Cumhuriyet işte böyle kuruldu

"Gazi 28 Ekim 1923 günü öğlene kadar Meclis’te çalışmış, şimdi Çankaya’ya gitmek üzere ayrılıyordu. Meclis koridorunda, kendisiyle görüşmek üzere bekleyen Kemalettin Sami ve Halit Karsıalan paşalarla karşılaştı. Her ikisini de akşam yemeğine köşke davet etti ve beraberinde İsmet İnönü, Meclis Başkanı Kâzım (Özalp) Paşa, Ali Fethi Okyar olmak üzere Çankaya’ya çıktı. "

Cumhuriyet işte böyle kuruldu
29 Ekim 2015 Perşembe 20:55

Yrd. Doç. Dr. Orhan Çekiç / Maltepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkilap Tarihi Bölüm Başkanı

Bakanlar Kurulu Başkanı Hüseyin Rauf Orbay, yanında Meclis İkinci Başkanı Fuat Paşa (Ali Fuat Cebesoy) olduğu halde Çankaya Köşkü’ne çıkmış, Gazi’ye Lozan Antlaşması’nın imzalandığı müjdesini iletmiş ve alınan bu sonuçtan dolayı da hükümet adına Gazi’yi kutlamıştı. Sevinçten adeta uçuyorlardı. Ziyaret sona ermek üzereydi. Tam ayrılacakları esnada, Rauf Bey, bundan böyle İsmet Paşa ile aynı masada oturamayacağını, onun için karşılamada da bulunmayacağını, seçim bölgesi olan Sivas’a gitmek istediğini söyleyiverdi. Gazi şaşırmıştı:
Rauf Bey, sözcüklerini seçerek, her birinin altını vurgulayarak içindekini döktü.
“Paşam biliyorsunuz Lozan görüşmeleri esnasında hükümet İsmet Bey’le pek uyum içinde çalışmadı... O nedenle ben, bundan böyle İsmet’le aynı ortamda olamam. Hele karşılayıcılar arasında hiç olamam....”
Gazi, donup kalmıştı. Sözü edilen kişi, hükümetin dışişleri bakanıydı. Onun elini bile sıkmak istemeyen ise, o hükümetin başkanı, yani başbakandı. Bu tavrıyla da, adeta Gazi’ye “Ya ben ya İsmet” demiş oluyordu. Gazi, son noktayı koydu:
“Ama o zaman istifa etmen gerekir.”
Rauf Bey, anında yanıtını verdi:
“İstifa ettim bile Paşam.” Elini ceketinin yan cebine soktu, daha önce hazırlayıp imzaladığı istifa mektubunu usulca Gazi’ye uzattı.
Daha birkaç dakika önce yaşanan sevincin ölçüsünü sözcüklere dökmek olanak dışıydı. Şimdiyse yaşanılan hayal kırıklığı, tüm salonu sarmıştı. Konuklar ayrıldılar. Gazi’nin yüreğinden bir parça koptu. Tarih 25 Temmuz 1923.

HÜKÜMET KRİZİ BÜYÜYOR
Sürpriz istifalar bununla da kalmadı. Meclis 2. Başkanı olan Ali Fuat Cebesoy Paşa da istifa etti. Mustafa Kemal Paşa’nın Harp Okulu’nun birinci sınıfından itibaren sınıf ve sıra arkadaşı olan “Salacaklı Fuat”ın istifası, Gazi’yi çok üzmüştü. Nasıl, üzmesin ki? Aralarındaki hukuk diğerlerinden farklıydı. Salacaklı Fuat, Selanikli Mustafa Kemal’e emanet edilmişti Harbiye’de. Aynı sırada oturdular. Diğerlerine nazaran Fuat’la çok daha yakın arkadaştılar.
Ali Fuat Paşa, Gazi’ye istifasını verirken, “Bu siyaset bize göre değilmiş Paşam, ben orduya dönmek istiyorum!” demişti. Gitmek istediği yeri de kendisi seçmiş ve Konya’ya “2. Ordu Müfettişi” olarak gitmek istediğini bildirmişti. (24 Ekim 1923).
Rütbesinin yeterli olmamasına rağmen Gazi, bu arkadaşının geçmişteki hizmetlerini değerlendirerek ferik rütbesine geçmesini ve Konya’ya gitmesini sağladı. Ne var ki Rauf Bey’le birlikte arka arkaya gelen istifalar anlamlıydı ve Mustafa Kemal’in dikkatinden kaçmadı. Nasıl kaçsın ki!.. Kazım Karabekir Paşa’nın da bir süre önce istifa edip 1. Ordu Müfettişliğine gitmiş olduğu dikkate alınınca, bu istifaların planlı olduğu anlaşılıyordu.
Bu paşalar, başbakanlıktan istifa eden Rauf Bey’le birlikte, Mustafa Kemal’e muhalefet yapan kanatta yerlerini almışlardı. Refet Bele Paşa’nın da bu cephede olduğunu dikkate alırsak, bakabilen ve görebilen için “fotoğraf” çok netti.

SİLAH ARKADAŞLARININ CUMHURİYET KORKUSU
Gazi, istifa eden Başbakan Rauf Bey’in yerine, bu göreve Ali Fethi Okyar’ın seçilmesini sağladı. Fethi Bey İçişleri Bakanıydı. Bu bakanlık görevi de üzerinde kalarak, başbakanlığı yürütmeye başladı... Meclis’te giderek yoğunlaşan bir muhalefet yaşanıyordu. Başbakanlıktan istifa eden Rauf Bey, kendisi aday olmadığı halde, gene istifa eden arkadaşı Fuat Paşa’nın yerine Meclis 2. Başkanlığı’na seçilmişti.
Gazi’nin yakını gözüyle bakılan yeni Başbakan Fethi Bey’e yapılan eleştiriler o denli yoğunlaştı ki, nihayet Fethi Bey, üzerindeki İçişleri Bakanlığını bıraktı ve sadece Başbakanlığı yürütmeyi sürdürdü. Bu durumda bir de İçişleri Bakanı seçmek gerekiyordu.
Meclis, İçişleri Bakanı olarak Gazi’nin gösterdiği adayı değil de, eski bir vali olan Sabit (Sağıroğlu) Bey’i bu makama seçti.
Gazi’nin o günü unutması mümkün değildi. Bunu ileride, Nutuk’ta acı acı dile getirecekti. Şimdi bir de o günlere dönelim ve fotoğrafın tamamını daha net görelim:
Gerçekten de, daha Lozan görüşmeleri sürerken, 1922’nin Aralık ayında bir akşam onu Refet (Bele) Paşa’nın Ankara Etlik’teki Kalaba’da bulunan bağ evine yemeğe davet etmişlerdi. Yemektekiler, en yakın silah arkadaşlarıydılar. İlk sözü Rauf Bey almış ve sözü hiç eğmeden, bükmeden, hedefine yöneltmişti.
Rauf Bey şöyle diyordu: “Kemal, yemek için toplandık ama, bizim seninle konuşacak bir başka konumuz var. Şimdi onu konuşacağız. Bak kardeşim, bu Meclis senden korkuyor. O yüzden, tartıştıkları konular sana kadar gelmiyor ama ben başbakanım... Senin bir gün bir fırsatını yakalarsan cumhuriyet kuracağından korkuyorlar. Dedikodular o kadar abartılıyor ki, içlerinden kimileri bir gün senin padişahı bile bu ülkeden kovacağın kaygısını taşıyor... Bu böyle gitmez. Çık kardeşim yarın kürsüye, bunları yapmayacağına milletin önünde söz ver!...”
Donup kalmıştı. Buna rağmen soğukkanlılığını koruyarak, “Peki Rauf, senin Sultan Vahdettin ile ilgili görüşün nedir?” diye sormuştu.
Rauf Bey şöyle yanıtladı: “Benim babam, padişahın başmabeyinliğini yaptı. Boğazında, padişahın ekmeği var. O nimet şimdi benim boğazımda. Ben yediğim ekmeğe ihanet etmem kardeşim. Ayrıca aldığım İslam terbiyesi nedeniyle de, o bir halife olduğu için, padişaha o yönden de bağlıyım. O gibi makamlar ulvi makamlardır. Senin, benim gibi kişilerin aday olabilecekleri makamlar değillerdir. Hepimize önderlik yaptın, vatanı kurtardın, biz de senin emrinde çalıştık ama, bize göre bizim görevimiz sona ermiştir, şimdi emanetin sahibine iadesi gerekir...”
Bunun üzerine Gazi aynı soruyu ev sahibi Refet Paşa’ya sormuştu. Refet Paşa: “Aynen, Rauf Bey gibi düşünüyorum, Paşam” diye yanıtlamıştı. Masadaki diğer konuk Ali Fuat Cebesoy Paşa’ydı. Onun yanıtı biraz farklıydı: “Durumu pek bilmiyorum, bana birkaç gün izin verin, yanıtımı daha sonra vereyim...” demişti. Yani Salacaklı Fuat bile “Ben senin yanındayım Kemal” diyememişti. Bunun üzerine Gazi: “Benden ne yapmamı istiyorsunuz ?” diye sormuştu.
“Çık yarın Meclis kürsüsüne, bunları yapmayacağına söz ver...” demişlerdi.
“Verin bana bir kâğıt” dedi, gece yarısı bağ evinde kâğıt bulamadılar. O zaman sigara paketinin kapağını yırttı ve arkasına şunları yazdı:
“Günü geldiğinde padişahla ilgili kararı, en yüce icrai organ olan TBMM verecektir.”
Arkadaşlarına okudu ve:
“Yarın Meclis’te bu metni okursam, size göre Meclis teskin olur mu? Bu endişeleriniz giderilmiş olur mu?”diye sordu.
“Evet”, dediler, “Çık bu metni oku”.
Ertesi gün kürsüye çıktı ve bu metni okudu. Bu arkadaşlarıyla da yolları bu noktadan itibaren ayrıldı. Kurtuluşu sağladığı arkadaşlarıyla ve bu Birinci Meclis’le cumhuriyete gidemeyeceğini anlamıştı.
Ertesi gün Gazi’nin 128 arkadaşı, yeni seçimlere gidilmesi için Meclis Başkanlığına önerge sunuyorlardı. O günkü anayasaya göre her 2 yılda bir seçim yapılıyordu. Meclis dönemini doldurmuştu. Gazi de bu krizi ancak böyle atlatabileceğini hesapladı ve düğmeye bastı. Seçimler sonucunda gelecek olan 2. Meclis’in ne ölçüde cumhuriyetten yana bir tavır sergileyeceğinin bir garantisi yoktu ama başka çaresi de yoktu...

MUSTAFA KEMAL’İ MECLİS DIŞI BIRAKMA GİRİŞİMİ
Muhalif kanat ve komutanlar, bu seçimler yüzünden Mustafa Kemal’i ellerinden kaçırdıklarını anlamakta gecikmediler: “Ya gelecek Meclis, Kemalist olursa!” O zaman cumhuriyetin önüne geçilmesi katiyen mümkün olamazdı.
Bunun verdiği panikle, inanılmaz bir planı uygulamaya koydular: “Mustafa Kemal’i Meclis’e sokmayalım!”
Muhalif kanadın 3 milletvekili, “seçim kanunu değişiklik önergesi” hazırladılar. Eğer bu önerge yasalaşsaydı, Mustafa Kemal milletvekili seçilemeyecekti. O zaman da ne cumhuriyet, ne bağımsızlık, ne laiklik, ne de devrimler... Seçim kanununda değişiklik isteyenlerin önerileri şunlardı:
1. “Bundan böyle milletvekili adayı, adaylığını koyduğu yerde en az beş seneden beri oturuyor olmalı.”
2. “Milletvekili adayının doğum yeri, Misak-ı Milli’nin sınırları içinde olmalıdır!...”
Bu önerge TBMM Başkanlık Divanı’na verildi. Oturumu Halide Edip Adıvar’ın eşi Dr. Adnan Adıvar yönetiyordu. O da muhalefet yapan kanadın liderlerindendi. “Bir önerge verilmiştir. İncelenmek üzere ilgili ihtisas komisyonuna havale ediyorum” dedi.
Gazi derhal söz istedi. “Bu önerge şahsımla ilgilidir. Ben TBMM’nin başkanıyım. Benimle ilgili bir önergeyi millet bilmek ister.”
Avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı:
“...Bugüne kadar ne yaptıysam, Türklük adına, İslâm adına yaptığıma ve iyi şeyler yaptığıma inanıyordum... Kendi kurduğum Meclis’ten, sayıları üç-beş de olsa milletvekilinin çıkıp da beni en doğal yurttaşlık haklarımdan, seçme-seçilme haklarımdan mahrum etmeye çalışacağını, cephelerde gırtlak gırtlağa savaştığım düşmanlarımdan bile beklemezdim... Ne yazık ki doğum yerim, bugünkü sınırlar dışında kalmış bulunuyor; ayrıca herhangi bir seçim bölgesinde de beş yıl oturmuş değilim... Ancak bilmelisiniz ki, Selanik tek kurşun atılmadan Yunan’a teslim edildiğinde ben bir başka yurt köşesini savunmak üzere Derne’de, Bingazi’de,Trablusgarp cephesinde savaşıyordum... Eğer bu efendilerin dediği gibi, bir yerde beş yıl oturuyor olsaydım, o zaman Bitlis’i, Muş’u alarak Diyarbakır’a dayanan Rus’un karşısına geçip bu şehirlerimizi kurtaramazdım... O zaman Çanakkale’de, Anafartalar’da, Arıburnu’nda olmamaklığım gerekirdi. O zaman Filistin’de, Halep’te, Suriye’de olamaz, bugünkü Suriye sınırımızı eylemli olarak çizemezdim. O zaman Sakarya’da, Afyon’da, Dumlupınar’da olamazdım. Ama eğer ben oralarda olamasaydım, korkarım bu efendilerin de doğum yerleri Misak-ı Milli’nin sınırları dışında kalırdı... Şimdi bu efendilere soruyorum: Bu efendiler seçim bölgelerindeki halkın ciddî olarak düşünce ve duygularını mı dile getiriyorlar?
Efendiler! Beni yurttaşlık haklarından yoksun kılma yetkisi, bu efendilere nereden verilmiştir? Bu kürsüden resmî olarak size ve bu efendilerin seçim bölgelerindeki halka ve bütün millete soruyorum ve cevap istiyorum.”
Gazi, hışımla kürsüden inmişti... Tüm Türkiye Mustafa Kemal’ine sahip çıkmış, çuvallar dolusu çektikleri telgraflarla, onu paylaşamamışlardı.
Örneğin, dadaşlar: “ Paşam, sen Selanikli olduğun kadar Erzurumlusan. Ko adaylığını Erzurum’dan, seni buradan Mecis’e sokak!” diyorlardı.
Sonunda Ankara’nın Bala ilçesinden milletvekili seçilecek ve böylece Meclis’e girecekti. Milletin baskısı öylesine baskın çıkacaktı ki, bu öneri amacına ulaşamayacaktı...

KRİZDEN ÇIKAN ÇÖZÜM
Gazi, Başbakan Fethi (Okyar) Bey’i ve hükümet üyelerini 26 Ekim günü Çankaya’ya yemeğe davet eder ve bu yemekte, Başbakan Fethi Bey’den istifa etmesini ister.
“Çok yoruldun Fethi Bey, sürekli eleştiriliyorsun, lütfen çekilin. Bırakalım Meclis, istediği gibi bir hükümet kursun. Buna hiç müdahale etmeyelim. Hatta yardımcı olalım... Bırakalım Meclis, bu sürekli eleştirdiği hükümetin tamamen dışından bir hükümet çıkarsın” der. Bu talimat yerine getirilir ve Fethi Bey hükümeti çekilir.
Şimdi Meclis daha büyük bir sorunla karşı karşıyadır. Bir bakanlık için tek bir isimde buluşamayan TBMM, şimdi 12 Bakanlık için uğraş vermektedir ve herkesin mutabık kaldığı bir hükümetin kurulabilmesi ise neredeyse olanaksız hale gelmiştir... Tüm yaşamı sorunları çözmekle geçmiş olan Gazi, belli ki beklediği anın geldiğine emin olmuş ve düğmeye basmıştır: Şimdi bir plan adım adım uygulanacaktır.

‘CUMHURİYETİ YARIN İLAN EDECEĞİZ’
Gazi 28 Ekim 1923 günü öğlene kadar Meclis’te çalışmış, şimdi Çankaya’ya gitmek üzere ayrılıyordu. Meclis koridorunda, kendisiyle görüşmek üzere bekleyen Kemalettin Sami ve Halit Karsıalan paşalarla karşılaştı. Her ikisini de akşam yemeğine köşke davet etti ve beraberinde İsmet İnönü, Meclis Başkanı Kâzım (Özalp) Paşa, Ali Fethi Okyar olmak üzere Çankaya’ya çıktı. Köşke geldiğinde, diğer arkadaşları Ruşen Eşref Ünaydın ve Fuat Bulca’yı bir konuyu görüşmek üzere kendisini bekler durumda buldu ve onları da yemeğe alıkoydu. Akşam yemeğine işte bu konuklarla oturdu ve yemek henüz başlamıştı ki, kısa bir süre sonra, kesin bir ifadeyle “Arkadaşlar! Cumhuriyeti yarın ilan edeceğiz” dedi. Masadaki coşku anlatılmazdı. Kafasındaki planı tüm ayrıntısıyla açıkladı. Aslında plan çok basit ve çok gerçekçiydi.
Neden hükümet kurulamıyordu? Çünkü mevcut sisteme göre, her bakan ayrı ayrı oylanıyordu. Meclis’te pek çok grup vardı. O yüzden aynı isim üzerinde mutabakat sağlanamıyordu. O halde anayasada değişiklik yaparak bu zafiyetten kurtulup, tüm uygar dünyanın kabul ettiği evrensel seçim sistemlerine gitmek gerekirdi ama o takdirde kurulacak hükümet bir cumhuriyet hükümeti olurdu.
Böyle bir rejim değişikliğini onaylamayacak ve buna muhalefet yapacak tüm lider karakterdeki kişiler, Ankara dışındaydılar. O esnada muhalefet liderleri Meclis dışında, İstanbul’da, Refet Bele’nin evinde toplantı halindeydiler...
Sofra erken dağılır. Gazi sadece İsmet Paşa’yı alıkoyar. Bütün gece, gerekli anayasa değişiklik maddelerini kaleme almakla uğraşırlar. Rejimin adının “cumhuriyet” olduğuna ilişkin madde değişiklikleri yapılır, hükümetin nasıl teşkil edileceğine ilişkin maddelerde ve cumhurbaşkanının seçimine ilişkin maddelerde gereken düzenlemeler yapılır. Bu plan ertesi gün aynen uygulanır. Gazi, davet üzerine Meclis’e gelir, kürsüye çıkar, çözüm önerisini sunmak üzere birkaç saat izin ister. Daha sonra odasına geçer, birkaç milletvekili arkadaşıyla konuşur ve nihayet kürsüye yeniden döner. Krizin kaynağını bulduğunu ifade eder, bunun seçim sistemimizdeki aksaklıktan kaynaklandığını anlatır... Seçim usulünü değiştirmek üzere anayasada değişiklik yapılması gerektiğini ifade ederek, önerisini de tartışılmak üzere komisyona verip, kürsüden iner.
Şimdi konu, bir anayasa meselesi haline dönüşmüştür. Bunun lehinde, aleyhinde konuşmalar olur ve sonunda gereken anayasa değişikliklerinin yapılmasına karar verilir ki, aslında bu da “cumhuriyet” demektir...
İlgili komisyon gereken madde değişikliklerini ivedi olarak görüşme kararı alır ve Gazi’nin bir gece önce İsmet Paşa’ya dikte ettirdiği anayasa maddelerini tartışır, oylar ve kabul eder. Böylece “Yaşasın Cumhuriyet” çığlıkları arasında cumhuriyet ilan edilir. Kısa bir aradan sonra Cumhurbaşkanı seçimine geçilir. Tek ve doğal aday olarak Gazi Mustafa Kemal, salonda bulunan 158 milletvekilinin oybirliğiyle cumhurbaşkanı seçilir.
İşte o cumhurbaşkanının ve kurduğu o cumhuriyetin, 1938 yılına kadar gerçekleştirdiği tüm devrimlerin dinamik gücü, bizleri bugünlere ve bugünkü konumumuza getirdi. Daha ileriye taşımak hepimizin en asal görevidir.
Cumhuriyet Bayramımız ebedi olsun... 

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Nadir Şener Hatunoğlu - 5 yıl önce
Saygı ile.. Ulu önderimiz Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, modern bir devlet yarattı. Hepimiz olup-bitenleri biliyoruz; fakat yıllar önce okuduğum bir makalede, önemsiz bir ayrıntı kafamda şimşek gibi çaktı: "ATATÜRK, kadını insan olma rütbesine yükseltmiştir." *matematikçi, bilim uzmanı*