Enver paşa: Ekmek ve soğan! Ver askere, aslan gibi dövüşsün...

Enver paşa: Ekmek ve soğan! Ver askere, aslan gibi dövüşsün...
09 Aralık 2014 Salı 08:28

Tülin Uygur

İsveç’in ünlü silah fabrikası Bofors 1909 yılında, bir Osmanlı heyetini ağırlamak için Stockholm Grand Hotel Royal’de bir akşam yemeği vermişti. Yemekte generallerin arasında henüz askeri kariyerinin başlarında olan genç bir Osmanlı binbaşısı dikkat çekmişti.

Eylül 1912’de Karadağ Krallığı’nın, Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmesinin ardından, Ekim 1912’de Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan’dan oluşan Balkan Birliği, Osmanlı Devleti’ne bir nota vermişti. Rumeli topraklarına özerklik verilmesini ve “ulus esası” çerçevesinde yeni bir idari yapının oluşturulmasını isteyen ağır bir notaydı bu. Balkanları çoktandır etkisine alan yangına dur diyemeyen Osmanlı İmparatorluğu’nun cevabı, notanın sahibi bütün ülkelere savaş açmak olmuştu.

17 Ekim’de başlayan savaştan 2 gün sonra Yunanistan’ın veliaht prensesi Sofia’nın telgrafı İsveç veliaht prensi Carl’a ulaşmıştı. Prenses İsveç Kızılhaçı’ndan yardım istiyordu. Üç doktor, beş hemşire ve sağlık malzemeleriyle birlikte tam donanımlı bir Kızılhaç ambulansı 2 gün içinde Atina’ya doğru yola çıkmıştı bile. Balkan Savaşı sırasında Yunanistan’a ulaşan ilk sağlık ekibi olmuştu İsveç ekibi. Ama bir sorun vardı. İsveç çeşitli sapmaları olsa dahi 1814 yılından beri “tarafsız” bir ülkeydi. İsveç Kızılhaçı’nın taraf tutarak Yunanistan’a yardım etmesini devlet açısından sorun olarak algılandı. Tesadüf bu ya! 29 Ekim’de Kızılhaç yönetimine büyük bir bağış yapıldı ve hemen ardından tarafsızlığı vurgulamak adına Türkiye’ye de bir ambulans ve sağlık elemanları gönderilmesine karar verildi. Daha sağlık malzemeleriyle dolu tam donanımlı bir ambulans 1 Kasım’da İstanbul’a doğru yola çıkarılırken yeni bir bağışla üçüncü ambulans ta Belgrat’a doğru yola çıkarıldı.

Yenice cephesinde İsveçli gözlemci

Cephede gönüllü hasta bakımı henüz yeni bir kavramdı. Askeri liderlikle ne kadar uyumlu olacağı belirsizdi. İsveç Kızılhaçı sekreteri Axel Hultkrantz gönüllü hasta bakımı ve cephedeki askeri liderlik arasındaki eşgüdümü yerinde görmek üzere gözlemci olarak Balkan Savaşı’nda Yunanistan’a gönderildi. Atina, Selanik, Soroviz ve Yenice cephelerinde incelemelerde bulundu. Gözlemleri Balkan faciasını doğruluyordu. “Yenice’de sonucu getiren son çarpışmadan birkaç hafta sonra, bu küçük minarelerle süslü şehrin birkaç kilometre uzağındaki cepheyi ziyaret ettiğim zaman, zafer kazanmış olan Yunanlılar kendi ölülerini gömmüş, bütün silahları toplamıştı, ama Türkleri öldükleri yerde bırakmışlardı. Büyük bir saygıyla çarpışmanın en şiddetli olduğu tepeye doğru yürüdüğümüzde, ortamın bütün ıssızlığına rağmen huzur dolu olduğunu hatırlıyorum. Gözün görebildiği mesafede tek bir canlı yoktu, ama siperler ölü doluydu. Biz tepede ilerledikçe kurbanının üzerinden kanatlarını çırparak yükselen akbabalar, havada birkaç tur attıktan sonra geçtiğimiz yerlere yeniden dönüyorlardı.”

Hultkrantz Osmanlının Yenice-i Vardar dediği Yannitsa, Giannitsa adıyla da geçen Yenice’de ölüler arasında dolaşırken bir siperde, elini uzatmış vaziyette başından vurularak ölmüş bir Türk askeri dikkatini çekmişti. Askerin yana doğru uzanmış elinde bir şey tuttuğunu fark ederek eğilip baktı. Bir parça “ekmek ve soğan” olduğunu gördü. Hemen 1909 yılında Stockholm’de tanıştığı genç binbaşıyı, Enver’i hatırladı.

Binbaşı Enver Stockholm’de

İsveç Dışişleri Bakanlığı Kasım 1909 tarihinde, askeri görevlilere bir Türk askeri heyetinin Bofors’un top üretimini incelemek ve aynı zamanda yeni bir İsveç ürünü olan sahra fırınının çalışmasını görmek için Stockholm’e geleceğini bildirmişti. Axel Hultkrantz, Türk heyetine eşlik edecek grupta yer almaktaydı. Türk heyetinde o tarihlerde Berlin’de askeri ataşe olan Binbaşı Enver Bey, General Hasan Rıza ve Moskova askeri ataşesi vardı. Binbaşı Enver ve beraberindekiler için askeri karşılama yapıldı. Sahra fırını ve gezici mutfak araçları incelendi. Birkaç gün sonra Bofors şirketi Türk heyeti için Grand Hotel Royal’de büyük bir akşam yemeği düzenledi. Enver Bey “askerleri içmediği için”, yemekte ikram edilen şarapların tadına bile bakmamıştı. Konu gezici mutfak araçlarına gelince genç binbaşı sözlerini sakınmadı. Bu araçların belki Avrupa’nın şımarık askerlerine uygun olduğunu ama doğu askerlerine uymadığını söyleyerek “ekmek ve soğan! Osmanlı askerinin ihtiyacı olan tek şey! Ver bunları askere aslan gibi dövüşsün” dedi. Belli ki bu sadece Enver Bey’in görüşüydü. Bofors’a Osmanlı İmparatorluğu adına 200 sahra fırını siparişi verildi ama Balkan Savaşı başladığında henüz teslimat yapılamamıştı. Askerler yine kuru ekmek ve soğanlarıyla cepheye sürülmüştü.

Türklerin Selanik’teki sefaleti

Axel Hultkrantz, tam üç yıl sonra Kasım 1912’de Yenice’de hatırlamıştı Binbaşı Enver’in sözlerini! İşte aslan gibi savaşacak olan Türk askerleri ekmek ve soğanları ellerinde siperlerde can vermişti. Hultkrantz cephede 30 bin Türk askerini esir alınca büyük bir şaşkınlığa düşen Yunanistan savaş yetkililerinin hazırlıksız oldukları için esirleri değişik garnizonlara dağıttığına da tanık olmuştu. Sadece askerler mi? Köylerdeki Müslüman halk da katliamdan korkarak yığınlar halinde Selanik’te toplanmıştı. Büyük bir kargaşa vardı. Korunmak için topluca şehre sığınan ve Selanik sokaklarını dolduran binlerce kadın, çocuk, yaşlı erkekten oluşan Türkler yıpranmış elbiseleriyle açlıktan perişan olmuş, her türlü sefaletle yüz yüze kalmıştı. Uluslararası bir komitenin çabalarıyla şehrin dışında 40-50 bin Türk mülteci için bir kamp kurulduğunu da gören Hultkrantz hemen durumu rapor etti. Savaşların sivilleri de derinden etkileyen insanlık dramına işaret ediyordu.

Cephedeki ajanlar

Hultkrantz, cephede ve şehirlerde Kızılhaç amblemiyle cirit atan “şüpheli” görüntülü kişiler görmüştü. Raporunda “Kızılhaç amblemi altında casusluk” faaliyetlerine dikkat çekti. Aslında o tarafsız bir ülkenin neredeyse 100 yıldır savaşmayan bir ülkenin gözlemcisiydi. Son 40 yıldır kanayan Balkanlar coğrafyasının yaralarına doluşmuş, şimdi de kollarında “Kızılhaç” bantlarıyla cirit atan ajanslar ve işbirlikçileri dikkatini çekmişti. Kim bilir belki de göz alabildiğince uzanan Yenice cephesinde tek bir canlı kalmaması da onların eseriydi….

Haftaya “Sibirya’nın Meleği” ile tanışmak üzere.…

Kutu 1: Pera’da İsveçli bir heyet…

İstanbul’a gönderilen 3 doktor ve 5 hemşireden oluşan İsveç sağlık ekibinin başkanı askeri Doktor Richard Erhardt idi. Daha önceki savaşlarda cepheye sadece gözlemci veya tek bir doktor gönderen İsveç Kızılhaçı ilk kez Balkan Savaşı’nda savaşan tarafların tümüne tam donanımlı birer ambulans, malzeme ve sağlık ekibi göndermişti. Üstelik yardım Atina, Belgrat ve İstanbul( Pera)’a gönderilmişti. Sağlık ekibi 6 Kasım 1912’de “göz kamaştıracak kadar güzel bir sonbahar güneşi ışığında mavi denizi, camilerle süslenmiş tepeleri ve dünyaca meşhur Altın Boynuzu’yla masallara özgü Konstantinopel’e” ulaşmıştı. Hemen Harbiye’deki savaş okulundaki 700 hasta kapasiteli hastanede çalışmalar başladı. Hastane başhekimi Albay İbrahim Bey’de ekibe çok yardımcı oluyordu. Hastanedeki yaralılar ve hastalar dışında Çatalca muharebesinden sonra gelen 200 yaralının da tedavi edilmekteydi. İsveçli ekip tüm cerrahi müdahaleleri belgeledi, raporlarını yazdı. Tabii İstanbul’daki askeri sağlık kurumlarının örgütlenmesi, askeri durum hakkında da bilgi vermekten geri durmadılar. Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti, İsveç Kızılhaçı’nın İstanbul’da yaptığı çalışmalardan öylesine memnundu ki doktorlar gümüş, hemşireler bronz Kızılay madalyasıyla ödüllendirildiler. Padişah V. Mehmed Reşad’da bu anlamlı çalışmayı ödüllendirmekte gecikmedi. Heyete padişah tarafından da ödüllendirilecekleri bilgisi ulaştırıldı, ama ekip madalyalarına ancak 21 Temmuz 1914’de kavuşabildi. Çünkü kasası tamtakır olan koca imparatorluğun Fransa’dan alınan madalyalarının stokları tükenmişti. Yenileri ısmarlanmıştı ama parası ödenemediği için Fransa henüz madalyaları teslim etmemişti.

Kutu 2: Kraliçe Sofia’nın kaderi

Prens Carl’a mektup yazan Sofia (1870-1932), Büyük Britanya ve İrlanda prensesi Viktoria’nin ( daha sonra İngiltere kraliçesi olan I. Viktoria) torunuydu. Annesi İngiliz prensesi Viktoria Adelaide, babası Prusya veliaht prensi Fredrik Vilhelm, erkek kardeşi de daha sonra Almanya İmparatoru II. Vilhelm’di. Protestan bir Prusya Prensesi olarak doğan Sofia, Yunanistan veliaht prensi Konstantin ile evlenince mezhep değiştirmiş Ortodoks olmuştu. 1913’te kraliçe ilan edilen Sofia’yı Yunanistan halkı çok sevmişti. Çünkü eski bir Yunan efsanesine göre Sofia ve Konstantin Yunanistan’da tahta geçecek sonra İstanbul’u ve Ayasofya’yı alacaktı. İşte Yunan halkının beklediği kraliçe Sofia tahta çıkmıştı. Hatta Yunanistan Balkan Savaşları’nda hayal dahi edemeyeceği toprakları kazanınca bu Sofia’nın efsanevi kerameti olarak algılanmıştı. Almanya ile ittifak yapabileceği düşüncesiyle mesafeli bir şekilde davrananlar da vardı. I. Dünya Savaşı’nda Yunanistan’ın yanlısı bir tarafsızlık politikası izlemesini Sofia ve kardeşi Kayzer Wilhelm’in ilişkisine bağlıyorlardı. Yunan hükümeti ise savaş çığırtkanlığı yapmakta, savaşa girip Türkiye’den daha fazla toprak kazanılmasını istemekteydi. Taht-hükümet anlaşmazlığını kral kaybetti, tahtı oğluna bırakarak sürgüne gitmek zorunda kaldı. Bir maymun yeni Kral Alexander’ın ölümüne sebep oldu. Kral ve kraliçe geri çağrıldılar ama taht sefaları uzun sürmedi! 1922 yılında Yunanistan’ın Türkiye karşısında savaşı kaybetmesi üzerine bir kez daha tahttan ayrılmak zorunda kaldılar. Sofia tahtsız bir kraliçe olarak Almanya’da hayata veda etti.


Etiketler; #Tülin Uygur

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.