Türkçe Kahve mi istediniz?


Seyyit Nezir

Seyyit Nezir

Okunma 04 Temmuz 2016, 10:18

Geçtiğimiz Perşembe günü (Aydınlık, 30.06.16, s. 13), Sadi Taneri’nin haber yorumundaki son paragraf, sayfamızın kimi yazarlarınca ilginç, uyarıcı ve yapıcı bulunmuş: “Kim ne derse desin; toplum giderek bir şekilde sanata el koyuyor, silkiniyor ve sanatı tüketmek yerine üretmeyi, onun bir parçası olmayı seçiyor. Postmodernizme boyun eğen ünlülerin yerine kendi sanat eylemini gerçekleştirmeyi üstleniyor.”
Birileri, “bu ne küstahlık?” derken; berikiler de, “ne kadar olumlu bir saptama” diyerek altını çizdi bu paragrafın. Burada sanatın tarihsel eğrisindeki çok önemli bir uğrağın somut bir olguda kendini göstermesi var: Hegel, sanayi devrimi sonrasında bilginin geldiği kavramsal düzeyde, sanatın gerçekliğe dair temsil niteliği olmadığı için ölümünü ilan eder; ne ki yapıtın değilse bile, sanatsal etkinliğin önemini koruyacağını belirtir. Marx, bu vargıyı, “Sanat öldü, yaşasın sanat!” diyerek dönüşüme uğratır; başka deyişle, sanayi toplumunda sanatın geçirdiği başkalaşımı tanımlar: Güzellik kurallarına göre üreten insan, güzelliği endüstri kurallarına göre üretecektir. Bu, herkesin sanatsal etkinliğe katılması, kendini sanatsal etkinlikte olgunlaştırması olarak somutlaşır ve evrensel bir bütünlükte buluşmanın ilmeklerini verir, Brecht’te doruklaşır.
Postmodernizm, gerçekçiliğin teknoloji karşısında zaafa düştüğü bir aşamada, sanatı bir tüketim nesnesine indirgeyerek, sanatsal etkinliği gereksizleştirdi. Kof ünlüler ve kof ürünleri hızla parlatılıp hızla tüketildi. Oysa insan, yaratıcı ve üretici etkinliği sürekli kılabildiği ölçüde acı ve sıkıntıları da yaşama sevincine dönüştürmeyi başarır. Bu da, seyirci olduğun anda bile örgüde bir ilmek olarak yer almakla olanaklıdır. Ankaralı stajyer avukatların tiyatro etkinliğini tanımlarken Sadi Taneri’nin vardığı sonuç, tam da bizim varmak istediğimiz yeri, “herkes için herkesle sanat” ereğini tanımlıyor. Aynı gün, Veysel Çolak’ın bu bağlamda bir sanatsal etkinliği 14 yıldır sürdürdüğü Şiir Atölyesi’nin haberi, amacımıza ilişkin bir başka somutluğu sergiledi.
Hemen bir başka somut belirlemeyi işaret etmenin tam yeri: Haftanın ilk sayfasında bir polemik yer alıyor: Birgül Ayman Güler’in anımsatıp katıldığı İvo Andriç tartışmasına, Cüneyt Akalın, bilim cephesinden değil, sanat cephesinden katılıyor ve Drina Köprüsü için bize daha dikkatli yeni okumalar öneriyor. Bu öneri, bizi Marx’ın Balzac, Lenin’in Tolstoy okumasına gönderiyor. Her iki devrimci, dünya görüşlerinde tutucu olan bu romancıların “gerçekliği sergilemedeki bütünlükçü ve ayrıntıcı dehasına” hayrandır. Bu da, erek ve etkinliğin her zaman örtüşmeyebileceğinin çok açık göstergesi... Etkinliğimizden, başkaları için bırakmak istediğimiz kadar, belki ondan da çok, bırakabildiğimiz önemli... Bu, bilimde de öyle aslında: Burjuva iktisat kuramcısı Ricardo, emek - değer teorisi üstüne vargılarıyla, Marx’a, artıkdeğer kuramı için tarih büyüklüğünde veriler hazırlamadı mı?
Önümüzdeki günlerde, bütün bu konulara kapsamlı bir giriş ve çerçeve niteliğinde, şair Özdemir İnce’yle bir söyleşi sunmanın hazırlığı içindeyiz. Birileri bizi bayramda “Türkçe kahve” içmeye davet etti; biz de, yok artık, daha neler, Türk kahvesine niye bu düşmanlık? diyoruz. Okurlarımızı hem de üstü en köpüklü Türk kahvesi içmeye bekliyoruz.
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.