YÖK’ün formasyon oyunu

YÖK Tıp, Hukuk, Mimarlık, Mühendislik fakültelerinin ardından, öğretmen olabilmek için alınması gerekli bir eğitim olan, Pedagojik Formasyon eğitimi kontenjanını bu yıl yarı yarıya düşürdüğünü açıkladı. Bu durum başta Eğitim Fakültesi olmak üzere Fen ve Edebiyat Fakültelerini de olumsuz etkileyecek.

YÖK’ün formasyon oyunu
19 Kasım 2015 Perşembe 23:14

Emrah Zorba

YÖK Tıp, Hukuk, Mimarlık, Mühendislik fakültelerinin ardından, öğretmen olabilmek için alınması gerekli bir eğitim olan, Pedagojik Formasyon eğitimi kontenjanını bu yıl yarı yarıya düşürdüğünü açıkladı. Bu durum başta Eğitim Fakültesi olmak üzere Fen ve Edebiyat Fakültelerini de olumsuz etkileyecek. YÖK’ün, geçtiğimiz yıl 30 bin olan formasyon kontenjanı, bu yıl 15 bin. Alımlarda yapacağı değerlendirmeyi ve ölçütü ise şöyle açıklıyor YÖK Başkanı Yekta Saraç:
“Bu konudaki nicelik yani kemiyet ile nitelik yani keyfiyet ikileminde tercihimizi “kalite ve nitelikten” yana yapmaktayız.”
Bu noktada akıllara hemen birkaç soru geliyor:
Uygulamada olan sınavların, öğrencilerin bilgi ve becerilerini ölçmediği şu durumda hangi “kalite ve nitelikten” bahsediliyor? Diyelim ki; formasyon almaya hak kazanan “kaliteli ve nitelikli” öğretmenlerin atanabilmesi mevcut durumda ne kadar mümkün?
Yarım milyondan fazla Fen Edebiyat Fakültesi mezunu işsiz ve bir o kadar da öğrenim gören öğrenci var. Doğrudan öğretmen yetiştiren Eğitim Fakültesi mezunları ve öğrencilerini saymıyoruz bile. Bir benzetme yapacak olursak; YÖK, çareyi musluğu kısmakta buluyor. Görünen o ki, kısmak ile su durulmayacak, musluk patlayacak, musluğun aktığı havuz ise çoktan taşmış durumda.

ÜMİT TACİRİ: YÖK
Yazımızın ara başlığını, YÖK Yürütme Kurulu Üyesi Mehmet Şişman’dan alıntıladık. YÖK’ün, formasyon eğitimine dair attığı “tarihi adımı” açıklarken şöyle diyor Şişman:
“Eğitim fakültelerinde yaklaşık 30 alanda öğretmen adayı yetiştirilmekte. Oysa Milli Eğitim Bakanlığı 89 alanda öğretmen ataması yapmakta. Bu alanlara başvurabilecek lisans programı sayısı ise 300-400. Dolayısıyla biz kurul olarak ümit tacirliği yapmak istemiyoruz.”
Hepimiz tanık olmuş veya yaşamışızdır. Birbiriyle iyi geçinen iki çocuk yaşta arkadaş, yaramazlık yaptıklarında, yetişkinler tarafından fark edildikleri zaman, sorumluluğu biri diğerinin üzerine atmaya çalışır. Masum olduklarına inandırabilmek için kullandıkları meşhur sözdür: “Ben yapmadım, o yaptı”.
Mehmet Şişman da adeta çocuk kurnazlığıyla “Biz yapmıyoruz, MEB yapıyor” dedikten sonra “Ümit tacirliği yapmak istemiyoruz” diyebilecek kadar soruna “yabancı”. Ama ümit taciri.
Rakamsal verilere şöyle bir göz atalım: MEB’in, her yıl emeklilik ve ölüm gibi durumlardan, ihtiyaç duyduğu öğretmen sayısı 10 bin. 2014’te mezun olan öğretmen sayısı ise 50 bin. Öğretmen olma ümidiyle formasyon eğitimi alan fakat atanmayı bekleyen öğretmen sayısı bu yıl yaklaşık 400 bin. Rakamlar her şeyi gözler önüne seriyor. Akıllarımızdaki sorularsa cevap buluyor. Fakat sorun ortada bir fil gibi duruyor. Getirilen kontenjanda artırıma gidilse dahi çözüleceği falan yok. Ve görüyoruz ki sistem, temelden çürük.

GELECEK DENKLEMİNİN KÖR ÇIKMAZI
Fen Edebiyat fakülteleri açısından meselenin toplumsal boyutuna ışık tutmaya çalışacağız. İlkokuldan itibaren ezberci bir eğitim sistemi ile yetişen öğrenciyi, liseden itibaren üniversite kaygısı sarıyor. Aile ve çevre baskısının, öğrenci üzerindeki kaygıda payı ise büyük. Çocuğun 4 yıllık lisans eğitimi almaya hak kazanması (Fen Edebiyat fakülteleri açısından), çocuk için başarının temel ölçütlerinden birisi. Aile ise 4 yıllık eğitimi -bölüm fark etmeksizin- bir “başarı” olarak değerlendiriyor. Ailenin kafasında kurulan denk-lem ise şu şekilde; 4 yıllık üniversite= gelecek garantisi.
“Her ile bir üniversite” yapanlar, her yıl üniversiteye giriş sınavından hemen sonra ortaya çıkan kendi başarısızlık tablolarını örtmek için Fen Edebiyat Fakültelerinin öğrenci alım puanlarını ve sıralamalarını düşürdüler. Fen Edebiyat Fakültesinin herhangi bir bölümünde öğrenim görmeye başlayan öğrencilerin birçoğu, öğrenim görmeye geldiği bölüm hakkında bilgi sahibi olmamakla birlikte mezun olduktan sonra ne iş yapacağını da bilmiyor. Mezun olduktan sonra ise önünde duran “tek seçeneğe” yöneliyor: Öğretmenlik. Üniversitelerde bilimsel çalışmaya yönelik teşvik ise yok. Çünkü bilim yok. Bu koşullarda olan üniversitenin, öğrenciyi hapsettiği denklem ise şu şekilde: Üniversite=geleceksizlik. Elbette bozuk düzende sağlam çark aramıyoruz.

YÖK DERHAL KALDIRILMALI
Türkiye’de demokratik üniversite mücadelesi, uzun bir yürü-yüştür. 27 Mayıs 1960’lardan bugüne dek süren bu yürüyüşün sonundayız. Bugün geldiğimiz noktada ise, gençliğin geleceğini kör çıkmazlara hapsetmeye çalışanlar için gidecek yol kalmamıştır. Bozuk olan sistemleri, artık tamir kabul görmemektedir.
Karar aşamasında öğrencinin taleplerini dikkate almayan, tepeden inme kararlarla öğrencinin geleceğini şekillendiren, öğretim üyeleri ve öğrencilerin okul yönetimine katılımlarını kısıtlayan, hatta ortadan kaldıran YÖK; demokratik, bilimsel, özerk üniversite önünde bir engeldir.
YÖK, adeta köhne, her tarafından çatlamış, ha yıkıldı ha yıkılacak bir yapıyı andırmaktadır. Ayakta durabilmesi için çatlayan yerlerine yapılan yamaların haddi hesabı yok. Formasyon eğitimine ilişkin atılan “tarihi adım” da bu yamalardan birisi. Dışarıdan bakınca sadece bir yama, yamanın arkasında ise derin bir çatlak... Demokratik üniversite mücadelesi aynı zamanda gelecek mücadelesidir. Gelecek ise ellerimizde. Yazımıza Köy Enstitülü, Cumhuriyet aydını Talip Apaydın’ın şiirinden bir dize ile son verelim:

“Yıkacağız başka çare yok
Yıkıp yeniden yapacağız
Temelden çatıya, uygarca
Sonra girip adam gibi yaşayacağız” 

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.