İtalyan tarihçi: ‘Özgür düşünenler Perinçek’e borçlu’

“Şu ana kadar değinmediğim nokta, -başka bir şekilde ifade edemeyeceğim- bu küfür politikasının sadece basınla sınırlı kalmadığı, sanat dünyasına da yansıdığı. Öyle ki, gittiğim uluslararası film festivallerinde gördüğüm kadarıyla,...

İtalyan tarihçi: ‘Özgür düşünenler Perinçek’e borçlu’
13 Ocak 2014 Pazartesi 04:00

italyantarihci

‘İtalya’daki hakim akademik doktrinler, son derece Avrupa ve Batı merkezli bir bakış açısı yaratıyor. Bu da, Doğu Avrupa’yı, Asya’yı, Güney Amerika’yı ve Afrika’yı tam olarak anlamamızı engelliyor’

Avrupalı birçok akademisyen, alanında uzman olduğunda el üstünde tutulur, fakat öğrencilerinin veya iş arkadaşlarının bir gün sonra bile hatırlayacağı tespitleri olmaz. Öncelikle Davide Rossi’nin böyle bir akademisyen olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Kendisi renkli kişiliği, sanat ve siyaset konusundaki birikimi ve sıcakkanlılığıyla insanın dinlemekten büyük zevk aldığı bir tarih profesörü. Avrupa’nın “Yakın Doğu”sunda kalan coğrafyamız hakkında da epey bilgili olduğu aşikar.
Avrupa’da yanlış yaklaşımlar bir değil
- Ermeni Meselesi, İtalya’da şu ana kadar medyada ve akademik çevrelerde ne kadar tartışıldı ve hangi çerçevede ele alındı?
Maalesef İtalya’da Avrupa ya da genel olarak Batı dünyası dışında gelişen tarihsel ve günlük olaylara karşı çok yanlış bir yaklaşımın yaygın olduğunu ifade etmem gerekiyor. Bu sadece Ermeni meselesi ile sınırlı değil. Doğu Avrupa, Anadolu, Kafkasya ve Ortadoğu gibi önemli bölgelerin tarihi, toplumsal yapısı ve siyasi gelişmeleri üzerinde fazla durulmuyor ve bu konularla ilgili çalışmaların sayısı oldukça az.
Ermeni Meselesi özelinde, Avrupa’da sözde “Ermeni Soykırımı” ile ilgili yürütülen kampanyanın İtalya’ya da belli ölçüde sıçradığına şahitlik ettik; hattâ son dönemde ünlü Taviani kardeşlerin yönettiği “Toygar Çiftliği” isimli bir film, tamamen bu konu üzerine yoğunlaşıyordu. Dolayısıyla, durum şu şekilde özetlenebilir: Ermeni Meselesi üzerinde, “sadece Doğu’yu ilgilendiren bir olay” olarak algılandığından dolayı, fazla durulmuyor ve durulduğu zaman da, üzülerek söylüyorum ki, sadece “barbar Türklerin Ermenilere saldırdığından” bahsediliyor.
Türkiye ve Azerbaycan kaynaklarına bakmazlar
- Peki sizin Ermeni Meselesi üzerine herhangi bir çalışmanız oldu mu?
Evet, hattâ İtalya’da Türk tezlerini ilk değerlendiren kurum, benim de bir tarih profesörü olarak elimden geldiğince katkı sunmaya çalıştığım, adını ünlü sosyalist Alman yazardan alan Anna Seghers Düşünce Kulübü’ydü. Bir akademisyen olarak, hem daha çok kaynağa erişilebilmesi açısından, hem de tartışma kültürünün gelişmesi açısından, bizden önce Ermeni Meselesi’ni bilimsel bir şekilde ele almış akademisyenlerin olmasını isterdim, ama maalesef, Türkiye ve Azerbaycan’dan gelen kaynaklar ya hiç değerlendirilmedi, ya da “ek/yan kaynaklar” olarak ele alındı. Tarihsel araştırmanın genel metotları çerçevesinde değerlendirildiğinde bu yaklaşım son derece aptalca; zira her zaman her iki tarafın da sunduğu kaynaklar ve belgeler vardır ve bu kaynaklarla belgeler, sorgulanmayan tabular esas alınarak değerlendirilmemelidir. Yani, bir tarihçi olarak, bir taraf ile aynı fikirde olduğunuzdan ötürü karşı tarafın elindeki kaynak ve belgeleri değerlendirmiyorsanız, ya aptalsınızdır ya da dürüstlüğünüz şüphelidir.
Bilim dışı, kibirli ve aptalca
- Sözde soykırımız inkarının suç olmasının yasalaşmaı bakımından AB Parlamentosu ve Fransa, İsviçre, Slovakya ve Slovenya gibi ülkelerin siyasi yaklaşımlarını nasıl buluyorsunuz?
Elbette, sıkça “siyasi” olarak nitelenen bu yaklaşım bence daha ziyade bilim dışı, kibirli ve aptalca. Öncelikle, tarihsel olarak kanıtlanmamış bir olay üzerine siyasi bir konum belirlemek ve bu konumu dayatmak mantığa aykırı fiiller. Diğer taraftan, siyasetin tartışmalı tarihsel konular üzerinden yürütülmesi yeni bir konu değil. Burada altını çizmemiz gereken nokta şu: Bu tarz siyasi fiilleri doğuran koşul, toplumsal değil; yani, toplumun önemli kısmının veya fikir önderlerinin bir tarihsel olay hakkında fikir birliğine sahip olması değil; daha ziyade, devletlerin (özellikle emperyalist kimliği baskın olanların) “dost” ve “düşman” yaratma ihtiyacı. Başka bir deyişle, özellikle emperyalist devletlerin amacı, diğer uluslarla olan “dostluğu” ve “düşmanlığı” tarihsel temelde meşru kılmak. Elbette, küçük bir devlet olan Ermenistan ve parçalara ayrılmış Ermeni diasporası için bu nevi argümanlar yürütmenin amacı dünya siyaset sahnesinde varlığını hissettirmek; fakat aynı şeyi Avrupalı devletler ve Avrupa Birliği için söyleyemeyiz, çünkü bu güç odaklarının (Slovakya ve Slovenya gibi diğerlerine “ayak uyduran” küçük devletlerin haricinde) temel amacı, Türkiye’ye kendi ekonomik ve siyasi hakimiyetini kabul ettirmek, ki bunu “AB üyeliği süreci”nde de gördük.
Kapitalizm ırkçılığı körüklüyor
- Gezi Parkı olayları, Avrupa’nın Türklere olumsuz bakışını değiştirdi mi?
Emperyalist merkezler açısından bakacak olursak, hayır! Zira onların (ki burada Avrupa Birliği’nin altını çizmek istiyorum) kendi toplumlarına sunmaya çalıştığı Türk figürü hep aynı: “Geri kalmış”, “aşırı milliyetçi”, “dar kafalı” - yani, her zaman olduğu gibi, dara düşen kapitalizm ırkçılığı körüklüyor. Diğer taraftan kamuoyunun penceresinden bakacak olursak, Türk gençliğinin kendisine dayatılan gericiliği ve bireyciliği reddeden ve hakları için sonuna kadar mücadele etmeyi bilen, muhteşem bir gençlik olduğu, konuyla biraz ilgilenenlerin artık malumu.
Olayların bu noktaya gelmesi de aslında tam anlamıyla tesadüf değil. Erdoğan’ın baskıcı politikalarının, hangi şartlar altında olursa olsun, bilgi çağında yaşayan bir gençliği sindiremeyeceği aşikardı. Hele hele bu gençlik Mustafa Kemal Atatürk gibi bundan yüz yıl önce, Erdoğan’ın yüz yıl ötesinde olabilmiş bir tarihsel figürü “ulusun babası” olarak kabul ediyorsa.
- Buna rağmen Atatürk’ün hem Türkiye’de, hem de Batı’da karalanmaya çalışıldığını görüyoruz...
Maalesef. Tabii, sadece Atatürk değil, Türkiye’nin tüm ilerici birikimi karalanmaya çalışılıyor. İlerici birikim derken Genç Türkleri ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni de bu kategoride değerlendirmemiz gerekir; ki soykırım iddiaları onları hedef almaktadır. Hattâ, son dönemlerde soykırım tezlerini savunan İtalya’daki bazı sözde “entellektüellerin”, birçok Avrupa dilinde olduğu gibi bizim dilimizde de “muhalif”, hattâ “ilerici” anlamına gelen “Genç Türk” ifadesinin “katliamcıları övdüğünden” ötürü kullanılmaması gerektiği gibi saçma bir talebi olmuştu.
Emperyalist Batı, Türkiye’nin ‘Doğulu’ kalmasını istedi
Despot bir padişahı deviren ve kültürel olarak Batı’ya yakın olan “Genç Türk” figürünün Batılı tarihçilerin ikiyüzlülüğüne maruz kalmasının sebebi, ardıllarının jeopolitik dengeleri değiştirme potansiyelidir. Devrimci kökleri olan Türk ordusunun (gerici 80 darbesine rağmen) en azından felsefesinden korkulması da, yine buna dayanır. Atatürk’ün Türkiye’yi emperyalist devletlerin tahakkümünden kurtarmakla kalmayıp, “Ulus” kavramını çağdaş temellere oturtması ve dogmalarla yaşayan bir toplumu bilimin yol göstericiliğiyle özgürleştirmesi, köleden öteye gitmeyen bir Doğulu toplum görmek isteyen emperyalist Batı için doğal olarak hoş karşılanacak fiiller değil. Tabii, kurduğu Cumhuriyet’in Sovyetler Birliği’nin meşruiyetini ilk tanıyan devletlerden biri olması da.
‘Özgür düşünenler Perinçek’e borçlu’
- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin “Perinçek - İsviçre” davasında verdiği kararı nasıl karşıladınız?
Aslında ben de senin makalenle haberdar oldum, çünkü bu davanın sonucu bizim medyada pek yankı bulmadı. Sonuç elbette hem benim için, hem de birlikte çalıştığım akademisyen arkadaşlarım için son derece sevindirici; zira bu karar, düşünce özgürlüğü ve bilim için çok önemli bir zafer. Avrupa’da yaşayan Türk kökenli insanlar gibi bu konuda önyargının ve ırkçılığın kurbanı olan Perinçek’in bu önyargılı, ırkçı yaklaşıma önemli bir darbe indirmiş olması elbette özgürce düşünen herkes için mutluluk verici.
Batının saldırılarına karşı mücadele edilebilecek
Bu zafer aynı zamanda her şeye rağmen dürüstlüğün ve açıklığın yıllar sonra yaşam alanı bulabilmesi açısından önemli çünkü hem Avrupa’daki Türkler kendilerini özgürce ifade edebilecekleri bir kamu için, baskı altında kalmadan mücadele edebilecekler; hem de Türkiye, Batı’nın kültürel saldırılarına karşı kendisini daha rahat müdafaa edebilecek. Bu bağlamda, Perinçek’e sadece Türkiye ve Türklerin değil, bağımsız ve özgürce düşünebilen herkesin borçlu olduğunu düşünüyorum.
Aytekin Kaan Kurtul

‘Dar kafalı, şiddet yanlısı, kapalı Türkler’
İtalyan tarihçi Prof. Davide Rossi, Türklerin, özellikle de Avrupa’da yaşayan Türklerin dışlandığını ve kesinlikle ayrımcılığa maruz kaldığını düşünüyor.
Rossi, bu politikada Batı medyasının rolünün altını çizerek Aydınlık’a şu değerlendirmeyi yaptı: “Zaten bu Türkiye’yi antagonize ederek yıldırma politikalarının araçlarından biri, Türklerin ana akım medya tarafından ‘kapalı’, ‘dar kafalı’, ‘şiddet yanlısı’, ‘iletişim kuramayan’ insanlar olarak tasvir edilmesiydi. Bu, elbette büyük bir yalan ve iftiradır; fakat burada Batı medyası tarafından yaratılmak istenen izlenim, Türk halkının ‘soykırım yapmış olması kuvvetle muhtemel bir halk olduğu’dur. Bu da aslında söz konusu politikaların ne kadar aptalca olduğunun bir göstergesidir; zira bir halkı, hele hele (İtalya açısından) Akdeniz’de yüzyıllarca birlikte ticaret yapmış olduğunuz ve bugün de yine bu bölgede etkin bir güç olma potansiyeline sahip bir ülkeye egemen bir halkı bu şekilde rencide ederseniz bunun ne kültürel diyaloğa katkısı olur, ne de bundan uzun vadede bir ekonomik çıkar sağlayabilirsiniz.
Sinema destekli küfür politikası
“Şu ana kadar değinmediğim nokta, -başka bir şekilde ifade edemeyeceğim- bu küfür politikasının sadece basınla sınırlı kalmadığı, sanat dünyasına da yansıdığı. Öyle ki, gittiğim uluslararası film festivallerinde gördüğüm kadarıyla, Türk filmleri arasından dahi (birkaç istisna haricinde) Türk toplumunu ‘geri kalmış’ ve ‘kapalı’ bir toplum olarak gösteren filmlerin seçilip şişirilmesidir. Aynı şey Çin, İran ve Rusya gibi aslında çok derin kültüre sahip toplumlara ev sahipliği yapan ülkeler için de geçerli (ki bu konuda Gosfilmofond yöneticisi Nikolay Borodaçev ile uzun bir sohbetimiz olmuştu ve bana hak vermişti); zira bu ülkeler de emperyalizmin dayatmalarına karşı koyabilecek toplumsal öze sahip ve dolayısıyla bu ülkelerin halkları da  Batı’nın kültürel saldırısının hedefi oluyor. Bu saldırılara kolaylık sağlayan bir diğer unsur da, Batı’daki Doğu izlenimi. Örnek vermem gerekirse: Batı toplumunun önemli kısmı, Müslüman olan herkesin aynı kültüre sahip olduğunu düşünüyor. Yani, Altay dili konuşan ve Anadolu gibi bir coğrafyadan gelen Türk toplumu ile Fenike’nin kültürel mirasını içinde barındıran ve Semitik bir dil konuşan Lübnan toplumu arasında, ortalama bir Batılıya göre hiçbir fark yok. Bu büyük bir sorundur ve acilen bilgilendirme yoluyla aşılmalıdır.


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.