Tarihin nesnelliği ve Hobsbawn -(TAMAMI)


Seyyit Nezir

Seyyit Nezir

Okunma 06 Ekim 2012, 18:53

 

 

Ölen yakınların ardından, “bizi nasıl da bırakıp gittin” diye yakılan ağıtları dinlerken, “Ne bencillik! Öleni değil kendisini düşünüyor...” deyip yadırgamaz mıyız? Sanki biz kalıcıyız! Üstelik, insan olarak, son bulunduğu yerde, dünde kalan odur. Henüz yaşamakta olanlarsa, ömürleri yettiğince, bugünde ve gelecekte, doğdukları anda yöneldikleri menzile, ölüme yaklaşmayı sürdürecek. Hep böyle düşündüm ölenlerin ardından...

Hobsbawm’ın ölüm haberiyle, bir yakınımızın bizi ve dünyayı terk ettiği, ölümün ağzında asıl bizi öylece bıraktığı duygusunu yaşadım ilk kez. Adına ilk olarak, Kapitalizm Öncesi Üretim Biçimleri (çev.: Mihri Belli, Sol Y., 1967) kitabında, ATÜT meselelerinin yoğun tartışıldığı günlerde rastladım. Marx’ın kitabına Önsöz yazmış olması bende derin bir hayranlık uyandırmıştı (Grundrisse’nin içinde üç formalık bir bölüm olan Formen, 30 yıl sonra, yine Sol’da, nedense onun Önsöz’ü olmaksızın yayımlandı).

Emeğin doğadan kopuşu ve tarih

Önsöz’de yer yer ortaya çıkan, ufuk açıcı yoğun anlatımdan çok etkilendiğimi anımsıyorum: “İnsanla doğa arasındaki karşılıklı etki, hem sosyal evrimin kendisidir, hem de onu meydana getirir. Doğadan bir şeyler almak, ya da (insanın kendi vücudu dahil) doğanın bir parçasının kullanılışını tayin etmek, kamu dilinde mülk edinme denen şey gibi görünebilir ve gerçekten öyledir. Ve bu da özünde emeğin bir yönünden başka şey değildir.” (s. 11)

İnsanın kendi emeğini mülk edinmesi ve sonra bütün edinilen mülklerde olduğu gibi, emek üzerinde de birey olarak kendisinin değil, başkasının egemenlik kurduğu sınıflı toplumların binlerce yıldır yaşadığı serüvenin tarihi, 1789’dan bugüne kadarki dilimiyle, Hobsbawm’ın yaşam boyu uğraşı olur. Emeğin doğadan kopuş ve özgürleşme sürecinin bugün geldiği trajik noktayı tarihçi olarak şöyle saptar: “... bilgisayar başında tek bir tık’la bir anda yığınla malumata erişsek de bu büyük dünyadan kopuk durumdayız.” (Yeni Yüzyılın Eşiğinde / YYE, s. 186, çev.: İbrahim Yıldız, Yordam K. Y., ocak 2007)

Tarihçi ve deneyim

Tarihçinin konumuna politik yükümlülüklerin dışında bir işlev belirler: “Gerçekten aydınlatıcı olan insanlar serbestçe konuşabilen ya da böyle konuşmak isteyen kişilerdir. Bunlar büyük olayların sorumluluğunu hiçbir şekilde taşımamalıdır.” (Kısa 20. Yüzyıl / 1914 - 1991 / Aşırılıklar Çağı, çev.: Yavuz Alogan, Sarmal Y., Ekim 1996) Bu nesnel yaklaşım ilkesi, onun yaşamının ikinci yarısına tümüyle damgasını vurdu: “... beni herhangi bir tarafta yer almaya götürecek ya da bir akademisyen olarak vicdanımda çatışma yaratacak tartışmalardan uzak durdum.” (YYE, s. 177) Ona göre tarih, yan tutmaz, nesneldir. Bu tavrın Marksist düşünür tanımına uyup uymadığı çok tartışılacak...

Hobsbawm’ın şu saptaması dönüp dönüp okunsa yeridir:

“Saban sürülürken söylenen bir şarkı, sabanın sürülmediği yerde söylenemez: Eğer söylenirse bir halk şarkısı olmaktan çıkar, başka bir şey olur. Kent gurbetinde eski görenekler ve şarkılar, göçmenlerin geçmişe duydukları özlemde varlıklarını sürdürdüler. Hatta çekicilikleri daha da arttı; çünkü köklerinden kopmuş olmanın acısını yatıştırıyordu.” (Devrim Çağı, s. 296, çev.: B. Sina Şener, Dost K. Y., ekim 1998)

Bu belirlemede, Neşet Ertaş’ın çok sevilmesinin ve halk için duygusal bir sığınak oluşunun nedeni de açıklanmıyor mu?

Hobsbawm’ın Batı İmparatorluğu’nun çöküşü üstüne söyledikleri ise ayrıca ele alınmaya değer...

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.