nün temel hak ve özgürlüklerinin ihlali konusundaki şikayetini haklı buldu, Türk hükümetinden savunma istedi.

LAİKLİK MÜCEDELESİNİ DEĞERLENDİRDİ
Prof. Dr. Pekünlü, gerici saldırılar karşısında rektörlüğün de pasif, hatta destekleyici tavrı üzerine kendi isteğiyle Ege Üniversitesi Fen Fakültesi öğretim üyeliğinden istifa ederek emekliye ayrıldı. Pekünlü’den üniversitelerde aydınlanma ve laiklik mücadelesini değerlendirmesini istedik, tarihi silsile içinde yaşanan sürecin tablosunu çıkarttı.
Tarihin gördüğü aydınlanma dönemleri hep devrimlerin ertesinde devrimci sınıfların öncülüğünde yeşermiştir. Sovyetler Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti de aynı dönemde ve birbiriyle dayanışma içinde emperyalizme, Ortaçağ’a, feodalizme karşı mücadeleden utkuyla çıkmışlardır. Ancak aydınlanmanın kökleşmiş düşmanları yenilginin üstesinden gelip başlarını yine yeniden kaldırdı, devrimin darmadağın ettiği güçlerini yavaş yavaş toparladı. “Yeni Dünya Düzeni”ni dayatan emperyalizm, bir yanda büyüyüp tekelci burjuvazi saflarına katılma beklentisinde olan, diğer yanda da yok olup proleter saflara geçme korkusu içindeki ticari burjuvazinin bağnaz, yobaz kesimini destekledi. Kendisine bağımlı kıldığı bu kesimin hükümete, devlet organlarına sızıp, inançlarını ve yasal kurallarını yeni koşullara uygun olarak düzenlemelerine yardımcı oldu. Sevgili ozanımız Nazım Hikmet’in “Suçun çoğu sende diyeceğim ama dilim varmıyor...” saptamasını unutmadan, biat etmeye yatkın (ki bu köleci davranışı emperyalistler ve işbirlikçileri çok iyi dayatırlar) olan kesimi potansiyel bir güç olarak kullandılar. Toplumun ve özellikle de işçi sınıfının örgütsüzlüğünden, aydınların tembelliğinden, şerefsizlik, hırsızlık, açgözlülük limanına sığınanların potansiyel çokluğundan yararlanarak aydınlığa saldırdılar. Önce eğitim aracıyla çocukları esir aldılar. Bu çocuklara, din ile bilimin birbirine giderek daha çok yaklaştığını göstermelerini öğütlediler. Bunun karşılığında onları öğretmenliğe, üniversitelerde öğretim üyeliğine atadılar. Üniversitelerde “biat kültürüyle” değil merak içgüdüsüyle bilim yapmak isteyenlerin sayısı giderek azaldı. Bu azınlığın da “zincirlerinden başka kaybedecek çok şeyi olduğu” için aydınlanmanın savunucuları olma görevini “üç akıllı maymun”u oynayarak bıraktılar.

YENİ DÜNYA DÜZENİNİN MALİYETİ
Ortaçağ’dan çıkarken Avrupa’nın birçok ülkesi yüzyıl süren kanlı savaşlar verdi. Bu savaşlar din maskesi altında süren sınıf savaşlarıydı. Cumhuriyet’in ilanından günümüze dek Türkiye’de süren savaşım da din maskesi altında bir sınıf savaşımıdır. “Yeni Dünya Düzeni” mimarları bunu açıkça dile getiriyorlar: “Günümüzde, tüm gücümüzle, bağımsızlık denen gizemli kuvveti dünya devletlerinin elinden ihtiyatlı bir biçimde almaya çalışıyoruz” (Arnold Toynbee, Haziran 1931); “Yeni Dünya Düzenini oluşturma girişimimiz kanla, sözle ve parayla gerçekleşecek” (Arthur Schlesinger, Ağustos 1975); “Giderek artan bilgimizi, daha önce asla düşlenmemiş olan bir biçimde, halkı köleleştirmek, kişiliklerini yoketmek ve dikkatli bir biçimde seçtiğimiz yöntemle denetim altına almak yönünde kullanabiliriz; bu yöntemle onlar belki de kişiliklerini yitirdiklerinin ayırdına bile varamayacaklardır” (Dr. Carl Rogers); “Paranın satın alma gücü ancak sokaklarda dereler gibi kan aktığında görülür. Ben daima felaketleri fırsata dönüştürmeye çalıştım” (John D. Rockefeller Sr).

İTALYA’DA PAPA ÜNİVERSİTEYE GİREMEDİ
Bu gerçekleri dikkate aldığımızda yapılması gerekeni Karl Marx, “Dünya İşçileri birleşin” diyerek ve “Comintern”i örgütleyerek göstermiştir. Yeni Dünya Düzeni amacına ulaşmak için dinsel çevreleri kullanır. Orta Çağ’dan çıkışta kiliseyle kanlı hesaplaşan İtalya’da bu gelenek kansız olarak sürüyor. Avrupa’nın en büyük üniversitesi “La Sapienza” nın öğrencileri (145 bin öğrenci) köktenci Papa XVI. Benediktus’un (Papa Ratzinger) üniversiteye adım atmasını engellediler. La Sapienza’da Papalığa karşı laiklik bayrağı açıldı; İtalya’nın 150 yıllık tarihinde ilk kez bir Papa konuşma yapmak istediği bir ortamdan dışlandı! Papa’nın La Sapienza’dan dışlanması öğrencilerin “anarşist eylemi” olarak nitelenemez. Öğrencilerin “Ağır bedeller ödenerek kazanılan laikliğin” korunması konusundaki kararlılığını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin iki kararında görebiliriz:
Otto-Preminger Enstitüsü/Avusturya kararında AİHM, “Dinsel inançların açıklanması, kamuoyuna yönelik bir tür tartışma çağrısı biçiminde de algılanabilmektedir. AİHM’e göre, ‘Dinlerini açıklama özgürlüğünü kullanmayı yeğleyenler, ister çoğunluk ister azınlık dinlerini benimsesinler, inançlarının her türlü eleştirinin dışında tutulmasını bekleyemezler. Başkalarının, inançlarını yadsımalarına, hatta inançlarına düşmanca yaklaşan karşıt öğretileri yaymalarına hoşgörü ile yaklaşmak ve bu tür gelişmelere katlanmak zorundadırlar.’

YÜZYILLAR SÜREN MÜCADELE
1993 yılında AİHM, Kokkinakis / Yunanistan davasında şöyle bir karar alıyor: “Mahkeme, demokratik toplumların temel öğeleri arasında gördüğü eleştiri özgürlüğünü, ‘karşıtların birlikteliği’ olgusu içersinde değerlendirmektedir. ‘9. maddenin koruduğu biçimiyle düşünce, vicdan ve din özgürlüğü sözleşme anlamında demokratik bir toplumun temellerinden birini oluşturur. Dinsel boyutuyla inananların kişiliklerinin ve yaşam görüşlerinin temel öğeleri arasında yer alır. Ancak bu koruma, tanrı tanımazlar, bilinemezciler, kuşkucular ve ilgisizler için de geçerlidir. Yüzyıllar boyunca ağır bedeller ödenerek elde edilen böylesi toplumsal değerlerin ve çoğulculuğun sürdürülmesi gerekmektedir”.
Aydınlanma yönünde Türkiye’de aydınların, politikacıların, öğrencilerin laiklik ilkesinin korunması ve kollanması mücadelesine gönüllü olarak katılmak isteyen bireylerin alması gereken tavrı yukarıdaki tarihsel gelişmeler ve gerçekler gösteriyor!


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.