CHP’de Cemaat tartışması: CHP’de krizin üç katmanı

SAMER araştırma merkezi tarafından yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre, oy verdikleri partiden en az memnun olan seçmen CHP (yüzde 57) seçmeni çıktı Bugün...

CHP’de Cemaat tartışması: CHP’de krizin üç katmanı
22 Ocak 2014 Çarşamba 04:16

chpkriz

SAMER araştırma merkezi tarafından yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre, oy verdikleri partiden en az memnun olan seçmen CHP (yüzde 57) seçmeni çıktı

Bugün kamuoyunda AKP’den boşalan yeri dolduracak bir muhalefetin eksikliği konusunda yaygın bir kanaat vardır. Anamuhalefet partisinin ülkenin içinde bulunduğu sorunlar karşısında yeterli basireti sergileyemediği görülüyor. CHP’nin milli güçlerle ittifaka mesafe koyan, Silivri’nin boşaltılmasına soğuk yaklaşan ve cemaatin savcılarına göğsünü siper eden politikalar izlediği görülüyor. Cumhuriyeti yıkma eylemine dâhil olmuş güçler arasında ittifaklar arama tutumu, AKP’nin seçeneksiz olduğu inancına katkı yapıyor. Türkiye’de siyaset bir kriz içindedir. Ancak bu kriz, muhalefet partileri ve özellikle de CHP sözkonusu olduğunda iç içe geçmiş üç katmandan oluşuyor.

Sistemin krizi sistem partilerinin krizidir

Birinci katman, sistemin krizidir. Sadece CHP’nin değil, sistem içi bütün muhalefet partilerinin paylaştığı ortak kriz zemini sistem ile ilgilidir. Sistem kavramından Türkiye’nin içinde yer aldığı uluslararası ilişkiler ve bağlılıklar sistemini kastediyoruz. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye, başını ABD’nin çektiği emperyalist Batı kampının bir parçası oldu. NATO, Dünya Bankası ve IMF gibi emperyalist Batı kampının kurumlarına üye oldu ve onlarca denetlenmeyi kabul etti. İçeride ülkenin uyguladığı ekonomi politikaları, dışarıda bir parçası olduğumuz uluslararası sistemin ihtiyaçlarına uygun olarak biçimlendi. Bu yüzden arkada bırakılan on yıllar boyunca bu sistemin dışına çıkılmaz ise ülkenin asla kalkınamayacağını ve halkın özgürleşemeyeceğini savunan partiler baskılandılar, kapatıldılar. Atatürkçü ve sosyalist aydınlar hapse atıldılar veya öldürüldüler.

Özellikle 12 Eylül sonrasına damga vuran ekonomi politikasının esası uluslararası kapitalizm ile bütünleşmenin önündeki son engellerin kaldırılmasıydı. Bu amaçla devlet üretimden çekildi. Özel sektör rantiyeleşti, üretimden koptu ve karlarını üretimden değil devlete borç vermekten elde etmeye başladı. Üretim ekonomisinin yerini borç paraya bağımlı bir tüketim ve israf ekonomisi aldı. Türkiye ödeyebileceğinden çok daha fazlasını borçlanarak tüketiyor. Fakat bugün sıcak para ve borç ekonomisi açısından deniz bitmiş görünüyor.

Şimdi şu sorular sorulmaktadır: Türk toplumu bu şekilde borçla şişmeyi ve giderek daha büyük bedeller ödemeyi daha ne kadar süre kaldırabilir? Örneğin benzinin litresine 5 değil 15 TL ödeyebilir mi? Balon ne zaman patlayacak? Türkiye sıcak para bulmak uğruna topraklarının ne kadarını daha yabancılara satabilir, Libya gibi kaç ülkeyi daha bombalayabilir, Suriye gibi kaç ülkenin daha iç işlerini karıştırabilir?

Bu soruların iki cevabı var. Birincisi, sistemin içinden verilecek cevap. Giderek artan borçları çevirebilecek daha büyük sıcak para kaynakları bulunabilecekse, sistem bir süre daha yaşatılabilir. Bu durumda hangi parti, daha büyük sıcak parayı bulursa o parti krizi öteler ve iktidarını sürdürür. Ancak bu yol kapandı. Erdoğan’ın, son bir hamleyle Kuzey Irak petrollerine yönelmesi kaçınılmaz krizi öteleyebilecek yeni bir sıcak para kaynağını yaratmak içindi, başarısız oldu.

Sorulara verilecek ikinci cevap, sistemin dışında. Tarımı, hayvancılığı ve sanayiyi yeniden ayağa kaldırarak, kendi öz kaynaklarını esas alan bir üretim ekonomisi kurmayı gerektiriyor. Bu ise kamu öncülüğünde karma ekonomiyi inşa etmek demek. Bütün bunlar için piyasayı kutsallaştıran neoliberal dogmalardan kurtulmak şart. Hepsini alt alta yazıp topladığımız zaman sistemin dışına çıkmak gerektiği anlaşılıyor. İşte bu nokta, hem AKP dâhil sistem içi partilerin çözümsüzlüğünü hem de AKP karşısında muhalefetin çaresizliğini oluşturuyor. CHP ve diğer muhalefet partilerinin ne daha fazla sıcak para için bulabilecekleri bir kaynak var, ne de AKP’nin yapageldiklerinden özü itibariyle farklı bir ekonomi politikaları. Bu durumda tıkanan AKP değil tüm sistem partileri oluyor.

Krizin ikinci katmanı CHP’ye özgü bir ideolojik bunalım ile ilişkili. CHP’nin son elli yıllık ideolojik tarihi Kemalizmden batı tipi sosyal demokrat bir partiye doğru dönüşmenin tarihidir. CHP, kendisini 1960’ların ortalarına doğru “ortanın solu”, 1970’lerin başlarında “demokratik sol” ve 1980’lerde de “sosyal demokrat” olarak tanımladı. Yapılan açıklamalara göre, Kemalizm, kendi doğal akışı içinde sosyal demokrasiye varıyordu. Atatürk ve arkadaşlarının varmak istedikleri nihai ideolojik amaç sosyal demokrat bir düzendi. Oysa Atatürk ve arkadaşları bu kavramın varlığından ve içeriğinden haberdar olmalarına karşın, kendilerine hiçbir zaman “sosyal demokrat” dememişlerdi. 1930’larda Türk devriminin yaptığı işler Kemalizm kavramı ile karşılandı.

Sosyal Demokrasiye sığmayan Kemalizm

Kemalizm ile sosyal demokrasi birbirini bütünleyen ve birbirinin organik devamı olan akımlar değildirler. Aksine birbirleriyle birkaç temel noktada çeliştikleri için aynı parti çatısı altında bulunmaları mümkün olmayan akımlardır. Sosyal demokrat bir partide Kemalizmin temel ilkeleri savunulamaz. Kemalizmin sosyal demokrasiye sığmayan temel özelliklerinin ilki, dünya durumu analizi ve bu dünyada Türkiye’nin yerine ilişkindir. Atatürk, yaşadığımız çağın emperyalizm çağı olduğunu tespit ediyordu. Türk milleti, emperyalizmin sömürgeleştirme saldırısı karşısında milli bağımsızlık ve egemenlik mücadelesi veren mazlum bir milletti. Yeri Asyalı mazlumların yanıydı. Buna karşılık sosyal demokrasi, emperyalist karakter kazanmış Batılı ülkelerin, kendi işçi sınıflarının devrimci potansiyelini denetim altına almak istemesinden doğmuştu. Batılı ülkeler, Batı dışı dünyadan elde ettikleri sömürü kazancının bir kısmını kendi işçi sınıflarına pay olarak vermek suretiyle onları reformculuğa ikna etmişlerdi. Bu yüzden sosyal demokrasi, tarihte sömürgecilik, emperyalist savaşlar, ABD’nin dünya liderliği gibi konularda ve Batı ile mazlum ülkelerin karşı karşıya geldiği sorunlarda tutarlı biçimde hep emperyalist ülkelerin çıkarlarından yana bir tavrı meşrulaştırdı.

Kemalizmin sosyal demokrasiden ikinci temel farkı piyasa ekonomisinin dokunulmazlığı tabusuna sahip olmamasıdır. Kemalistler, bağımsızlığın ve milli bütünlüğün milli nitelikli bir karma ekonomiden geçtiğini biliyorlardı. Devletçiliğin anayasal ilke haline getirilmesi, 1929 krizinin değil devrimin devamlılığının gereğiydi. Ayrıca bölgeler arası dengeli gelişme ve bu sayede milli bütünleşmenin sağlamlaştırılması da devlet yatırımlarını gerektiriyordu. Oysa sosyal demokrasi 1920’lerden sonra adım adım Marx’ın düşünsel etkilerinden arındı. Sosyal refah devleti dönemi boyunca devletin iktisadi bir aktör olmasını değil, gelir dağılımı adaleti sağlamak için piyasaya müdahalesini savundu. Zaten Batı’da burjuvazinin gelişkinliği dikkate alınırsa, ekonomide kamu öncülüğüne ve KİT’lere ihtiyaç yoktu. 1980’lerin neoliberal dönemde ise sosyal demokrasi, devletin yeniden-dağıtımcı özelliğini bile sorguladı ve üçüncü yol politikalarıyla bir tür sosyal liberalizme dönüştü.

Üçüncü fark devrimciliktir. Atatürk, CHP’nin 1935 programında kendilerini evrimcilikle sınırlamayacaklarını açıkça yazmıştı. Kemalizm bir devrim programıdır. Atatürk’ün tarihsel rolü bir devrimi örgütlemiş ve ona önderlik etmiş olmasıdır. Kemalizmi devrimcilikten ayrı düşünmek ve onu parlamentarizmle sınırlandırmak mümkün değildir. Emperyalizm çağında az gelişmiş bir ülkenin, gelişmiş ülkeler ile arasındaki makası kapatabilmek için piyasa güçlerinin insafı ile yüzyıllara yayılan bir kendiliğinden gelişmeyi beklemesi mümkün değildir. Oysa dünyada hiçbir sosyal demokrat parti kendisini devrimci diye tanımlamaz. Aksine sosyal demokrasi, bir siyasal ilke olarak devrimciliğe karşı mücadele içinde kurulmuş ve karakterini kazanmıştır.

Kemalizm ve sosyal demokrasi iki farklı tarihsel aşamaya tekabül eden iki farklı toplumsal yapının önünde duran farklı türden sorunları çözmek için formüle edildiler. Kemalizm, sömürgeleşmekte olan bir ülkenin bağımsızlık ve çağdaşlaşma ihtiyacına cevap vermeye yönelik bir milli demokratik devrim programıdır. Sosyal demokrasi ise sanayileşme, laikleşme, uluslaşma gibi sorunlarını çözmüş ve emperyalist bir nitelik kazanmış Batı’da, işçi sınıfının emperyalist sömürü sisteminden pay almasına dayanır.

Sosyal demokratlaşması CHP’yi dünyaya Batı sisteminin içinden bakan bir sistem partisi haline getiren en önemli ideolojik unsur oldu. CHP’nin Atatürk tarafından kurulmuş olması tarihsel bir olgudur. Ancak bu olgu, Atatürkçü çözümü savunan “Atatürk’ün partisi” olmak ile aynı şey değildir. CHP, Türkiye’nin Batı sistemin bir parçası olarak hareket etmesini, bu bağlamda ABD’nin liderliğini, AB, NATO vb. kuruluşlara üyeliği savunmaktadır. Piyasa ekonomisi dengeleri içinde hareket ederek devletçiliğin tasfiyesini benimsemektedir. Sistem içi bu ideolojik konumlanma, CHP’yi sistemin krizinin bir parçası yapmaktadır. Eğer sistem değil onun sağ partileri krizde olsaydı, CHP hızla seçenek haline gelirdi. Oysa sistemin krizi koşullarında, anamuhalefet olduğu halde umut verememektedir.

Çemberin içi ve dışı

CHP’de krizin üçüncü katmanı, bu partinin tabanındaki algı ile ilgilidir. Geçtiğimiz günlerde SAMER araştırma merkezi tarafından yapılan bir araştırmanın sonuçları açıklandı. Buna göre, oy verdikleri partiden en çok memnun olan seçmen BDP/HDP seçmeni (yüzde 79), sonra sırasıyla AKP (yüzde 72) ve MHP (yüzde 61), en az memnun olan ise CHP (yüzde 57) seçmeni çıktı. Bu veriler, CHP üye ve seçmen tabanının da bir krizde olduğunu göstermektedir. Türkiye’de belli başlı siyasi partiler içinde CHP dışında hiçbir partinin tabanındaki insanlar, destekledikleri partiye olduğundan önemli ölçüde farklı bir kimlik atfetmezler. Oysa kendisini tanımlamak için Kemalist, Kuvayı Milliyeci, devrimci, antiemperyalist, ulusalcı gibi sıfatlar kullanan bir taban, bu kimlikten kurtulmak için elli yıldır mücadele eden CHP’ye taşımadığı özellikleri atfetmektedirler. Bu yanlış bilincin nedenleri daha kapsamlı bir tartışmanın konusudur. Ancak ilk bakışta dikkat çeken bazı etmenlere işaret edilebilir.

Birincisi, Atatürkçülerin kendilerini tanımlama biçimleri dikkate alındığında, siyasal idealler açısından kafanın dışarıda, eylemler açısından gövdenin içeride olduğu bir manzara görülmektedir. Bir başka deyişle CHP tabanının kendisine Kemalist diyen kısmı, düzenle bağlarını çözmeye yeterince hazır görünmemektedir. Bunda “Atatürk gibi yapmanın”, kişinin kendi hayatında da bir devrim yapmasını gerektirdiği düşüncesi etkili olabilir. CHP tabanında doğru olan program ve fikre değil, güce ve kalabalığa birincil önemi verme eğilimi çok güçlüdür. Her seçim döneminde, diğer sol partilere, sadece büyük olduğu için CHP’ye oy verme çağrısında bulunmaları, bir kalabalık fetişizminin aşılamadığını göstermektedir.

İkinci olarak, CHP’nin kendi tabanı üzerinde belli bir kontrole sahip olduğu açıktır. Parti yönetimleri seçmen ve üye kitlesinin duyarlılıklarını bilmekte ve özellikle genel seçim ve kurultay dönemlerinde o kitlenin duygularını okşayacak -fakat asla politika düzlemine yansımayacak- çıkışlar yapmaktadır. CHP yönetimi, tabanındaki devrimciliğe yönelme eğilimine karşı duyguları okşama, diğer partilere yönelik ideolojik karalama ya da güç gösterisiyle belli bir denetim kurabilmektedir.

Bugün Türkiye’de siyaset kurumu, uzun süredir zaten varolan bir sosyo-ekonomik krizin sonuçlarının radikalleşmesine şahit olmaktadır. Böyle dönemlerde toplumlarda sistemin sorgulanması ve köklü çözümlere yönelme eğiliminin yükselmesi kaçınılmazdır. Hangi partinin kendi kitlesini daha ne kadar sistem içi çözüm(süzlük)lere razı edebileceğini ise zaman gösterecektir.

Yrd. Doç. Atakan Hatipoğlu


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.