On parmağında on deniz

Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz, Balyoz tertibiyle tasfiye edilen 34’ü amiral 134 denizci seçkin komutandan biri. TSK’ya 33 yıl hizmet etti, 3,5 yıl “darbeci” diye hapis yattı. Tutsaklığı bu yıl 19 Haziran’da sona erdi. Onu...

On parmağında on deniz
10 Eylül 2014 Çarşamba 22:57

20cemgurdenizrop

Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz, Balyoz tertibiyle tasfiye edilen 34’ü amiral 134 denizci seçkin komutandan biri. TSK’ya 33 yıl hizmet etti, 3,5 yıl “darbeci” diye hapis yattı. Tutsaklığı bu yıl 19 Haziran’da sona erdi.

Onu Aydınlık’taki yazılarından, hapiste yazdığı Hedefteki Donanma kitabından tanıyorsunuz. Yeni kitabı Amatör Denizcilikte Acil Durum Seyri, serbest kaldıktan sonra, Haziran ayında basıldı. Bir de dört duvar arasında yaptığı gemi maketleri var. Hasdal’da kurulan 3 kişilik orkestranın da elemanı, org çalıyor. Yelkenci, yüzücü.

Cem Amiral’in bir gemi kamarasına benzeyen mütevazi ama aydınlık evinde hayatın zenginliğini, bilimin gücünü, ufuk çizgisinin önemini konuştuk, ufkumuz genişledi. Buyrun onun penceresinden bakınca dünya nasıl görülüyor, başlar nasıl dik tutuluyor, anlamaya anlatmaya çalışalım.

BAHRİYE SUBAYLIĞI BİR YAŞAM TARZIDIR

- Deniz merakınız nereden geliyor?

Dünyada hiçbir insan denizci doğmaz. Milletler de denizci doğmaz. Denizci olunur. Denizci olmak için koşulların oluşması gerekir. Eğer denizci bir ailede, gemiyle denizle içiçe bir ortamda doğmuşsanız, denizi sevmemeniz ve denize ilgi duymamanız imkansız.

Babam 1949’da Ortaköy’deki Yüksek Denizcilik Okulu mezunu, annem Bozcaadalı bir deniz şairiydi. 1958’de Fatih’de doğdum, ama daha 1 yaşındayken Sarıyer’e geldik, deniz kıyısında bir eve taşındık. Düşünün ki, babanız her yıl sabah işe vapurla gidiyor, akşam vapurla geliyor. Kendinizi bildiğiniz andan itibaren babanızı getirenin ve götürenin bir gemi olduğunu görüyorsunuz. Babanız, her gün işe gitmeden önce sabahın 6’sında evin önünden denize giriyor sonra işine gidiyor. Anneniz, küçük bir sandalla balığa çıkıyor, tuttuğu balıkları akşam size yediriyor, sandalını kendisi bağlıyor. Daha küçücük beyninizde denizin çok büyük bir eğlence, bir yaşam tarzı, bir kaynak olduğunu görüyorsunuz. Arkadaş çevreniz olduktan sonra, onlarla birlikte yüzmeye başlıyor, sutopu oynuyorsunuz... Sonra babanız size küçük bir yelkenli tekne alıyor, onunla yelken yapmaya başlıyorsunuz. Daha sonra Bahriye mektebine gidiyorsunuz... Denizle içiçe bir hayattan, yani yaşam tarzından mesleğe geçiş yapıyorusunuz. Bahriye subaylığını, meslek olmanın ötesinde, ancak tutkuyla bağlanabileceğiniz bir yaşam tarzı olarak gördüm. Öyle bir yaşam tarzı ki, sporuyla, kültürüyle, edebiyatıyla, jeopolitik stratejik seviyedeki analizleriyle, denizciliği iki elinizin on parmağıyla tutkuyla sarabildiğiniz ve kavrayabildiğiniz bir bilinç ve bir düşünce durumu haline getiriyorsunuz.

- “Büyüyünce ne olacaksın” sorusuna herhalde hep “denizci” diye cevap verdiniz... Yoksa “amiral” mi derdiniz?

İlkokulda bana sorduklarında asker-sivil ayrımı yapmıyordum. Donanma ve savaş gemisi kavramlarını biliyordum da askerliğe uzaktım. Askerliğe uzaktım, ama denizciliği çok seviyordum. Örneğin, çok iyi bir şekilde yelkenli bir geminin bütün donanımını gemici diliyle anlatabiliyordum. Babam beni bir gün “Seni Deniz Lisesine göteceğim, bakalım beğenecek misin” diyerek Heybeliada’ya götürdü. Okula bir gittim, her tarafta yelkenli, her tarafta sülün gibi filikalar, her tarafta çil çil bahriyeli öğrenciler... Oraya gidince cennete gitmiş gibi oldum, ‘baba, ben bu okulda okurum’ dedim.

DENİZDE TANRI VE SİZ VARSINIZ

- Denizciler hep başına buyruk, özgür kişilikler. Askerlikte bu açıdan bir çatışma yaşadınız mı?

Eğer siz, örneğin Sadun Boro gibi bir deniz gezginiyseniz, bu özgürlük ifadeleri onlarla dört dörtlük örtüşür. Doğaya dönmek ve teknede yaşamak. Ben de başlangıçta bu duygularla mesleğe girdim. Ancak, zamanla deniz gücünün, yani donanmanın ve ticareti bahriyenin, ülkenin ulusal çıkarları uğrunda kullanılması perspektifinden bakarak yeni bir bilince sahip oldum. Bu durum, meslek hayatım boyunca doğal olarak çatışan fikirlere hazır olmayı gerektirdi. Ben amiral olacağım, dediğiniz zaman ülkenin dış güvenlik perspektifini bilmeniz ve geliştirmeye hazır olmanız gerekir. Bu da tabii çok okumayı ve çalışmayı gerektirir. Diğer yandan denizcilik disiplin mesleğidir. Özgürlükleri kısıtlamak için değil, hayatta kalabilmek için disiplin gerektirir. Burada otururken hadi şu karşı kıyıya gidip geleyim diyemezsiniz. Her şeyin bir plan programı vardır. Bunu yaparken gerektiğinde inisiyatif kullanmak, hareket serbestisi sağlamak da çok önemlidir. Denizciler, verilen emirde gri bir bölge olduğunda her zaman inisiyatif kullanmayı tercih ederler. Bahriyelilerin temel özelliği de budur. Denizde Tanrı ve siz varsınız. Gemi komutanlarının, denizciliğin zorluğu şudur: Bir avukat davasını kaybeder, avukatlığa devam eder, bir cerrah hastasını kaybeder ama cerrahlığa devam eder. Oysa bir gemi komutanı gemisini kaybettiği anda ona gemi verilmez. Bu, dünya denizciliğinin tunç kanunudur.

- Meslekte hep denizde miydiniz?

1972’de Deniz Lisesine girdim, 2012’de tasfiye edildim, yani 40 yıl. Bunun 12 yılı denizde, geri kalanı karargahta ve eğitimle geçti. Deniz Harp Okulunu bitirince ABD’de yüksek lisans yaptım, sonra kurmay oldum. Genç yaşta dış görevle (NATO) Mons (Belçika(‘ya gittim, Brüksel ULB üniversitesinde yüksek lisans yaptım. Deniz Kuvvetleri, beni karargahlarda, özellikle deniz strateji ve politikalarının oluşturulduğu görevlerde kullanmayı tercih etti. Ben de bundan çok memnun oldum.

UFUK ÇİZGİSİNİ GÖRMEK

- Denize hasrettiniz yani...

Ankara’da uzun yıllar kaldım, deniz özlemi hat safhadaydı. Ankara’da deniz yok, evdeki maketlerimin çoğu Ankara’da yapıldı. Denize olan özlemimi gideriyor. Denizi sevdiğiniz için gemiyi bu şekilde somutlaştırarak ona erişmiş oluyorsunuz.

- Bir denizci için hapishane yaşamı diğer tutsaklara göre daha mı ağır?

Bunu son kitabımın önsözüyle yanıtlayayım. Önce kitabımı tanıtayım. Kitabın adı “Amatör Denizcilikte Acil Durum Seyri”. Yani, Acil durum var! Herşeyinizi kaybetmişsiniz, okyanusun ortasında tek başınasınız. GPS yok, pusula yok, hiçbir şey yok, ve siz hem yönünüzü tayin ediyorsunuz, hem enlem boylam tayin ediyorsunuz, hem de varmak istediğiniz limana gidiyorsunuz. Kitap bu teknikleri öğretiyor. Önsöze dönersek, şöyle yazmıştım:’Aslında hapis, limana uğramayacak beton bir gemide bulunmaktan farklı değildir. Tek farkı, gemi gibi yalpa yapmamasıdır. Buna bir de ufuk hattıyla gökyüzünün sınırsızlığını sınırlanmasını ekleyelim.’

Denize ve sınırsız ufka aşık biri olarak hapiste en çok aradığınız şey o sonsuzluk duygusu. Nasıl gideceksiniz? Gördüğünüz tek bir yıldızı bile tanıyarak... Ben onu başardım, o beni çok mutlu etti. Siz beni hapsedebilirsiniz ama orada hangi yıldızın olduğunu, ayın hangi safhada olduğunu, güneşin hangi derecede hangi saatte boylam geçişi yapacağını... Doğa biliminin bilgilerini benden alamazsınız ki. Bunları bilmek de bir ayrıcalık.

SİLİVRİ’DE GÜNEŞİ GÖRME HESABI

- İkinci kitap böyle mi doğdu?

Hasdal’da boş zamanlarımda “Hedefteki Donanma” için çok büyük okuma ve yazma seanslarım oluyordu. Bilgisayarda yazma olanaklarımız, Silivri’ye nazaran çok daha iyiydi. İlk kitap, Deniz Kuvvetlerinin neden bu saldırıya maruz kaldığını teorik olarak anlatıyordu. O kitabı ben bu nesiller için yazmadım. Gelecek nesiller için, 50 yıl, 100 yıl sonra okunsun diye yazdım. Deniz Kuvvetleri ne yaptı da bu kadar üstüne gidildi? Bunun stratejik nedenlerini anlatmaya çalıştım. 6 yıl Deniz Kuvvetleri Plan Prensipler Başkanlığı yapmış bir amiral ve bunu yazacak bilgi ve birikime sahip biri olarak yazdım. Bunlar ağır konulardı. Arada eğlence olsun diye de Yat ve Denizcilik dergilerinden alıp okuyordum. Hem oyalanmak hem de bilgilerimi tazelemek için bu tip acil durum seyriyle ilgili kitaplar okumaya başladım. Kitap okurken özet çıkartmak gibi bir huyum vardır, özetler ortaya çıkınca kitaplaştırmaya karar verdim. O arada Hasdal’da en büyük olanağımız bahçeler büyük, gökyüzünü görebiliyorduk. Yaz gecelerinde “Şu Jüpiter, bu Satürn, şu Polaris” gibi birbirimize gösteriyor, tartışıyorduk. Ama Silivri’ye geldiğimizde 6 Eylül 2012’de bir baktık, gökyüzü görülmüyor. “Bahçemiz” dediğimiz yer 4 metreye 9 metrelik bir avlu. Duvarlar o kadar yüksek ki, 7 metrelik bir yüzme havuzunun dibinde yürüyor gibisiniz.

Akşam 5 oldu mu, kapıları kapatıyorlar, güneşin batışını bile göremiyorsunuz. Bizden önce gelenlerden biri dedi ki, “Amiralim hiç uğraşmayın, birkaç hafta içinde güneşi hiç göremeyeceğiz.” Peki ne zaman görünecek, dedim, hiç kimse cevap veremedi. İşte o zaman, bu kitaptaki teknik bilgileri kullanarak güneşin ne zaman bizim koğuşta görüleceğini hesapladım. 7 Ocak’ta güneşi göreceğiz, dedim. O gün güneşi gördük!

Maket tutkusu - Cem Amiral’in başlıca tutkularından biri de gemi maketçiliği. Tutsaklık günlerinde yakınlarına doğumgünü, yıldönümü gibi özel günlerde tam 22 maket yapıp armağan etti. Malzemesi diş macunu, kibrit çöpü, naylon poşet. vb. oldu. Eşi Rengin Hanım’a 30. evlilik yıldönümünde yaptığı bu makette RC Rengin ve Cem’i temsil ediyordu. Daha önce TSK’da görev yaptığı yıllarda da dinlenmek için maket yaparmış: “Denize olan tutkumun jeopolitik yönü biliniyor, kitabını bile yazdık... Navigasyon yönünü ikinci kitapta yazdık, sanata olan tutkum da maketler. İyi bir ressam değilim ama maket yapıyorum.” diyor.

Haftada 4 kitap - ‘Hapisten önce ayda ancak bir ya da 2 kitap okuyabiliyordum. Ama hapiste haftada 4 kitap bitirdim. Ve özet çıkartarak toplamda 300’e yakın kitap okudum. Okuduklarım, özetler ve bilgi notlarım da dahil, kabaca toplam 3 bin A4 sayfa tutarında yazı yazdım. Sırada 3 kitabım daha var.

Füsun İkikardeş


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.