İstanbul’dan İsfahan’a bizim Avrasya

Ramazan ayında Tahran, İsfahan ve Şiraz’da yaptığımız kısa gezinin amacı, İran’ın sanat ve kültürü konusunda ilk elden biraz tecrübe toplamaktı... Latif Bolat, biriken izlenim ve resimlerini Aydınlık okurlarıyla paylaştıa Uçağımız...

İstanbul’dan İsfahan’a bizim Avrasya
02 Ağustos 2014 Cumartesi 01:59

20tahran

Ramazan ayında Tahran, İsfahan ve Şiraz’da yaptığımız kısa gezinin amacı, İran’ın sanat ve kültürü konusunda ilk elden biraz tecrübe toplamaktı... Latif Bolat, biriken izlenim ve resimlerini Aydınlık okurlarıyla paylaştıa

Uçağımız Elbruz dağlarının eteklerinde alçalmaya başladığında, aniden bir hareketlenme oldu içerde. Sanki Miami plajlarından yeni gelmiş gibi uçağa binen genç kızlar, birdenbire çantalarından başörtülerini çıkarttılar, dudaklarındaki rujları sildiler ve uzun kollu ince ceketlerini giydiler. Uçak Tahran’da İmam Humeyni Havaalanı’ndaki kapıya yanaştığında, İstanbul’dan kalkan o uçak değildi sanki. İran’daydık artık...

SAFEVİ TÜRKLERİNİN YARATTIĞI ŞEHİR: TAHRAN

İran’ın Azeri Türklerinden iki kardeşin rehberliğinde, havaalanından Tahran’a doğru yaklaşık 100 kilometrelik bir otoyola çıktık. Yarı yolda, İmam Ayetullah Humeyni için yapılan anıt mezarın yanından geçtik. Humeyni’nin çok bahsedilen mütevazılığına çok fazla da uymayan bir büyüklükteydi bu anıt mezar.

Tahran, bizim Ankara’ya çok benzer bir yapıya sahip. Tek farkı, kuzeyinde yer alan muhteşem Elbruz dağları. Onun dışında sonsuz büyüme imkânı veren bir ovaya ve platoya açılıyor diğer yönlerdeki topraklar. O nedenle de nüfusu her yıl artarak 17 milyon civarına ulaşmış durumda. Tahran’a ayak basınca, yüzyıllar önce buraya gelip, Rey şehrine bağlı küçücük bir köy olan Tahran’dan bir muazzam şehir yaratan Türk Safavi sultanlarını düşünüp, gizli bir gurur duydum kendimce. Ne de olsa, kuzeyden gelen bu atalarımız, Elbruz dağlarından gelen suyu kullanıp, Tahran’ı bağ bahçeleriyle meşhur bir şehir haline getirmişlerdi.

Ama Tahran’ın gerçek büyümesi 1795’te Kaçar Şahı Ağa Muhammed Han’ın 15 bin kişilik bu şehri başkent ilan etmesiyle başlar. Ve gelecek 100 sene içinde bugünkü metropolis Tahran ortaya çıkar. Tahran sokaklarında gezerken, CIA’nın millici Musaddık hükümetine karşı yaptığı darbenin planlandığı Beyaz Saray’ı, 1979 İslam Devrimi’ni kutlayan Azadi Özgürlük Anıtı’nı ve İran-Irak Savaşı’nda ölen yüz binlerce İranlı şehidin yattığı Behest-i Zahra Mezarlığı’nı görür, tarihe şahitlik yaparsınız.

İran’ın tarihi standartlarına bakılırsa, oldukça yeni bir şehir Tahran. Ama geniş caddeleri ve iki tarafı ağaçlı bulvarları ile oldukça gelişmiş bir şehirciliğin ürünü olduğu apaçık.

ŞEHİRDE AKARSU KANALLARI

İran’ın geleneksel su severliği, Tahran caddelerinin her iki tarafından akan küçük su kanallarından da belli. Elbruz dağlarından gelip, hemen her büyük caddedeki kanallardan akan bu sular, caddelere bir park özelliği kazandırıyor. Merak edip kanallara bakınca, içindeki suyun kirlenmemiş olduğu ve kanalların da oldukça temiz tutulduğu görülüyor. Kanallar, tertemiz bir görsel zenginlikle şehre serinlik ve “şırıltı” sesi ile katkıda bulunmakta besbelli.

İran’da profesyonel müzisyen ve akademisyenler, İslam Devrimi’nden sonra çok daha geleneksel bir sanat ve kültür politikası sürdürüldüğünü, bunun sonuçlarını ancak son senelerde alabildiklerini ifade ettiler.

GELENEKTEN GELECEĞE

Bu, o kadar da fena bir sonuç değildi onlara göre. İran kültür insanlarının geleneğe geri dönüp, onu temel alarak, geleceğin İran sanatını yaratma konusunda önemli başarılar elde ettiklerini belirttiler. Elbette bunda belirleyici rolü, 1979’daki devrimde yönelinen yol oynamıştı. O günden bu yana ise, devrimin olgunlaşması ile, sanat ve kültürde yavaş da olsa elde edilen genişleme, günümüzün İran sanat ürünlerini yaratmıştı.

Aynı dönemde İran sineması da dünya sinemasında çok önemli bir yere gelmişti ve İran müziğiyle aynı yolda ilerlemekteydi. Bunu hem Tahran’da, hem İsfahan’da hem de Şiraz’da görüştüğümüz oldukça kabarık sayıda genç erkek ve kadının geleneksel İran enstrümanlarındaki ustalık seviyeleri de ispat ediyordu. Ama kadın sanatçılar, sanatlarında zirveye ulaşırken, bir bedel de ödeyecekler ve sahnede müzik yapmak konusunda birçok engelle karşılaşacaklardı, yaptıkları saf geleneksel müzik bile olsa! Hele de şarkıcı olarak, büyük engelleri olacaktı. Ama tüm bu engellemeler ve dengesizliklerin, bu genç sanatçılarda, daha iyisini ve güzelini yapmaları konusundaki azimlerini kırmadığını gözledik.

TAHRAN’IN GÖKTANRI’YA UZANAN ELİ:  MİLAT BURCU

Milat Kulesi, Elbruz dağlarının eteklerinden 435 metre semaya yükselen, 2009 yılında yapılan, dünyanın 6. yüksek kulesi olan muhteşem bir yapı. Bir yanda Elburz dağlarını, bir yanda da hiç bitmeyecekmiş gibi güneye uzanan Tahran varoşlarını seyrederken, insanoğlunun neden oluyor da Sümerlerin Zigguratlarından bu yana, gökyüzüne uzanan bu tür kulelere âşık olduğunu anlamaya çalıştım. Bu arada, kulenin en tepesindeki sergi salonunda, İran’ın gelmiş geçmiş en büyük edebiyatçılarının balmumundan yapılmış heykellerini görünce, bizim kendi kültür insanlarımızı nasıl unuttuğumuz aklıma geldi. Tabii Firdevsi ile bir anı fotoğrafı çektirmemek de olmazdı...

FİRDEVSİ’NİN ŞAHNAMESİ

İra’ın muhteşem tarihi, MÖ 550’de Cyrus adlı kralın Akamenid hanedanlığını kurmasıyla başlar esas olarak. Sadece 3 sene sonra, İzmir ve Manisa civarlarındaki zengin Lidya Krallığı’nı ele geçirince, Kral Croesus’un hazineleri Cyrus’un imparatorluğunu finanse eder. Kısa zaman içinde Ege adalarından Hint Okyanusu’na dek uzanan, dünyanın gördüğü en büyük imparatorluk ortaya çıkar. İzmir’den Persepolis’e 3000 kilometrelik Krallık Yolu kurulur ve zamanının internet devrimi gibi, bir iletişim kanalı açılır böylece. Torunu Darius ise Akamenid İmparatorluğu’nu zirveye taşıyıp Persepolis’i o güne dek görülmemiş bir zenginliğin ve ihtişamın merkezi yapar. Ama 3. Darius’un Büyük İskender’e yenilmesi ile 200 yıllık Akamenid İmparatorluğu bir gecede dağılır ve İskender’in sadece görüntüde var olan imparatorluğu ortaya çıkar. Sadece yüz sene sonra ise mahalli aşiretlerden Parth’lar İran’da iktidar kurarak MS 224’e kadar sürecek bir imparatorluğu idare ederler. Onun yerine ise Sasaniler İslamın gelişine kadar sürecek olan devletlerini oluştururlar. Bu, ünlü ozan Firdevsi’nin, Gazneli Mahmud için, Sasani kralları Keykubad ve Keyhusrev hakkında ünlü eseri Şahname’sini yazdığı zamanlardır.

GEÇERLİ TURİST DİLİ: TÜRKÇE

İran’ın 75 milyon kadar olan nüfusunun yüzde 51’i Fars, yüzde 24’ü Azeri Türk’ü, yüzde 7’si Kürt, yüzde 8’i Mazanderani, yüzde 2’si Beluci, yüzde 2’si Türkmen ve yüzde 2’si Araplardan oluşuyor. Nüfusun hemen hemen yarısı Türkçenin bir lehçesini konuşmakta. Gezimiz sırasında, İngilizcenin işe yaramadığı her yerde “Türkçe bilen yok mu?” deyince mutlaka bilen birini bulduk ve karnımızı doyurup gideceğimiz yere gidebildik böylece. İran halkının yüzde 89’u Şii, yüzde 10’u Sünni ve geri kalanı ise Zerdüşt, Hıristiyan ve Yahudi. Resmi dil Farsça ve Arapça. Özellikle de konar göçerler içinde önemli sayıda Türk aşireti bulunuyor. Mesela güneybatıdaki Fars eyaletinde, Zagros dağlarının eteklerinde çok sayıda Kaşkay Türk’ü yörüklük yaparlar. Bunlar at yetiştiriciliğinde, halı dokumacılığında dünyaca meşhur. İran Türklerinin bir başka unsuru da, Urmiye Gölü’nün güneydoğusunda, özellikle de Sulduz şehrinde yerleşik olan Karapapahlar. Bu nüfusun “Safevi Şah İsmail tarafından kuzeyden getirilip buraya yerleştirildiği” düşünülüyor. Ayrıca Azerbeycan’ın doğusundaki Mugan bölgesinin Şahseven-Elseven Türklerini, İlhici’deki Karakoyunlu Türklerini, Urmiye Gölü’nün batısındaki Hoy, Salmaz ve Urmiye bölgelerindeki Kiresunlu Türklerini, Güney Azerbeycan’daki Afşar Türklerini, Güristan ve Karustan bölgelerindeki Hazara Türklerini bu mozaiğin zengin taşlarından bazıları olarak sayabiliriz. Sadece bu özellik bile İran ve Türkiye arasındaki ilişkilerin ne denli sıkı olması gerektiğinin bir ispatı değil mi?

SAÇI SAKLAMAYAN BAŞÖRTÜSÜ

İran sokaklarında Batı medyasında yaratılan tüm kadınların kara çarşaflı görüntüsü, en büyük yalan imaj olarak daha ilk dakikada kendini ele vermekte. Kara çarşaf giyen kadınlar, özellikle de büyük şehirlerde, belki de sadece yüzde 10’a tekabül ediyor. Evet, turistler de dahil tüm kadınların başörtüsü kullanma zorunluğu var. Ama bu başörtüsü, bizdeki “türban” türünde değil de, Toroslar’ daki yörük kadınların taktığı başörtüsü gibi, saçı göstermeme kaygısı taşımıyor. Rengârenk bir ipek şal, başın sadece arka kısmını örtecek şekilde, saçların üzerinden omuzlara salınır, bağlanmaya bile ihtiyaç duyulmaz. Bu da sokaktaki İran kadınının adeta üniforması gibi, her yerde karşınıza çıkar. Belli ki İslam Devrimi’nin ilk yıllarındaki katı kurallar, gerek devrimin olgunlaşması ve kadınların bu konudaki 30 yıl süren uğraşıları sonunda, bu derecede liberal bir noktaya gelmiş.

Latif Bolat


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.