Em. Orgeneral Nusret Taşdeler savunmasını yaptı

Ergenekon davasının Yargıtay'daki temyiz duruşmasında Emekli Orgeneral Nusret Taşdeler Yargıtay'da savunmasını yaptı.

Em. Orgeneral Nusret Taşdeler savunmasını yaptı
14 Ekim 2015 Çarşamba 12:24

Emekli Orgeneral Nusret Taşdeler'in Yargıtayda Ergenekon savunmasını yaptı.
Taşdeler'in savunmasının tam metni:

Sayın Başkan, Sayın Üyeler
Tarih önünde ve Yüce Türk Milletinin huzurunda, Temyiz Duruşması kapsamındaki ifademi vermeye başlarken, Yüksek Heyetinizi saygı ile selamlıyor, salonda hazır bulunan muhterem zevata en iyi dileklerimi sunuyorum.
Önemle ve öncelikle belirtmek isterim ki; karşınızda bulunmamın ve bu ifadeyi sunmamın asli sebebi, Türkiye Cumhuriyeti Devletine, Türk Milletine ve Türk Silahlı Kuvvetlerine duyduğum derin saygı ve güçlü bağlılık duygusu ile, Hukuk Bilimine inancımı ve Türk Yargısına güvenimi en olumsuz şartlarda dahi koruma hususundaki kararlılığım gereğince, bunu onurlu bir görev ve sorumluluk olarak kabul etmemdir. Çünkü, artık Hukuk Tarihinin zifiri karanlık sayfalarına gömülmüş bulunan Özel Yetkili İstanbul 13’ üncü Ağır Ceza Mahkemesinin bugünkü duruşmaya konu olan Gerekçeli Kararının, mahiyeti, muhtevası ve hukuki vasıfları itibarıyla, değil mukabilinde savunma yapılmayı, ifade verilmeyi, hakkında konuşulmayı dahi hak etmeyen, sıradan, anlamsız ve değersiz bir metin olduğu yönünde kesin kanaate sahibim. Maddî gerçeklere dayanan samimi kanaatimin, söz konusu mahkemede yargılanan ve herhangi bir şekilde bu mahkemeye muhatap olan herkes tarafından paylaşıldığına inanıyorum.
Çünkü bu karar;
- Evrensel Hukukun Roma Hukukundan tevarüs eden üç temel ilkesinin, “Şerefli yaşa, kimseye zarar verme, herkese hakkını ver” olduğundan habersiz; “Hukukun insanlar için konulduğu bilincinden uzakta; “Hukukun iyi ve adil olanı bilme sanatı” olduğunu düşünmeyen; “Kanunsuz suç ve ceza olmaz” kuralını gözden uzak tutan; “Mantığın ihlalinin hukuksal hata olduğuna” inanmayan; “Hukuk salt yasalar bütünü olmayıp, gerçek adalette sürekli vicdan boyutu aranır” prensibini anlayabilecek hukuki olgunluktan uzak, taşıdıkları unvanlara yakışmayan,  “Hukukçu”, vasfı taşıdıklarına inanılması son derece güç olan;
- Dönemin Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) 1’ inci Daire Başkanı İbrahim OKUR’ un, 29 Haziran 2012 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yer alan ifadesiyle, “Yargı görevlerini; basketbol ya da voleybol maçına başlamadan önce saha ortasında kafa kafaya vererek galibiyet kararlılığı sergileyen sporcuların ruh hali içinde” yapan, Özel Yetkili Hâkim ve Savcıların oluşturduğu bir Özel Yetkili Mahkeme tarafından verilmiştir.
Böyle bir mahkemenin verdiği kararın da, 19’ uncu Yüzyıl devlet adamlarımızdan Ziya Paşa (1825-1880)’ nın; “Kadı ola davacı ve muhzır dahi şahit, / Ol mahkemenin hükmüne derler mi adalet.” mısralarında tarif ettiğinden daha farklı olması zaten beklenemezdi.
Sayın Başkan, Sayın Üyeler
Ergenekon, Balyoz ve benzeri davalar silsilesinde, Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılarının Emniyet Teşkilatı ile iş birliği içinde başlattığı Soruşturma ve Özel Yetkili Mahkemelerin yürüttüğü Kovuşturma süreçlerinde, Devletimizin yaklaşık iki yüz yıllık çabaları ve Milletimizin fedakârlıklarla dolu mücadeleleri sonucunda elde ettiğimiz “Hukuk Devleti” birikiminin insafsızca inkâr edildiği, adeta ortadan kaldırılmaya çalışıldığı kanısını uyandıran uygulamalara şahit olduk. Yargılandığımız, kendisini Evrensel Hukuk Kurallarının ve Hukukun Temel ilkelerin tamamen dışında konumlandırmış olan Özel Yetkili mahkemelerin, hiçbir usule uymayan ve kural tanımayan hoyrat uygulamaları, bizlere tarih kitaplarında okuduğumuz, Ortaçağ Katolik Kilisesinin Engizisyon Mahkemeleri ile 1930’ ların Hitler Almanya’sının NAZİ Halk Mahkemeleri ve Stalin Rusya’sının Vişinski Mahkemelerinde yapılan yargılamaları hatırlattı. Bu uygulamalara dair, önemli gördüğüm bazı hususları dikkatlerinize sunmak istiyorum.
Bu süreçte;
- Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemeleri Kanunu başta olmak üzere, birçok meri kanunumuzun önemli hükümlerinin esaslı biçimde ihlal edilmesine, Yargıtay İçtihatlarının hiç dikkate alınmamasına ilave olarak; Anayasa’ mızın 90’ ıncı maddesinin amir hükmüne rağmen, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi taraf olduğumuz Uluslararası Antlaşmalar da yok hükmünde sayılmıştır.
- Özel olarak oluşturulduğu ve bu işle görevlendirildiği anlaşılan bir merkezde veya merkezlerde üretildiği açıkça belli olan, Özel Yetkili Savcılara posta ile gönderilen, isimsiz, imzasız, tarihsiz ve adressiz İftira Mektupları ile bunlara iliştirilmiş sahte belgelere istinaden soruşturmalar başlatılmış, davalar açılmış; Yargı Makamlarınca, ne Soruşturma ne de Kovuşturma Safhasında bu mektupları kimlerin yazıp gönderdiği hiç merak edilmemiş, ilişiklerindeki dokümanların doğruluk derecesi hiç araştırılmamıştır.
- Hukuken doğru ve adil olan, kamu vicdanını tatmin eden bir karara ulaşılması için usulleri, ilkeleri ve kuralları kanunlarla önceden belirlenmiş olan bir yargılama sürecinin, hiçbir aşamayı atlamadan, adım adım gerçekleştirilmesini zorunlu kılması nedeniyle, Ceza Hukukunun literatürdeki diğer ismi de “Süreç Hukuku” olmasına rağmen, Türk Hukukunun “Usûl esasa mukaddemdir” (Usul esastan önce gelir)umdesi hiçe sayılarak, Ceza Yargılaması sürecinin en önemli aşaması kabul edilen “Delillerin Tartışılması Safhası” atlanmış, böylece sanıkların “Silahların Eşitliği” ilkesi çerçevesinde, Anayasal Hükümlerle teminat altına alınmış bulunan “Adil Yargılanma” hakkı büyük ölçüde ortadan kaldırılmıştır.
- Ne “Müddei iddiasını ispatla mükelleftir” kuralının, ne “ Masumiyet Karinesi” nin ne de “Ceza sorumluluğunun şahsi olduğu” ilkesinin hiçbir zaman hatırlanmadığı, Hukukun Temel Prensiplerinin hiçe sayıldığı, meri kanunlarımızın ihlal edildiği, böylesine Hukuk dışı gelişen bir yargılama süreci sonunda, sanıklar en ağır cezalara çarptırılmışlardır.
Sayın Başkan, Sayın Üyeler
Ben de bu kahredici süreci; adli sicili tertemiz bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve mesleğinin zirvesinde, Orgeneral rütbesinde,  Ege Ordusu Komutanı iken, tam da biraz önce belirttiğim nitelikteki bir İftira Mektubu ile ilişiğindeki “ Tamamen sahte bir belge” olduğu daha önce Genelkurmay Askerî Savcılığı tarafından yapılan soruşturma sonucunda karara bağlanmış bulunan “ Bilgi Destek Planı” başlıklı bir dokümana istinaden suçlanarak, önce “İnternet Andıcı” İddianamesine “Şüpheli”, bilahare aynı isimli Davaya “Sanık” olarak dahil edildim; daha sonra da hukuk kurallarına uymaz, akıl almaz, mantık kabul etmez biçimde 23 davanın birleştirilmesiyle oluşturulan Ergenekon Davasının sanığı haline getirildim. Ünlü Nazi Propaganda Bakanı Joseph GOEBBELS (1897-1945)’ in Adolf HİTLER’ e hitaben söylediği “Bana vicdansız bir medya temin et, sana bilinçsiz bir halk sunayım” sözündeki medya tanımını kendilerine şiar edinen medya organları tarafından “İftira ve İtibarsızlaştırma” Kampanyalarına maruz bırakıldım. İstanbul Emniyet Müdürlüğü tarafından, yasalara aykırı olarak eşimin telefonları dinlendi.  GATA Hastanesinde, İstanbul Adli Tıp Kurumu raporları ile teyit edildiği üzere, Yargı Sürecinde yaşadığım yoğun stresin de katkısıyla vahim bir hal almış olan kronik kalp rahatsızlığım nedeniyle zorlu bir yaşam savaşı verirken, Kardiyolog Hekim nezaretinde Telekonferans metoduyla yaptığım savunmayı müteakip; “ Kaçma şüphem bulunduğu” ve “ Delilleri karartabileceğim “ gerekçeleri ile hasta yatağımda tutuklandım; her defasında da aynı gerekçelerle “ Tutukluluğumun devamına” karar verildi. Mahkeme sürecinde önce İddianame’ de daha sonra da İddia Makamının Esas Hakkındaki Mütalaasında ileri sürdüğü şahsımla ilgili tüm iddialar, Dava Dosyasının tetkikinden de anlaşılacağı gibi, somut delillere dayanan açıklamalarıma ilaveten, tanık ve sanık ifadeleri ile de çürütülmüş olmasına rağmen, Mahkeme’ nin hakkımdaki kararı  “Müebbet Hapis” olarak tecelli etti.
İbret verici bir gerçektir ki; artık Temyiz Safhasına ulaşmış olan Ergenekon Davasında, beni bu davanın sanığı durumuna getiren İftira Mektubunu yazan Müfteri’ nin veya Müfterilerin kimliğini ben hâlâ öğrenemediğim gibi, beni yargılayanlar da hiç merak edip araştırmadılar. Halbuki; günümüzden 2416 yıl önce (M.Ö. 399 yılında), Atina Site Devletinde yargılanan SOKRAT ( Sokrates/M.Ö. 469-399), savunmasına başlarken kendisini şikayet ederek suçlayanların Anthemioğlu Ayntos, Meletos ve Lykon olduğunu, açık ve net olarak biliyordu. Diğer taraftan,  tarihi bir kaynakta da, Roma İmparatorluğunda yasaklanmış olduğu yıllarda gizlice Hıristiyan olanların, “İmzasız bir ihbar üzerine yakalanarak cezalandırıldığını” rapor eden Trabzon Valisine, Roma İmparatorunun ”Bir daha imzasız ihbar üzerine işlem yapmamasını, çünkü imzasız ihbarın çağdışı olduğunu” yazılı olarak bildirdiği anlatılmaktadır. Kıyaslama sonucunu bir tarafa bıraksak bile,  Hukuk alanında 21’ inci Yüzyıl Türkiye’ sinin M.Ö. 5’ inci Yüzyıl Atinası ve M.S. 1’ inci Yüzyıl Roması ile kıyaslanmasını akla getirmek dahi yeteri kadar utanç, elem ve ızdırap vericidir. Ama, beni hukuka saygılı bir vatandaş hassasiyetim nedeniyle etkileyen bu duyguların, Özel Yetkili Savcılar ve Hâkimler için hiçbir anlam ifade etmediğini görmek de aynı derecede hicap duyma vesilesidir.
Sayın Başkan, Sayın Üyeler
Mahkeme’ nin hakkımdaki kararına esas teşkil eden iki suçlama; “Bilgi Destek Planı” başlıklı sahte belge ve Genelkurmay Başkanlığınca işletilen İnternet Sitelerinde ikisinde (“İrtica. Org” ve turkatak.gen.tr.”) yer alan, gazetelerde daha önce yayımlanmış bazı haberler ile bu sitelerin benim 11 Ağustos 2007 - 20 Ağustos 2008 tarihleri arasındaki yaklaşık bir yıllık Harekât Başkanlığım döneminde de faaliyetlerini sürdürmüş olmalarıdır.
Bilgi Destek Planı başlıklı Sahte Belge, ne bana, ne emrimdeki personele, ne de herhangi bir kişiye ait, mahal, büro, konut, çanta, bilgisayar ve benzeri bir yerde bulunmamış; isimsiz, imzasız, tarihsiz ve adressiz bir İftira Mektubunun ekinde, posta ile, halen yurt dışında firarda bulunan Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısına gönderilmiştir. Mahkeme tarafından görevlendirilen Naip Hâkimin, Genelkurmay Başkanlığından gönderilen hard diskler üzerinde yaptığı Bilirkişi İncelemesinde, Bilgi Destek Planı konulu Sahte Belgenin varlığını ispatlayacak herhangi bir bulguya ulaşamadığı, 12.12.2012 tarih ve 2009/191 Esas No.lu Ön Raporunun tetkikinden anlaşılmaktadır. Bu durumda, geçerli bir tarih ve sayısı olmayan, imzasız ve parafsız, resmî kayıtlarda rastlanmayan, elektronik ortamda izi bulunmayan, gönderildiğine ve alındığına dair hiçbir emare tespit edilemeyen, hakkındaki “Sahte olarak düzenlenmiş bir belge olduğu” hukuki kanaati ile malul bir yazıyı, “Örgütsel amaçlar doğrultusunda illegal faaliyetlere yönelik hazırlanmış bir belge” olarak değerlendiren Mahkeme’ nin bu tutumunun hiçbir Hukuk Kriterine uymadığı açık bir gerçektir.
Genelkurmay Başkanlığının 06 Kasım 2009 ve 07 Kasım 2009 tarihli Basın Açıklamalarından ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı (CMK 250. Maddesi ile Yetkili)’ na gönderdiği 26 Ekim ve 30 Aralık 2010 tarihli cevabi yazılarından; Millî Savunma Bakanının “TSK’da internet sitesi işletmek üzere tek kaynaktan alım yapılmasına” bizzat kendi imzası ile “Olur” veren yazısından; 24’üncü Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi ÖZKÖK’ ün, tanık sıfatıyla verdiği ifadeden; söz konusu İnternet Sitelerinin kurulmasının ve işletilmesinin, Hükûmet’ in bilgisi dahilinde, yasal dayanaklara göre gerçekleştirilen, Kurum içi düzenlemelere uygun olarak yürütülen, 1999 yılından beri devam eden, kurumsal, resmî, rutin bir faaliyet olduğu, tereddüte mahal vermeyecek biçimde ortaya çıkmıştır. Bilgi Destek Daire Başkanlığının sorumluluğundaki İnternet Siteleri vasıtasıyla, yetki verilen konularda, yasal mevzuat dahilinde yürütülen görevin, “Psikolojik Harekât” değil “Bilgilendirme” faaliyeti olduğu, Gri ve Siyah(Kara) Propaganda ile de Dezenformasyon ile de hiçbir alakasının bulunmadığı yapılan incelemelerden açık ve net olarak  anlaşılmıştır.
İnternet Siteleri konusunda, izaha muhtaç durumda kalan tek husus; Genelkurmay Başkanlığının isteği üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının, Başbakanlık Müsteşarlığından talep ettiği 19 (on dokuz) adet belgenin onaylı birer suretinin, bu makam tarafından gönderilmediği gibi, söz konusu belgelerden 7 (yedi)’ sinin, Genelkurmay Başkanlığının yazısının Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesinden kısa bir süre sonra, 14 Aralık 2010 tarihinde, Başbakanlık tarafından yürürlükten kaldırılmış olmasıdır. Bu durum karşısında hiçbir reaksiyon göstermeyen Mahkeme, Genelkurmay Başkanlığının yasal dayanak olarak gösterdiği delilleri de hiç incelememiş ve yok farz etmiştir. Bu ihmalin kabul edilebilir bir tarafı olmadığı kanaatindeyim.
Sayın Başkan, Sayın Üyeler
Özel Yetkili İstanbul 13’üncü Ağır Ceza Mahkemesi, İddia Makamının tutumunu benimseyerek, Dava süresince altı temel konudaki hatalı tutumunu ısrarla sürdürmüştür. Bunlardan;
- BİRİNCİSİ; 2007-2008 döneminde yürürlükte bulunan 2005 tarihli Millî Güvenlik Siyaseti Belgesi (MGSB-2005) ile, 2006 tarihli Türkiye’nin Millî Askerî Stratejisi (TÜMAS-2006) Belgesini yok saymasıdır.
- Millî Güvenlik Siyaseti Belgesi (MGSB-2005); 59’uncu T.C. Hükûmetinin, bütün Bakanlarının imzaladığı 30 Kasım 2005 tarihli kararı ile kabul edilmiş, bizzat dönemin Başbakanı Recep Tayyip ERDOĞAN tarafından imzalanarak onaylanmış ve yine onun imzasını havi 20 Aralık 2005 tarihli Başbakanlık Direktifi ile yayımlanmıştır. Bu belgede;
- İrticai unsurlar, bölücü, aşırı sol ve diğer menfi ideolojik unsurlarla beraber, Türkiye Cumhuriyetinin üniter devlet yapısına, ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne, Anayasal düzenine kasteden iç tehdit olarak kabul edilmiş,
- Yurt içinden ve yurt dışından kaynaklanan irticai unsurlara karşı T.C.nin laik yapısının korunması gerekli görülmüş,
-Toplumun, irticanın karşısında yer alacak şekilde bilinçlendirilmesi istenmiş,
- İrticai unsurlara destek olan gerçek ve tüzel kişilerin faaliyetlerinin izlenmesi ve tesirsiz hale getirecek önlemlerin alınması öngörülmüştür.

24’üncü Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi ÖZKÖK tarafından imzalanmış ve bizzat dönemin Başbakanı Recep Tayyip ERDOĞAN tarafından imzalanarak onaylanması suretiyle yürürlüğe girmiş olan, 04 Nisan 2006 tarihli Türkiye’nin Millî Askerî Stratejisi (TÜMAS-2006) Belgesinde ise; Türk Silahlı Kuvvetlerine, “Türkiye’ye tehdit teşkil eden bölücü, irticai, aşırı sol ve diğer iç tehdit unsurlarının faaliyetlerinin izlenmesine ve tesirsiz hale getirilmesine yönelik tedbirlerin alınmasına kararlılıkla devam edilmesi” görevi verilmiştir.
Görüldüğü gibi, Genelkurmay Başkanlığına “Toplumu irtica karşısında bilinçlendirme” ve “İrticai unsurları izleme ve tesirsiz hale getirme” görevleri, “İrtica”yı Türkiye Cumhuriyetine yönelik, mücadele edilmesi gereken bir tehdit kabul eden T.C. Hükûmeti tarafından, bu iki temel belge ile verilmiştir.
- İKİNCİSİ; Türkiye Cumhuriyetinin Devlet Teşkilatını, ve bu yapıda yer alan Anayasal Kurumların her birinin görev, yetki ve sorumlulukları ile bu kurumlar arasındaki münasebetleri düzenleyen mevzuatı, özellikle Genelkurmay Başkanlığının kuruluşunu, bu kuruluş içindeki birimlerin görev ve sorumluluklarını bilmediği açıkça belli olmasına rağmen, öğrenmek için hiçbir teşebbüste bulunmamasıdır.
- ÜÇÜNCÜSÜ; Türk Silahlı Kuvvetlerinin “Silahlı Terör Örgütü”, Genelkurmay Başkanlığının da bu örgütün “Yönetim Karargâhı” olduğu ön yargısına sahip bulunmasıdır. Bu üslupla yazılmış İnternet Andıcı İddianamesi ile dava açılmasını kabul etmiş olmasından ve bir Naip Hâkim tayin ederek Genelkurmay Başkanlığının 3 (üç) milyondan fazla dokümanı üzerinde, “Herhangi bir suç unsuru bulunup bulunmadığını saptamak” maksadıyla Bilirkişi İncelemesi yaptırmasından da, Mahkeme’ nin böylesine kabulü mümkün olmayan bir tutumu benimsediği anlaşılmaktadır. Egemen bir devlete yakışmayan, “Devlet kavramı” ile bağdaşmayan, Türk Hukuk Tarihinde ilk defa vuku bulduğunu düşündüğüm bu feci tutumun, Dünya Hukuk Tarihinde de eşinin ve benzerinin bulunmadığına inanıyorum.
- DÖRDÜNCÜSÜ; gerek sanıklara yöneltilen suçlamaların, gerekse verilen cezaların ifadesinde kritik önemi haiz olan ve duruşmalar sırasında sık sık kullanılan; “Darbe”, “Cunta”, “Örgüt”, “Belge”, “Delil ve Kanıt”, “Terör”, “Cebir”, “Şiddet”, “Teşebbüs”, “Propaganda”, “Dezenformasyon”, “Psikolojik Harekât” gibi kelimelerin, terim ve deyimlerin sözlük ve etimolojik anlamlarını, hukuki veçhelerini hiç dikkate almadan, kendi maksatlarına uygun olarak, sanıkların aleyhine anlaşılacak biçimde kullanması;   Anahtar kelimeler olarak kabul ettiği “AKP, AK Parti, İrtica, Fethullah Gülen, Cemaat, Yargı, Ergenekon” sözcüklerinin geçtiği her belgeye, yazılı veya elektronik ortamdaki her dokümana, “Bir suç belgesi olduğu” önyargısı ile bakmasıdır.
- BEŞİNCİSİ; “Her türlü faaliyetin Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)’ne zarar vermek maksadıyla yapıldığı” faraziyesi, önyargısı, hatta inancı ile, bilhassa konusu “İrtica” olan her şeyin, kendisine mahsus sebep ve gerekçelerle, mutlaka AKP ile ilişkili olduğunu kabul ederek, “İrticayla Mücadele” yi  “AKP ile Mücadele” olarak göstermesi; bununla da yetinmeyip, Anayasa’ nın Siyasi Partilerle ilgili 68 ve 69’ uncu, Cumhurbaşkanı ile ilgili 101-108’ inci, Bakanlar Kurulu ile ilgili 109-116’ ncı maddelerine göre iki ayrı tüzel kişilik olan İktidar Partisi AKP ile T.C. Hükûmetini tek bir tüzel kişilik olarak kabul etmek suretiyle, yasal olarak yapılan “İrticayla Mücadele” yi “Hükûmet’ e karşı işlenen suç” haline getirmesi, bu kabule göre yargılama yapması ve karar vermesidir.
- ALTINCISI; Yargılama sonucunda varacağı karara ve vereceği hükme esas olacak tabloda noksan kalan hususları tamamlayarak şüpheleri giderecek, belirsizlikleri ortadan kaldıracak, böylece gerçek durumun ortaya çıkarılmasını sağlayacak temel soruların cevabını aramaktan özenle kaçınmasıdır.
Mahkeme’ nin, şayet bu altı temel konudaki hatalı tutumunu düzeltmiş olsa, ortada şahsımı ve maiyetimde görev yapmış olan personeli suçlayabileceği hiçbir şeyin kalmayacağının farkına vardığı için böylesine hukuk dışı ve iyi niyetten yoksun bir tavrı benimsemiş olduğunu düşünüyorum. Özel Yetkili Mahkemelerin işlediği hukuk cinayetlerinin temelindeki en önemli amillerden birinin de bu tür tavır, tutum, davranış ve uygulamalar olduğuna inanıyorum.
Sayın Başkan, Sayın Üyeler
Mahkeme’ nin kararında yer alan “Ergenekon Silahlı Terör Örgütü Yöneticisi olduğum ve belirtilen suçları bu örgütün amaçları doğrultusunda işlediğim” hükmü ise, bu vasfımın sadece bir yıllık Genelkurmay Harekât Başkanlığı görevimle sınırlı bir süreyi kapsadığı gibi garip bir anlama sahip, hiçbir geçerli belge, olgu veya şahit ifadesine dayanmayan mesnetsiz bir iddiadan ibarettir.
Diğer taraftan; Ergenekon Terör Örgütünün aslında mevcut olmayan, meşum bir maksada matuf, suni olarak oluşturulmuş hayali bir örgüt olduğunu gösteren güçlü olgular hiçbir şüpheye yer vermeyecek biçimde ortaya çıkmıştır.
- 17 bin sayfalık iddianame hazırlanmasına, 120 milyon sayfayı aşan dosya derlenmesine, 100 bin kişinin telefonla izlenmesine, 60 bin telefonun dinlenmesine, 3000 kişi hakkında takibat yapılmasına, 287 şüpheli ve sanığın ifadelerinin alınmasına ve sorgulanmalarının yapılmasına, 1360 kişinin Polise ve Cumhuriyet Savcısına ifade vermesine rağmen, söz konusu Örgüt’ ün gerçekten var olduğuna dair bir tek inandırıcı kanıt, veri veya belgeye ulaşılamamış, hiçbir somut ve geçerli delil elde edilememiş, ifadesi alınan şahıslardan bir tanesi bile, “İddia Olunan Ergenekon Terör Örgütü” nü inandırıcı biçimde tanımlayan bir beyanda bulunmamış, sanıkların hiçbirisi “Örgüt Üyeliği” ni kabul etmemiştir. Örgüt tarafından herhangi bir eylemin üstlenildiğine dair yazılı veya sözlü hiçbir beyana, hiçbir yerde ve hiçbir zaman şahit olunmamıştır.
- Genelkurmay Başkanlığı, MGK Genel Sekreterliği, MİT Müsteşarlığı, Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü dahil hiçbir Devlet Kurumunda, “İddia olunan Ergenekon Terör Örgütü” nün gerçekten var olduğuna dair hiçbir belgenin bulunmadığı teyit edilmiş, MGSB, TÜMAS ve Tehdit Değerlendirmeleri ile ilgili resmî belgelerde söz konusu örgütün ismine rastlanmamıştır.
INTERPOL (International Criminal Police Organization) adıyla bilinen, 190 ülkenin üye olduğu Uluslararası Polis Örgütü de, Türkiye’nin Ergenekon Davasının yurt dışında bulunan sanıkları hakkında “Ergenekon Terör Örgütü üyesi oldukları iddiasıyla yargılanmaları nedeniyle Kırmızı Bülten çıkarılması” taleplerini, “Ergenekon’un uluslararası arenada, kabul görmüş bir terör örgütü olarak adının yer almamasını” gerekçe göstererek reddetmiştir. 
Mevcut olmayan bir örgütün üyeliğinin ve yöneticiliğinin bahis konusu olamayacağı da açık bir gerçektir.
“Cebir ve şiddet yöntemleri ile hükûmetin görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs ettiğim” iddiası ise, yargılama süresince Özel Yetkili Savcı ve Hâkimlerin, hukukun temel ilkelerini, yasalarımızdaki hükümleri ve “Cebir”, “Şiddet”, “Engelleme”, “Teşebbüs” kelimelerinin anlamlarını mümkün olduğu kadar eğip bükerek, suçun maddî unsurlarını yaratmak için sarf ettikleri olağanüstü çabalara rağmen ispatlanamamıştır; çünkü maddî gerçeklere aykırı bir iddiadır.
Sayın Başkan, Sayın Üyeler
Türk Milletinin gelecek nesillerinin bizim kuşağımızı “Akıl ve Vicdan Tutulması” ile malul olmakla suçlayacağı, halen sona erdiremediğimiz bir süreci yaşıyoruz. Bu süreçte, Türkiye Cumhuriyeti Devletini ayakta tutan sütunların tamamının alabildiğine zayıflatılması için hem bizzat bazı Devlet Kurumları, hem de bazı Sivil Toplum Kuruluşları ve Medya Unsurları tarafından, kasten veya gafleten, her türlü gayret sarf edilmiştir. Türk Silahlı Kuvvetlerinin; Türk Medyasının bir bölümü tarafından yürütülen ve dış kaynaklı olduğu açıkça görülen yoğun psikolojik harekâtı eşliğinde, Türk Yargısının ve Emniyet Teşkilatının özel olarak görevlendirilmiş bir bölümü eliyle, yorucu ve yıpratıcı darbelerle adeta tasfiye edilmeye çalışıldığı; bu süreçte, Yargı Organımızın ve Emniyet Teşkilatımızın da kaçınılmaz biçimde ağır yaralar aldığı ve itibar kaybettiği görülmüştür.
Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı hoyratça yürütülen, çok sayıda muvazzaf ve emekli personeli kapsayan sürecin, uluslararası komplolarla yaratıldığı ve Devlet Teşkilatımıza özenle yerleştirilmiş, Siyasi İktidar tarafından gözetilen ve desteklenen, Fethullah Gülen Cemaatinin militan mensupları tarafından yürütüldüğü artık tereddüte mahal bırakmayacak şekilde görülen bir gerçektir. Ergenekon, Balyoz ve benzeri operasyonların Türk Silahlı Kuvvetlerine yönelik hedefinin, “Önemli iç ve dış gelişmelerin yaşanmakta olduğu bir süreçte, tasfiye edilmesinde fayda görülen mümkün olduğu kadar çok sayıda, mümkün olduğu kadar yüksek rütbeli askerî personeli, mümkün olduğu kadar uzun süre cezaevinde tutmak ve ceza yargılamasına maruz bırakmak suretiyle, hem Ordumuzu onların bilgi, tecrübe ve enerjisinden mahrum bırakarak maddi ve manevi bakımdan yıpratmak, hem de görevdeki personel üzerinde psikolojik baskı kurmak” olduğu anlaşılmaktadır. Türk Silahlı Kuvvetlerinin, Türk Milleti nezdindeki itibarı ve güvenilirliği sarsılmaya, Emir Komuta Sistemi parçalanmaya, disiplini bozulmaya, personelinin arasına nifak sokulmaya, güven duygusu yıkılmaya, moral ve motivasyonu çökertilmeye çalışılmıştır. Ayrıca, Subay ve Astsubay adayı olarak askerî okullarda okumakta olan askerî öğrencilerle, genç yaşlarda ve ast rütbelerdeki personel üzerinde yıkıcı ve yıpratıcı tesirlerini meslek hayatları boyunca kuvvetle hissedecekleri bir psikolojik travma etkisi yaratılarak Türk Silahlı Kuvvetlerinin geleceği de karartılmak istenmiştir. Bu, şüphesiz gerçek bir “Tasfiye Operasyonu” dur.
Sadece Devletimizi yönetenlerde değil, kalbi vatan ve millet sevgisiyle dolu tüm vatandaşlarımızda da kahredici duygular yaratması beklenen bu süreci neden yaşadığımız sorusu; Ergenekon, Balyoz ve benzeri Davaların başladığı tarihten bugüne kadar Ülkemizde vuku bulan iç ve Bölgemizde oluşan, halen artan bir hızla gelişen dış olaylar değerlendirildiğinde cevabını bulmaktadır. Bu nedenle, söz konusu davalar sürecinde Türkiye Cumhuriyetinin, siyasal, sosyal ve ekonomik bakımdan nereden nereye geldiği, Türk Milletinin bekası, güvenliği ve refahı açısından çok iyi incelenmeli; Devletimizin bütünlüğüne, Milletimizin birliğine kasteden iç ve dış tehdidin birbiriyle ilişkili ve senkronize olarak ulaştığı boyutlar dikkatle değerlendirilmelidir.
Yaşanmakta olan gelişmeler açıkça göstermektedir ki; 21’ inci Yüzyılın İlk çeyreğinde Ortadoğu Bölgesinde gerçekleştirilmeye çalışılan Büyük Projenin ve bu maksatla oynanan Büyük Oyunun hedefi, mevcut siyasi sınırların Projenin sahibi olan ABD’ ne ve onun stratejik ortakları olan Batılı Devletlere müzahir yeni siyasi oluşumlara imkân verecek şekilde değiştirilmesidir. Söz konusu proje kapsamında, hemen güneyimizde, “Denize açılımı olan, müstakil, birleşik bir Kürt Devletinin kurulmasının” amaçlandığı ve Türkiye’nin de bu projede “Edilgen Devlet” olarak konumlandırıldığı anlaşılmaktadır. Bugün ülkemizde ve güney hudutlarımızda gelişen olayların iç ve dış güvenlik boyutlarıyla tehlikeli bir mahiyet arz etmesinin nedeni budur. Söz konusu yargı süreçleri de, hiç şüphesiz Türkiye’yi bugün içinde bulunduğu kaotik duruma getirmek ve böylece Büyük Projeye istenildiği şekilde adapte olmasını sağlamak amacına matuf olarak planlanmış ve uygulanmıştır.
İşte, yaşadığımız Ergenekon, Balyoz ve benzeri davaları bu çerçevede değerlendirmemiz, bu Büyük Oyunun önemli unsurları olduğunu anlamamız gerekmektedir. Çünkü, Büyük Projenin gerçekleştirilmesini kolaylaştıracak en önemli şartlardan biri de Türk Silahlı Kuvvetlerinin Caydırıcılık Yeteneğini, kendine güvenini ve inisiyatifini kaybedecek şekilde zayıflatılması suretiyle, Türk Diplomasisinin, Ulusal Menfaatlerimizi gerçekleştirecek dış politika hedeflerine ulaşma mücadelesindeki en önemli desteğinden yoksun bırakılması, böylece Ulusal Dış Politika uygulama imkânları ortadan kaldırılan Türkiye’ nin söz konusu projede kendisine biçilen rol çerçevesinde,  her türlü emrivakiyi ve zorlamayı çaresizce kabule hazır bir “Piyon Devlet” haline getirilmesidir.
Sayın Başkan, Sayın Üyeler
Ergenekon, Balyoz ve benzeri operasyon ve davaların yürütülmesi sürecinde görev alan kişi ve kurumlar alenen görülmekte, bilinmekte ve  tanınmaktadırlar. Planlanmasının hangi merkezlerde yapıldığı konusunda da sağlıklı değerlendirmelere imkân veren bilgi ve bulgular mevcuttur. ABD’ nin, Operasyonların Karar ve Hazırlık Aşamasından itibaren siyasi, diplomatik ve istihbari unsurları ile sürecin yönetiminde yer aldığı, bugün herkesin gördüğü ve bildiği bir gerçektir. Bu kapsamda; ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Eric Steven EDELMAN’ın ve halen bir Amerikan Düşünce Kuruluşu (Carnegie Endowment for International Peace)’nda çalışan Ortadoğu ve Türkiye Uzmanı Henri J.BARKEY’in Hürriyet (01 Şubat 2013) ve Cumhuriyet (24 Mart 2013) gazetelerinde yayımlanan röportajları ile benzeri yayın dokümanlar, Ergenekon Operasyonlarının uluslararası boyutu, ABD’nin rolü, hedef ve amaçları hakkında güvenilir bilgileri ihtiva etmesi bakımından önem taşımaktadır. Yüksek makamlarda, etkin görevlerde ve önemli olayların içinde bulunan Amerikalıların anı yazma alışkanlıkları bilindiği için, ABD’ nin 2003-2014 döneminde Ankara’da görev yapan Büyükelçileri Robert PEARSON (2000-2003), Eric Steven EDELMAN (2003-2005), Ross WILSON (2005-2008), James Franklin JEFFREY (2008-2010) ve Francis J. RICCIARDONE (2010-2014)’ nin anıları yayımlandığı zaman, tüm Dünya ile birlikte Türk Kamuoyunun da “Ergenekon Operasyonları” nın gerçek yüzünü, bütün detayları, sebep ve sonuçlarıyla öğreneceğine inanıyorum. Hiçbir gerçeğin ebediyen kalın bir sis perdesi arkasına saklanması mümkün değildir.
Bu vesileyle, menfur maksatları doğrultusunda yürüttükleri Asimetrik Psikolojik Harekâtın başarılı olduğunu, Ergenekon, Balyoz ve benzeri Operasyonların hedefine ulaştığını ve böylece Türk Ordusunu mağlubiyete uğrattığını zannederek mutlu hayallere dalan yerli ve yabancı gafillere, 64 yıllık hayatının 48 yılını Türk Silahlı Kuvvetlerinde geçirmiş olmanın verdiği tecrübeye sahip emekli bir general olarak, inançla ve güvenle ifade etmek isterim ki; karşılarındaki Ordu, Ebedi Başkomutanı ATATÜRK’ ün  “Ordumuz, Türk birliğinin, Türk kudret ve kabiliyetinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir!” sözleriyle onurlandırdığı, 2224 yıldır Türk Yurdunu koruyan, Türk Milletinin hak ve menfaatlerini savunan Şanlı Türk Ordusudur. Bu Ordu, Kahraman Türk Milletinin, özündeki cevheri kuşaktan kuşağa taşıyan öz ordusudur. Mertçe savaşılsa da, namertçe saldırılsa da mağlup edilemez. Hiçbir güç, Türk Ordusunun fıtratını değiştirerek, mayasını bozarak, Türk Milletini korumasız, Türk Yurdunu savunmasız bırakamaz. Hukuk ne kadar istismar edilerek kullanılırsa kullanılsın, tarihin tekerleği yargı marifetiyle tersine döndürülemez.
Sayın Başkan, Sayın Üyeler
Orduların varlığı; devletlerinin devamlılığını, milletlerinin kendi vatanlarında, bayraklarının gölgesinde hür ve bağımsız, güven ve refah içinde, onurlu ve mutlu yaşamalarını sağlamak içindir. Bu görevlerini başaramayan orduların vatanlarının işgale, bayraklarının hakarete, milletlerinin esaret, tecavüz ve sefalete uğradığı tarihten çıkardığımız önemli bir ders, günümüzde Dünya’da ve Bölgemizde yaşanan olayların ortaya koyduğu bir gerçektir. Bölgemizdeki gelişmelerin, Millî Gücümüzü azami düzeye yükseltmemizi dikte ettiği bir dönemde, uluslararası komplolarla yaratılan girdaplarda, Devlet yapısındaki önemli kurumlarını yıpratarak, millî imkân ve vasıtalarını tüketerek, Dünya Tarihinde emsali görülmedik şekilde, adeta kendisini yok etmek için gayret sarf etmekte olan Türkiye Cumhuriyeti, artık cinnet halini andıran bu kaostan bir an önce, tamamen çıkmak zorundadır. Yargı eliyle başlatılan bu İhanet Süreci, artık en kısa zamanda, yine Yargı tarafından hukuken sona erdirilmelidir. Onarım aşamasında, Türk Yargısının çok önemli rolü,  görev ve sorumlulukları olduğu gerçeği de gözden uzak tutulmamalıdır.
Bu düşmanca komployu kuranlar tarafından verilen ismin bile, Türk Tarihini aşağılamak ve Türk Milletini derinden yaralamak maksadıyla seçildiği açıkça belli olan Ergenekon Davasının, başlangıcından günümüze kadar gözlenen gelişimi, bana 19’ uncu Yüzyıl şairlerimizden Yenişehirli Hüseyin Avni (1827-1884)’ nin; “Kimse idrâk etmedi mânâsını dâvamızın, / Biz dahi hayranıyız dâvâ-yı bî-mânâmızın.” mısralarını hatırlatıyor. Bu davanın gerçek manasını, başlangıcından itibaren çok az kişi kavradı. Ama, başlangıçta sadece Yargıda, Basında ve Halk arasında değil, Devlet’ in yüksek kademelerinde de sanıklara ağır suçlamalar yönelten, hakaretler yağdıran hayranları vardı. Dava artık başlangıçtaki sahte itibarı ile beraber mevcut hayranlarını da kaybetti ve Türk Yargısının sırtında manasız, ağır bir yük haline geldi. Adalet Tanrıçası Themis’ in terazisinin bu kadar sıkleti çekemeyeceği aşikar olduğu gibi, Türk Yargısının da artık bu yükü taşımasının uygun ve mümkün olmadığı açıkça görülmektedir. Bugün bu meşum davayı tasfiye ederek Türk Yargısını, dolayısıyla Türk Milletini ve T.C. Devletini bu yükten kurtarma onuruna sahip olma imkân ve fırsatı Yüksek Heyetinizin önünde durmaktır.  
Sayın Başkan, Sayın Üyeler
Romalı devlet adamı Lucius Annaeus SENECA (M.Ö.4-M.S.65) , M.S. 1’ inci Yüzyılda, “Vaktinizi çalan adam borcunu tanımaz, üstelik hiçbir zaman bu borcu ödeyemez” demiş. Ülkemizin içinde bulunduğu olağanüstü kritik dönemde, bizleri Devletimize hizmetten uzak tutan Ergenekon Operasyonları ile sadece bizlerin şahsi vaktini değil, bu operasyonlar nedeniyle pasif duruma geçirilen kıymetli sivil ve asker entelektüel birikimden ve enerjiden mahrum bırakarak, Türk Milletinin kıymetli zamanını da heba edenlerin, bizlere ve yüce Milletimize karşı ne kadar büyük bir borç yükü altına girdiklerinin farkında olup olmadıklarını bilmiyorum. Ancak, bu süreçte Devletimize ve Milletimize karşı işlenen cürümlerin unutulmayacağı; Türkiye Cumhuriyetinin “Hukuk Devleti” vasfını tekrar kazanacağı, Türk Milletinin Kahraman Ordumuza “Silahlı Terör Örgütü” muamelesi yapma ihanetinde bulunanlardan hesap soracağı, bizlere “Silahlı Terör Örgütü Üyesi ve Yöneticisi” sıfatını yakıştırarak bu ahlak dışı ağır hakareti yapmaya, şeref ve haysiyetimizle oynamaya, ailelerimizi kahretmeye vicdansızca yeltenenlerin bağımsız ve tarafsız Türk Mahkemelerinde adil biçimde yargılanacağı günlerin yakın olduğu, artık açık ve net olarak görülmektedir.
Ziya GÖKALP (1875-1924)’in, “Güneş bulut altına girebilir, fakat hakikat güneşi uzun müddet bulut altında kalmaz” sözünde anlamını bulduğu gibi,  hiçbir karanlık güç odağının, yüce Türk milletini, Adalet Güneşinin aydınlığından uzun süre mahrum bırakamayacağına eminim. Yüksek Heyetinizin vereceği, Devletimize verdirilen zararların, şahıslarımıza ve ailelerimize uygulanan zulümlerin, çektirilen çilelerin, uğradığımız mağduriyetlerin, maddî ve manevi kayıpların karşılanmasına imkân verecek kapsamlı ve adil kararın, beklenen aydınlığa kısa zamanda ulaşmamızı sağlayacak şartları yaratmasını diliyorum. Bu davalar sürecinde hayatlarını kaybeden, verilecek hiçbir yargı kararının artık geri getiremeyeceği, sivil ve asker bütün değerli şahsiyetleri rahmetle anıyorum.
Sayın Başkan, Sayın Üyeler
Huzurunuzda açıkladığım maddi gerçeklere dayanan görüş ve düşüncelerimin dikkate alınarak, Özel Yetkili İstanbul 13’ üncü Ağır Ceza Mahkemesinin hakkımda vermiş olduğu mahkûmiyet kararının esastan bozulmasını ve yaşadığımız hukuk dışı, kanunlara aykırı operasyonlar ve davalar sürecinin planlanmasında, hazırlanmasında ve yürütülmesinde görev alan, yardım ve destek mahiyetinde rol üstlenen kamu görevlileri, emniyet mensupları, hâkim ve savcılar dahil olmak üzere tüm şahısların tespit edilerek, haklarında suç duyurusunda bulunulmasını arz ve talep ediyor, saygılarımı sunuyorum

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
selahattin KISACIK - 5 yıl önce
Ders gibi bir savunma. Okuyun ve ibret alın..
Avatar
Mahfuz - 5 yıl önce
Sn.Paşam hepimizce malum olan haklılığını derin bilgisiyle bir hukuk dersi gibi ifade etmiş , buna maruz bırakanların en kısa zamanda hesap vermesi , Paşam gibi düşünenlerin ülkemizde her geçen gün artması dileği ile