'Haziran birlikteliği' üzerine

'Haziran birlikteliği' üzerine
16 Ocak 2015 Cuma 23:19

Erkin Öncan
Ülkemizin özellikle son dönemde emperyalist – kapitalist sistemin sömürü kıskacı içerisinde geçirdiği seneler, bu topraklarda mücadele eden bütün siyasi unsurlar adına son derece önemli derslerle doludur. En temel kanunlardan biridir, “çarpışma ne kadar kuvvetli olursa, ortaya çıkan enerji o kadar çok olur” …
Bu bağlamda geriye dönüp baktığımızda, özelikle günümüz gençliğinin bir önceki jenerasyona oranla çok daha büyük ölçüde politikleşmesinin sebeplerinden biri olarak, şimdi yine halk hareketinin birbirine düşürdüğü hakim sınıfların halkımız üzerinde uyguladığı baskının, şiddetin ve sömürünün dozunun fazlalığını sayabiliriz.
En genel tabiriyle, “her geceyi mutlak bir sabah bekler” ise, ülkemiz tarihindeki bu en karanlık dönemin, aslında gün ışığının biraz öncesi olduğunu da fark etmek gerekir. Bu farkındalığı yaratırken aynı anda bu karanlık dönemden çıkarmamız gereken en önemli dersi bir an olsun aklımızdan çıkarmamamız, her fırsatta yeniden bilince çıkarmamız gerekir : Birlik!
Verili koşulları ve mevcut siyasi hareketleri incelediğimizde görülmektedir ki birlik bugün en fazla sol-sosyalist, hatta genel anlamıyla bütün “muhalif” yapıların birincil ihtiyacıdır.

BİRLİK : “KİME GÖRE, NEYE GÖRE?”

Mücadele açısından, birlik, ittifak gibi kavramlara dair sorular sormak, önermelerde bulunmak Türkiye’de “solun” içerisinde bulunduğu teorik tıknazlığın zirvede olduğu bu dönemde muhtemelen sorulabilecek en zor sorulardan biridir. Kime göre birlik? Sorusu kaçınılmaz olarak “kimin ideolojisinde birlik?” şeklinde görülmektedir, ki yukarıda bahsettiğimiz tıknazlık aslında tam da burada devreye girmektedir ve sosyalist örgütlerin içerisinde bulundukları, birleşmenin önünü tıkayan “en doğru benim”ci anlayışı açıkça göstermektedir. Birlik elbette ki ortaklaşılan bir ideolojik temel üzerinde yükselir, ancak burada kastedilen kısırlık, sosyalist hareketin çoğunluğunun ideolojiyi dogma haline getirip, mücadelede atılan adımların sağlamasını yine pratiğin kendisinde, ya da somut başarı hedefleyebilme yetisinde değil, slogana, “kitaba” bağlı kalabilmekle yapmaya çalışmasıdır. Sloganların, kavramların, teorik ezberlerin yanında, 1930’lar Rusya’sı yerine 2000’lerin hala yarı sömürge, hala yarı feodal Türkiye’sinde mücadele ediliyor oluşu, milli değerlerin, ordunun, laikliğin, sözün özü bütün bu burjuva demokratik devrimi değerlerinin halkımız nezdinde en çok sahiplenilen değerlerden oluşu, ne yazık ki “sosyalist devrimcilerimizin” günceli değildir. Onlar için “İlle de sosyalizm “ demeden sosyalizmi anlatabilme, daha da ilerisi somut bir seçenek olarak öne çıkarabilme yetisi devrimcilerin ihtiyacı değildir. “Sosyalizmi düşünmeye davet etmek” yeterli olacaktır. Ancak her şeye rağmen hayat, kendi gerçekliğini dayatır. Ve bu dayatmanın “Ortodoks siyasetle” arasında oluşan çelişkisi, kendini “laiklik mi sekülerizm mi?” , “milliyetçilik mi yurtseverlik mi?” gibi trajik tartışmalarda açığa çıkarır. Kaynağını burjuva demokratik devrimlerinde bulduğumuz “laiklik”, sosyalist devrimcilerin ideolojisinde salt bir sahiplenmenin ötesinde program olarak yeniden yazılır. Ancak kavramın adı laiklik değil, “elbette ki sekülerizm” olur. Laiklik diyememek, ya da denilse bile yeniden anlamlandırarak, “hala sosyalistiz” alt metninde ifade etmek, Mustafa Kemal deme zorunluluğu korkusundandır. Türk bayrağı, “Halkımızın faşizmin elinden alıp devrimcilere verdiği” bir değer olabilirken, Gladyo’nun Deniz Gezmiş’lerin ellerinden alıp Kenan Evren’lere teslim ettiği Atatürkçülük, kolayca sistemin ellerine terk edilebilir. Türkiye’de Aydınlanma değerlerinin savunulacağı ve sahiplenileceği alan onlar için laiklikte başlar, Mustafa Kemal demeden biter. Çünkü laikliğin yeniden yorumlanışında “millet” olmamalıdır. “Millet” , “vatan” , “bayrak” eskidir, dalga geçilir, “laik teyze”dir.
Teori, en genel haliyle, diktatörlükten artık bunalan halkımızın, ‘komünistlerin’ “haydi sosyalizmi düşünelim” çağrısı üzerine kurtuluşun Kemalizmde olmadığını fark edip, bayraktan, “vatan sevgisinden” Atatürk’ten vazgeçerek sosyalizmi seçecek oluşları varsayımı üzerinedir. Ancak her toplum önündeki sorunları çözer. Bu bağlamda bahsettiğimiz “sosyalist devrimciler” , “miras olarak bilimden başka hiçbir dogma bırakmayan” Mustafa Kemal’den ne kadar ileridedirler? Marksizm yorumlamaları 19. Yy. önermelerinde sınırlı kalmış olanların içerisinde bulundukları çelişkinin adı, “çelişkileri görmemektir”. Ve bu hatalı konumlanış, emperyalizm Türkiye’de kendine düşman olarak Kemalizmi seçmiş ve bunu açıkça ilan ederek durmaksızın saldırırken, cephede yer almak yerine “burjuva devrimine” burun kıvırırken aynı anda yine aynı devrimin değerlerini yanına çekmeye çalışma refleksini yaratır. Ancak unutulmamalıdır, bu topraklarda Kemalizm demeden laiklik demek, milliyetçilik demeden anti-emperyalizmden bahsetmek hatalıdır. Kemalizm’den “katil devlet’i”, milliyetçilikten MHP’yi anlayanlar acilen yakın tarih çalışmalıdır. Bu tartışmalara dair sayılabilecek daha onlarca örnek olduğu halde bu kısmı büyük devrimci önder Mao Zedung’dan günümüzde de hala güncelliğini koruyan bir alıntıyla bitirelim :

“Hedef için ok neyse, Çin devrimi için de Marksizm-Leninizm odur. Oysa bazı yoldaşlar "oku hedefe göndermiyor", gelişigüzel atıyorlar. Böyleleri devrime zararlı olabilir, bazıları da "Ne güzel ok! Ne güzel ok!" diye bağırarak oku okşuyor, ama hiçbir zaman atmak istemiyorlar. Böyleleri yalnızca Birer antika meraklısıdır ve devrimle uzaktan yakından ilişkileri yoktur, Marksizm-Leninizm okunu Çin devrimi hedefine göndermek gerekir. Bu nokta açıklığa kavuşturulmadıkça Partimizin teorik düzeyi hiçbir zaman yükseltilmez ve Çin devrimi hiçbir zaman zafere ulaşamaz. 
Yoldaşlarımız, Marksizm-Leninizmi gösteriş olsun diye ya da gizemli bir yanı olduğu için değil, salt proletaryanın devrimci davasını zafere götüren bilim olduğu için incelediğimizi kavramalıdırlar. Bugün bile, Marksist-Leninist eserlerden yapılan gelişigüzel aktarmaları, bir kere elde edildi mi her hastalığı kolayca iyileştirecek hazır reçeteler olmak gören birçok kişi vardır. Bunlar çocukça bir cehalet içindedir; onları aydınlatmamız gerekir. Marksizm-Leninizmi dinî bir dogma olarak kabul edenler, işte bu cahil kişilerdir. Onlara açıkça, "Sizin dogmanız değersizdir" demeliyiz.”

(Mao Zedung – Seçme Eserler, 3. “Partinin Çalışma Tarzını Düzeltelim” – 1 Şubat 1942)


BİRİNCİ GÖREV: SAFLARI NETLEŞTİRMEK

Haziran’ı yaşamış bir halk olarak Haziran’dan sonra artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı gerçeği hepimizin malumu. Haziran isyanı, bütün olumlu ve olumsuz yanlarıyla mücadelede önemli bir eşiği atlatmıştır, halkımız ve örgütlü bütün yapılar açısından önemli bir motivasyon halini almıştır. Haziran isyanı, aynı zamanda pratik ve teorik açıdan herkes adına bir doğrulama tahtası niteliğindedir. İsyanın ideolojik zemini, talepleri, “Akp karşıtlığı” karakterinde ideolojik olarak 2 noktayı işaret ediyor : bağımsızlık ve laiklik.
Bu iki kavramı, Haziran’da isyan eden milyonların ellerindeki Türk bayrakları ve Mustafa Kemal posterleriyle, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganıyla birleştirdiğimizde karşılaştığımız ideolojik duruşun tek bir adı var : Atatürkçülük/Ulusalcılık. Bu ideolojik zeminde ayaklanan halkımızın elbette ki “yüzü sola dönüktür”, ancak bu durumu meydana getiren şey Haziran İsyanının liberallerin kullandığı manada bir ‘özgürlükçülük’ ten kaynaklanıyor olması değil, tam tersine konumlanış açısından yüzü sola dönük olanın aslında Kemalizmin ta kendisi olduğu gerçeğidir. Bu gerçek, Taksim Dayanışması toplantıları da dahil olmak üzere örgütlü yapıların hepsi tarafından tespit edilmiş ve tartışılmıştır. Ancak “örgütsel hedefler” ve kaygılar gereği bu durum, çoğu sol-sosyalist örgüt tarafından ilan edilmeyen bir malum olarak kalmıştır. Kısaca belirtmek gerekiyor, bu malumu en başından beri ilan eden ve yüzbinlerle birlikte yasaklı 19 Mayıs kutlamalarında, 29 Ekim’lerde yasakları delen, Silivri zindanları’nda onbinler olup polis şiddetiyle çok öncesinden tanışan, ve Haziran isyanını doğru ideolojik zeminde öngörebilen tek cephe, İşçi Partisi, Türkiye Gençlik Birliği, Atatürkçü Düşünce Dernekleri gibi kurumlardan oluşan, “Vatan ve Emek Cephesi” sayılabilecek devasa birlik oldu. Haziran isyanı günlerinde, ülkücülerin bozkurt işaretleriyle zafer işaretlerinin yan yana bulunduğu fotoğraf karelerine yapılan güzellemeleri hatırlayalım. Meydana gelen bu durum, Haziran İsyanını “darbeci zihniyet” olarak gören, “açılıma zarar vereceğine” inanıldığı için başta katılım göstermeyen ancak kitlesini ikna edemediğinden sonrasında isyana “katılmış gibi” görünmek zorunda kalan ve isyana bölücü ve işbirlikçi politikalarını dayatan, bu günlerde ABD işbirlikçiliğini açıkça ilan etmiş, emperyalizmin bölgedeki bekçiliğine soyunan PKK’nin de; “sokaklardan çekilin” çağrısına rağmen kendisini “ülkücü” olarak tanımlayan hatırı sayılır miktarda gence söz geçirememiş, ülkenin her önemli dönemecinde sistemin “yedek lastikliğini” üstlenmiş MHP’nin de isyan günlerinde içerisine düştüğü durumun vehametini göstermesi bakımından oldukça önemlidir. Bu iki zıt çizgi, aynı cephenin farklı yüzleri olmaları itibariyle sisteme yedeklenmekte ısrarcı olanların karşılaştıkları sonucu halkımıza göstermiştir.
Atatürkçü/Ulusalcı halk kitlelerinin yüzünün sola dönük olduğu gerçeği gibi, “yüzü Atatürk’e dönük olmayanların” yüzü sola dönük Atatürkçü kitleleri örgütlemeye dair somut bir adım atamayacağı da önümüzde duran bir gerçektir. Kuruluş hazırlıklarına uzundur devam eden ve bir süre önce kuruluşunu tamamlayan “Birleşik Haziran Hareketi” de, bu gerçeğe rağmen buna aykırı hareket etmekte ısrar eden yeni bir “birliktelik”. BHH bileşenlerinden ve imzacılarından olan, 3 -5 kişilik “kampus partilerini” , Komünist Parti’li “sosyalizm profesörü” elit ağabeylerimizi, ya da Gün Zileli gibi devrim kaçkınlarını bir kenara bırakarak, bu “birlikteliğe” önderlik eden kurumlar olarak, baştan aşağı neoliberalizme bulaşmış, “Europian Left”(Avrupa Solu) partisi üyesi, harcayacak “DEV – YOL” kredisi de kalmamış ÖDP’yi ve “Sosyalist Devrim” konuşan ancak Milli Demokratik Devrim adımları atan –zorunda kalan da diyebiliriz-, Haziran’dan sonra ve Haziran tartışmaları üzerinden yürüyen ancak esasında parti içerisindeki anlayışlara dair tartışmalar sonucunda (iki tarafın da yayınları üzerinden yatığımız öznel çıkarımlardır) TKP içerisinden ayrışan HTKP’yi görüyoruz. Neoliberal ÖDP’nin ideolojik kimliğine dair yargılarda bulunmak da, çiçeği burnunda HTKP’nin ayrışma sebeplerini incelemek de hem ilgi alanımız değil, haddimiz de değil. Buradaki amacımız, bu iki hareketin de “niyetlerinden” bağımsız olarak bazı sorular ortaya atmaktır. Haziran’ı sahiplenme, ve ileriye götürme iddiası varsa, bu sorular sorulacaktır.

“HAZİRAN’IN BİLEŞENLERİ”

İlk sorumuz, kimdir bu “Haziran Bileşenleri”? Bir siyasi yapıyı Haziran’a Bileşen yapan şey nedir? Daha doğrusu, bir ittifakın, ya da birliğin bileşenleri neye göre belirlenir? Metnin yukarıdaki kısımlarında da, ittifak sözcüğü yerine “birliktelik” kelimesini kasıtlı olarak kullandık, çünkü “kendine benzeyenle ittifak yapılmaz”, yahut kendine benzemesi ittifak için yeterli olmaz da diyebiliriz. İttifak, ortak siyasi çıkarlar için birbirinden farklı özneler arasında yapılır. Bu noktada ise ikinci bir soru işareti ortaya çıkıyor, ÖDP ve HTKP, bildiğimiz kadarı ile birbirinin dostu, her fırsatta da eylem birliği yapan iki siyasi partidir. Halihazırda eylem birlikteliği temelinde zaten var olan bir birlikteliği “Hareket” olarak yeniden tanımlamak, kurumsallaştırmak ihtiyacını bu iki siyasi partiye hissettiren şey nedir? Neden HTKP – ÖDP birlikteliği değil de, yeni bir yapı ihtiyacı duyuldu? Cevabını biz verelim. Böyle bir yapıyı ihtiyaç olarak bu iki siyasi partinin önüne koyan şey tam da yukarıda bahsettiğimiz, “yüzü sola dönük Atatürkçü, aydınlanmacı, laik kitle” ve bu kitleyi örgütleyebilmeye yönelik karşılaşılan zorlukların üzerinden atlama çabası. Tam bu noktada sorulması gereken bir soru daha çıkıyor ortaya. Bu iki siyasi partinin, kendilerini “Haziran’ın gerçek öncüleri” ilan etmelerinin altında yatan sebep nedir? Haziran’da yer alan diğer hangi kurumlara davet götürüldü? Götürüldü mü?
BHH’nin Türkiye Meclisi kararlarını incelediğimizde ise “Laik ve Bilimsel Eğitim” sloganının altında, aralara sıkışmış bir “anadil” talebi görüyoruz. Bir kurumun anadil meselesindeki bakış açısı ve bu konudaki tavrı temelde o kurumun kendi vereceği bir karardır, ancak bunu burada belirtmemizin sebebi bu konuda tespit ettiğimiz kararsızlıktır. Kürt sorunu, “sosyalist solun” öyle ya da böyle bir şekilde fikir belirtmeden geçebileceği bir mesele değildir. Dolayısıyla bu meselenin ana tartışmalarından biri olan anadilde eğitim meselesi de, desteklenecekse de, desteklenmeyecekse de bu şekilde arada bırakılacak bir mesele değildir. Çünkü bugün anadil tartışmasında taraf olmak demek, Pkk tarafından yaratılan ve yönlendirilen algı sonucunda “Kürt halkının yanında ya da karşısında” olmakla eş tutuluyor. Bu konudaki kararsızlığın sebebini de BHH’nin kitleselleşebilme kaygısına sahip oluşunda, yani yine “yüzü sola dönük Atatürkçü, aydınlanmacı, laik kitle”ve bu kitlenin “hassasiyetlerinde” yer aldığını düşünüyoruz.

TEMENNİLERİMİZ

Sonuç olarak, bu yazımız özelinde BHH’nin, genel olarak da Türkiye sosyalist hareketinin Kemalizmle olan ilişkisinde bugüne kadar büyüyerek gelmiş bulunan birtakım “sorunların” ve sorulması gereken soruların artık daha fazla ertelenemeyeceği kanaatindeyiz. Dünya ölçeğinde varolan, emperyalizm ile ulus devletler arasındaki çelişme, ülkemiz özelinde de gericilik – ilericilik savaşı, Sosyalistlere Kemalizmle ittifakı güçlendirmeyi dayatıyor. Sosyalistler arasında büyük oranda varolan Kemalizm alerjisinin esas kaynağının neoliberalizm ve sivil tolumculuk olduğunu unutmayalım. Neoliberalizm bütün siyasi kuvvetleriyle ve ideolojik araçlarıyla bugün “sosyalizmi düşünmeyi teklif edenlere” değil, Kemalizme, “devlet’e” , “Vatan’a” , “Atatürk’e” saldırıyor. Unutulmamalıdır ki Akp karanlığının –son demlerinde de olsa- hüküm sürdüğü bu topraklarda, Sosyalistler bu günlerde ve bu koşullarda Atatürkçülerden, ve Atatürkçülükten uzaklaşırlarsa Akp karanlığında kaybolup giderler. Ancak Atatürkçülerin içinden her zaman binlerce sosyalist çıkmaya devam edecektir.


“Evvela Sosyalist Olmalı, Maddeyi Anlamalı” – Mustafa Kemal Atatürk (5 Ocak 1904)

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.