Bedri Rahmi Eyüboğlu'ndan korktular

Eyüboğlu ailesinin Kanada asıllı ama belki de hepimizden daha Anadolulu gelini Hüghette Eyüboğlu ile görüştük Kültür insanı ve emekçisi Zafer Bilgin, mimar ve fotoğraf sanatçısı Akadur Tölegen, eğitimci Türkolog...

Bedri Rahmi Eyüboğlu'ndan korktular
24 Eylül 2013 Salı 08:07

17bedrirahmi

Eyüboğlu ailesinin Kanada asıllı ama belki de hepimizden daha Anadolulu gelini Hüghette Eyüboğlu ile görüştük

Kültür insanı ve emekçisi Zafer Bilgin, mimar ve fotoğraf sanatçısı Akadur Tölegen, eğitimci Türkolog Ece Ataer ve Boğaz Köprüsü'nün üzerinde arabamızın camları açık ve ciğerlerimizde alabildiğine boğaz havası. Yüreklerimiz kıpır kıpır, dilimizde bir türkü, Kalamış'taki Bedri Rahmi evine doğru hareket halindeyiz.

"Mezar arasında harman olur mu

Kama kurşun yarasına derman olur mu

Kamayı vuranda din iman olur mu"

Bu duygularla avaz avaz türküler söyleyerek varıyoruz eve. Ailenin Kanada asıllı ama belki de hepimizden daha Anadolulu gelini Hüghette Eyüboğlu karşılıyor bizi, güler yüzüyle. Her köşesi Anadolu etnografyasının zenginliği ile bezenmiş bahçeden geçerken türküler, yemeniler, ağıtlar dolanıyor ayaklarımıza.

Bir yanınızda Kibele, Artemis, Dedem Korkut. Bir yanınızda, allı pullu yazmalar, muhteşem resimler, her biri anılarla dolu fotoğraflar, halılar, kilimler, deniz kabukları. Bu evde bir yanınız İskilip, bir yanınız İstanbul, bir yanınız Ege, bir yanınız Urfa. Başınızı kaldırdığınızda evin tavanı yok sanki; masmavi bir boşluk var yukarıda ve o boşluktan size gülümseyen; Nâzım, Neruda, Ahmet Arif, Eluard, Dino ve niceleri. Duvarlardaki objelerin hepsi sessiz gibi ama çığlık çığlığa Hitit, Urartu, Sümer, Osmanlı, Selçuklu. Hepsi mutlu hepsi kardeş, hepsi barışık.

Bu ev başka bir iklim, başka bir anlam aslında, nefes aldıkça anlıyorsunuz ki bu ev Mustafa Kemal Atatürk'le birlikte vücûd bulan Cumhuriyet değerlerinin bakiyesi sanki. Atatürk'le başlayan ve kendini aydınlanmayla ifade eden Cumhuriyet'in sanat atölyesi sanki. Bu ev 1923 sonrası elimizde kalan ve bugünlerde yok edilmeye yeltenilen Cumhuriyet birikiminin sanat ve kültürde bakiyesi sanki.

Bu duygularla büyük ve eski bir masanın etrafına oturuveriyoruz.

- Ekrem Ataer (E.A.): Eyüboğlu ailesine girmenizin hikâyesinden başlayalım mı?

Hüghette Eyüboğlu (H.E.): (Gülümsüyor.) Hikâyem biraz roman gibi. 1956-57 yıllarında Kanada'da küçük bir kasabadayım, gencecik bir kızım. O yıllarda dünya ile ilişkinizi kolaylaştıran yöntem "mektup arkadaşlığı", farklı kültürleri tanıyorsunuz. Mektupla fotoğraflar, pullar, kartpostallar geliyor, onları da biriktiriyorsunuz, koleksiyon ediniyorsunuz. Neyse 2 arkadaş karar verdik, mektup arkadaşı edinmek için bir Fransız dergisine mektup yazdık. 1 ay içinde 750 kadar mektup aldım.

- E.A.: Kesin fotoğraf koymuşsunuzdur, bu kadar güzel kızla arkadaşlık için bütün dünya kuyruğa girmiştir. (Gülüşmeler...)

H.E.: Bir sürü ülke. Şaşırdım tabii. Aralarında Kamboçya, Vietnam, Dahomey bile var, bir tek Türkiye yok. Türkiye hep geç kalır zaten. (Gülüşüyoruz.) Derken Türkiye'den ilginç bir mektup geldi. Mektubun özeti şöyle; "Siz ne biçim insanlarsınız, İngilizce ve Fransızca konuşuyorsunuz.. Kendi anadiliniz bile yok. Zaten Kızılderililere de işkenceler yaptınız ve yapıyorsunuz!" Saldırgan yani. Babası, annesi önemli ressam olan biriymiş. İlgimi çekti. Mektuplaşmaya başladım ve birkaç sene devam etti. Sonunda bir mektup, içinde bir yüzük?!. Babam "kudurdu" tabii! (Hepimiz gülüyoruz.) Neyse sonunda evlendik, Türkiye'ye geldik. Bedri Bey, Sabahattin Amca yaşıyorlar. Bana; "Köyden gelen küçük Kızılderili" diye takılıyorlar. İnanın çok güzel yıllardı. Sabahattin Amca'nın ve Bedri Bey'in en verimli yılları. Bedri Bey çok mütevazı ve yardım etmekten hoşlanan bir insandı. Birçok atasözünü o öğretti bana usanmadan. Bir gün hiç unutmam, "Bu memlekette bazı şeyleri anlayamayacaksın onun için 'bu kadar cehalet ancak eğitimle olur' dersin çıkarsın işin içinden!" dedi. Şimdilerde anlıyorum, ne kadar doğruymuş meğer.

- E.A.: Peki ya Sabahattin Eyüboğlu?

H.E.: Sabahattin Amca tek kelimeyle müthiş bir beyindi. Beni çok severdi ve üzerime titrerdi. Sabahattin Amca aslında çok konuşmazdı. O bir üniversiteydi benim için. Şimdi hani "çadır üniversiteleri" var ya, yaşasaydı hepsini cebinden çıkarırdı. Ailece pazartesi toplantılarımız olurdu, gece biter ve Sabahattin Amca ayağa kalkar, günü özetleyen bir konuşma yapar ve ortaya mutlaka bir soru atardı. Gelecek hafta toplantıya kadar o soruyla boğuşurduk.

- Zafer Bilgin (Z.B.): Bedri Bey ile, Sabahattin Bey farklı mizaçlar değil mi?

H.E.: Hem de nasıl. Bedri Bey ile Sabahattin arasında çok fark vardı. Birisi etten kemikten bir insan. Şampanya gibi heyecanlanır, şiirler anlatır, coşar, sevinir, köpürür. Diğeri daha sakin, temkinli... Çok etkileyen bir insandı. Yunus Emre, Ömer Hayyam ve Pir Sultan Abdal'ı çok severdi. Bu kişilerin yaşadığına inanır ama şiirlerin anonim olduğunu düşünürdü. Kısacası, bu aile ülke için önemli insanlar yetiştirmişti.

- E.A.: Hüghette Hanım, gelelim sizin İskilip maceranıza, biraz da o serüveni dinleyelim mi?

H.E.: Bedri Rahmi 1942 yılında İskilip'e gitmiş ve hayatında yaşamadığı bir heyecan yaşamış. Oranın bir sanat beldesi olmasını, tüm sanat dünyasının buraya gelmesini, görmesini çok istemiş.

Bir keresinde "Hadi şu İskilip'e de gideyim" dedim ve gittim. Baktım ki bozulmamış özgün bir Anadolu toprağı. Sanki 1940'larda kalmış gibi. Değişik bir havası var, insanı içine alıyor. Bizler sorumluluk sahibi bir nesiliz, öyle yetiştik. İskilip'e gittiğimde Bedri Bey'in sanki vasiyetiymiş ve emanetiymiş gibi düşündüm. Orada iken bir sürekli sergi salonu açma fikri kaymakam tarafından ortaya atıldı. Kabul ettik ve zaman kaybetmeden proje başladı, Kaymakam çok yardımcı oldu ve projeye sahip çıktı, öbür tarafta belediye başkanını mesele pek ilgilendirmedi! 2010 yılında Mayıs ayında rüya gibi bir açılış oldu. İstanbul'dan her yerden otobüsler geldi. Yöre insanı sanki kültüre susamış gibiydi. Herkes bir işin ucundan tutuyor, konukseverlik her şeyin önünde. Harika bir gündü, görkemli bir açılış yaşadık ve İstanbul'a döndük.

- Ece Ataer: Peki ya kültür merkezi?

H.E.: İstanbul'a döndüğümde düşündüm; bir kültür merkezi de yapmak gerekir diye. Kaymakam, döndüğümde ilgilendi ve son derece yardımcı oldu, kültür ve sanatevi olması için bir ev bulduk. Sahibi 15 yıl kullanım hakkını bize veriyor. Ne olduysa belediye de birden devreye girdi ve ev sahibi ile anlaşma imzalandı? Fakat benimle arada yazılı hiçbir anlaşmaya da yaklaşmıyorlar (!) İlk zaman kötü niyet aramadım tabii. Devletten de bir miktar para geldi ve ev sonunda restore edildi ve harika bir kültür merkezi oldu, adı da Çatalkara sanat ve kültürevi, logosu da bir hayat ağacı.

- E.A.: Tabii binanın değerine de değer katıldı herhalde!?

H.E.: Tam da öyle. Galerinin açılışında tesadüf ya o gün Bülent Arınç da İskilip'teydi. Davet ettik gelmedi ama eşi geldi. Galeri tamam da kültür evi bir türlü bitmiyordu. Sürekli ağırdan alınıyordu. Belli ki birileri taş koymuş. Kaymakama sordum, "N'oluyor, o ilk heyecan niye yok" diye, doğru dürüst yanıt alamıyoruz. Kimse bir şey demiyor, herkes susuyor, herkes ağzında bir şey geveliyor, karnından konuşuyordu sanki. Kaymakamın bize olan yakınlığı soğumaya başladı, belli ki tereddütleri ve korkuları vardı. Azimle devam ettim ve hem kültürevi hem de gelen sanatçıların kalacağı bir konukevi yaptık. "Yazmalı Konak" adını da kaymakam verdi, Etkinlikler başladı. Ben ne zaman bir etkinlik yapsam; hemen İskilipli Atıf Hoca (!) ile ilgili bir başka etkinlik yapılıyor. O zaman anladım ki bir şeylerden çok rahatsızlar. Biliyorsunuz; İskilipli Atıf Hoca bir hoca, Atatürk'e karşı şapka konusunda kafa tutmuş bir adam. Bir sürü yazı yazmış, sonunda da İstiklal Mahkemesi cezasını vermiş.

Çatalkara'nın restorasyonu başladıktan kısa bir zaman sonra duyduk ki İskilipli Atıf Hoca'nın cesedi İskilip'e getirilmiş ve bize çok yakın bir yerde türbe gibi bir şey yapılıyor. Belediye müthiş hazırlanıyor.

- Z.B.: Aslında iki program çarpışıyor. Birincisi; Mustafa Kemal'le oluşan Cumhuriyet değerlerini sonlandırma görevini yürüten siyasi iktidarın programı. İkincisi ise; Cumhuriyet'in en temel değerlerinden sanatta, Cumhuriyeti ifade eden Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun İskilip'te tekrar hayat bulma programı. Kısacası Cumhuriyet'le hesaplaşmanın karşısına Bedri Rahmi koyuldu.

H.E.: Evet tam da o sıralar Atıf Hoca'nın anıt mezarı yapılıyor. Cenazesine ait kemikler naklediliyor. İade-i itibar gibi bir şey yani.

E.A.: Peki vali ile hiç görüştünüz mü ?

H.E.: Görüşmez olur muyum, tabii ki görüştüm. Hatta çok açık konuştum. Vali Bey'den aldığım yanıt ve soru ise şuydu:

-Bu kültür merkezini yapmak için kaç paranız var?

-Eyüboğlu Vakfı size yardım ediyor mu?

-Siz burada solcu bir kale mi yapmak istiyorsunuz?

(Gülüşmeler!)

- Z.B: Yapıyı kurarken heyecan içindeydiniz. Yazma konusunda ve diğer konularda üniversiteyle işbirliği olacak gibi görünüyordu.

H.E.: Üniversite mi!.. Size şaşıracağınız bir şey anlatayım: Çocuklar çalışırken "küçük adamlar" diye bir şeyden bahsediyorlar. Önceleri anlamadım. Sordum nedir, diye. Meğer Bronz Çağı dönemi heykellere "İdol" diyeceklerine "küçük adamlar" diyorlar. İdol, Tanrı karşılığı ve kadın olduğu için rahatsız olmuşlar. Yani seviye çok düşük ve gerici bir ortam hakım.

- (Ec. A.): Tam anlamıyla kuşatıldınız yani, nefes alacak yer bırakmamışlar.

H.E.: Tam da öyle Ece Hanım. Üniversiteye gittik, orada birkaç yetkili vardı. Antik Çağ konuşuyoruz. Ben de anlatıyorum: "Medeniyetler için güneş çok önemlidir, birçok figürde görürüz, Güneş Tanrısı bu önemin İlkçağ toplumlarına yansımasıdır, doğa güneşle canlanır, tohum güneşle hayat bulur" diye.

Sn (!) öğretim üyesi düşüncesini söylemek için araya girdi; "Bunu anlamayacak ne var gayet basit, fotosentez!" deyince ilk önce şaka yapıyor zannettik. Misafir Rektör yüzüme baktı ben de yere. Türkiye'de üniversiteler bu duruma getirildi...

(Hepimiz gülmekten tıkanınca söyleşiye bir müddet ara verdik...Bir müddet sonra tekrar masa başındayız.)

Ekrem Ataer


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.