Papa Francis Marx ve emperyalizm


Yavuz Alogan

Yavuz Alogan

Okunma 05 Temmuz 2016, 09:50

Papa Francis Hazretleri III. Vatikan Konseyi’nde (2014) aynen Karl Marx gibi konuşmuştu: “Bütün dinler saftır, çünkü dinler inanan insanların kalbinde saflaşır.” Güzel sözler... Marx da dini, acı çeken insanın “tesellisi,” taş yürekli dünyanın vicdanı, “ruhsuz maddi koşulların ruhu” olarak tanımlamıştır. Marx’a göre, bu “teselli”yi yok etmeye çalışmak faydasızdır, önemli olan teselli ihtiyacına yol açan maddi koşulların ortadan kaldırılmasıdır.
Papa Hazretleri, “İncil çok güzel bir kutsal kitap, fakat diğer büyük ve eski yapıtlar gibi onun da eskiyen bölümleri var” demiş. İyi mi?
Sosyolojinin peygamberlerinden Max Weber de, batıda gelişen akılcı bir din sisteminin (Kalvinizm) akılcı bir iktisadi sistemin (kapitalizm) yükselişinde önemli bir rol oynadığını, sanayi devriminin yaydığı akılcılığın zamanla dini duyguları azaltacağını, fakat dinin batılı olmayan dünyada büyük bir yapısal engel oluşturarak akılcı düşünceyi engellediğini söylemiş.
Bu noktada her iki düşünürün, bu arada elbette Papa Francis’in de, ufuklarının çok ilerisinde gerçekleşen emperyalizm meselesine geliyoruz.
Emperyalist sömürü ve tahakküm olmasaydı, akılcılık ve kapitalizm bütün dünyada eşzamanlı olarak gelişseydi; ölçeği biraz daha küçültürsek, söz gelimi 20. asırda Ortadoğu ülkelerinde başlayan modernizm ve ulus-devlet girişimleri başarıya ulaşmış olsaydı, İslam adına konuşan birileri çıkıp “bu kitap ve dini ritüeller çok güzel ama, eskiyen bölümleri var” diyebilirdi. Mesela günde beş vakit “Tanrı büyüktür, sen ise bir hiçsin, gel ona biat et” diye seslenmenin, akılcılık ya da kapitalizmin ruhu vs bir yana, bireyin gelişmesine ve içinde yaşadığı maddi dünyayı kavramasına bile engel olduğu anlaşılabilirdi.
Fakat böyle olmadı (olamazdı da zaten, çünkü kapitalizmin işleyiş biçimi bu sonucu veremezdi) ve Ortadoğu bölgesi, özellikle emperyalist saldırganlık ve savaşlar nedeniyle, “içtihat kapıları” çok önceden kapanmış İslam’ın kitâbi yorumuyla karanlıklara gömüldü. Şehirleri, bahçeleri, evleri yakılıp yıkılan, işgale ve tecavüze uğrayan, kültürleri yok edilen halklar, enkazın içinde büyüyen bir neslin insanları, İslam’ın en vahşi yorumuyla donatılmış bir savaşçı güçle dünyanın karşısına çıktılar.
Bunlar, Bizanslıların Sarazen dediği ve 7. asırdan itibaren yeni bir uygarlık kurmak için Arap yarımadasından bütün kıtalara yönelen Müslüman atlı savaşçılardan farklı olarak, mevcut uygarlığın tamamını yok etmeyi kafalarına koymuşlar. Benzerlikler yok değil. Mesela, savaş tarihçisi C.W.C Oman, 1885’te onları tanımlarken, “Çoğu, Tanrı’nın savaştan zevk aldığına ve onlara zafer vaat ettiğine inandığı için savaşır” demiştir. Günümüzde onlar iplerinin düşmanlarının elinde olduğunu, Siyonizm ve emperyalizm tarafından kullanıldıklarını bilmiyorlar. Masum insanları öldürmek için pimi çektiklerinde sevaba gireceklerini, melekler eşliğinde cennete gidip hurilerin kollarına bırakılacaklarını sanıyorlar.
Bu sosyal şizofreniyi tamamen ortadan kaldırmak, İslam dinini bu nihilizmden kurtarmak ve en önemlisi, dini siyasi bir araç olmaktan çıkararak birey ile onun inandığı tanrı arasındaki manevi ilişkiye dönüştürmek bu bölgede belki de on yılları alacak, büyük devrimleri gerektirecek. İslam dinini dünyevileştirecek reformların gerçekleşmesi için yeni bir din âlimleri kuşağı yetişecek.
İslam âleminde bu dönüşümü sağlayacak birikime sahip olan tek ülke, bir asra yaklaşan laisizm deneyimiyle Türkiye Cumhuriyeti’dir.
Çocukken bizler şu yaşadığımız bayramı “şeker bayramı” olarak bilirdik. Aydınlık okurlarının şeker bayramını kutluyorum.
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.