Kendi türkünü okumazsan yabancısı gelir

Kültür derleyiciliği ile kültür taşıyıcılığını aynı bilinçte harmanlayan az sayıda sanatçımızdan biri Mehmet Özbek... ‘Türküleri sevmek kolaydır ama gerekli kültür birikimine sahip olmadan onları anlamak asla!’ diyor ustamız

Kendi türkünü okumazsan yabancısı gelir
08 Ocak 2015 Perşembe 12:10

Devrim Aşkın Karasoy
1945 yılında Urfa’da başlayıp dünyaya uzanan türküler dolusu yolculuğundan küçük de olsa bir kesit sunmak üzere TRT Türk Halk Müziği sanatçısı Dr. Mehmet Özbek’le 50 yıllık birikimini paylaştık. 
TÜRKÜ GİBİSİ YOK 
Liseyi Urfa’da bitiren usta sanatçı yörenin derin halk kültüründen, nakışlı ezgilerinden etkilenerek bağlama çalmaya, türkü söylemeye başlar. Urfa Musiki Cemiyeti’nde usta seslerden yöre türkülerini öğrenir. Ancak onun ilk rehberi abisidir. 
1964 yılında girdiği İstanbul Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü ‘edebiyat doktoru’ unvanı alarak tamamlar. Eğitimini sürdürürken bir yandan da İstanbul Belediye Konservatuvarı Türk Müziği Nazariyatı bölümüne devam eder. 1966 yılında TRT İstanbul radyosuna stajyer, 1969’da ise solist sanatçı olarak kabul edilir. 
- Edebiyatçısınız... Türküye nasıl geçtiniz? 
İstanbul Belediye Konservatuvarı’nın Türk Müziği Nazariyatı bölümüne devam ettiğim dönemde sanat müziği ile uğraştım. Başta Münir Nurettin Selçuk olmak üzere çok değerli hocalarımız vardı. Ama daha sonra gördüm ki, türküler kadar bizim içimizi, duygu ve düşüncelerimizi özlü şekilde anlatan bir müzik yok. Halk müziğini derinlemesine öğrenmek için araştırmalara başladım. Anadolu’da birçok bölgede derleme çalışmaları yaptım. Kah sahaya giderek, kah İstanbul radyosuna halk müziği müdürü olduğum dönemde gelen aşıklardan türküler derledim. 
TRT HALKIN GÖNLÜNÜ HOŞ EDECEK YAYIN YAPIYOR
- Türkü, sizin için kişisel bir merak konusu mu?   
Bu ülkede biraz okumuş yazmış bir insan olarak türkülerimizi tanıtan çalışmalar yapmak gerekiyor. Böyle bir misyon edindim. TRT kurumu bilindiği gibi kültür kurumu değil, bir yayın kurumu olarak işlediği için, halkın gönlünü hoş edecek  yayınlar yapmaktadır. Bu bir eksikliktir. Müzik, eğlendirici yönünün yanı sıra, eğitici ve mesajlar vermesi gereken bir alandır. Gerçek türkülerimizi, Anadolu insanının duygu ve düşüncelerini anlatan türkülere bolca yer vermek bence her Türk’ün, bu vatanın evladının görevidir.
- Bunun yolu türkü dinlemek mi?
Türkü söylemek nota üzerinden öğrenerek olmaz. Mutlaka yöresine gidip o yörenin sanatçılarıyla o yörenin insanı ile diz dize oturup türkü çığırmadıktan sonra gerçek türküleri yorumlayamazsınız. Saha çalışmalarımda bu yönümü geliştirmeye çalıştım. Çünkü daha önce radyolardan, plaklardan duyduğunuz türküyü yöresindeki insandan dinlediğiniz zaman bir başka oluyorsunuz. Toplumu tanımadan o toplumun verilerini, ürünlerini yorumlamak çok eksik kalır. Bu bakımdan bütün genç arkadaşlarımı Anadolu’ya gidip oralarda çalışmalar yaparak, saha çalışmaları yürüterek kendilerini geliştirmelerini, zenginleştirmelerini diliyorum.
- Türkülerin zamanı geçer mi?
Bütün sanatlarda olduğu gibi, müziği hiç değiştirmeden devam ettirmenin hiçbir anlamı yoktur. Ciddi bir prensiple, değişen zaman ve çağla birlikte yeni uygulamaların ortaya çıkması gerekir. Bu uygulamalar bizi çağdaşlaşmaya götürür. Bir devrimdir, hem de nesiller arasında bağlantı kurar. Eğer ben 70 yaşında biri olarak gençlerin yaptığı müzikten yararlanıyorsam, demek ki gençlerle aramda bir bağ var, olması gereken özlenen bir bağ... Batılı ülkeler bundan 2200-2300 sene önce kendi yerel türkülerinden çok sesli senfonik eserler yapmışlar. Bu eserler halka yaklaşmış. Çok büyük senfonik ve opera eserleri halka sevdirilmiş. 
BATI’YI TAKLİT Mİ BATI’DAN ÖĞRENMEK Mİ?
- Bizde de Cumhuriyetin ilk yıllarında benzer girişimler olmadı mı?
Biz Türkiye Cumhuriyeti olarak başlangıçta bazı yanlışlar yaptık. Kendi geleneksel müzik verilerimizden yararlanarak ortaya eser koymadık. Batı’yı olduğu gibi taklit etmeye çalıştık. Bu durum halka yaklaşmamızı engelledi. Türkülerimizden hareket ederek, bundan 60-70 yıl önce senfonik eserler ortaya koymuş olsaydık, halkımız bugün çok sesli müziği, senfoniyi, operayı çok daha yakından sevecek ve izleyecekti.  Azerbaycan örneğini veriyorum. Üzeyir Hacıbeyli önce halk çalgılarından oluşan bir orkestrayla ‘arşın mal alan’ gibi operetler hazırladı. Halkı çok sesli müziğe çekti. Daha sonra görüyoruz ki Köroğlu operasından, Aslı ile Kerem operasından zevk alan bir Azerbaycan halkı yetişti. 
KERKÜK’TEN KOSOVA’YA 
- Azeri türküleri de derlediniz. Bu bir tesadüf sonucu mu oldu? 
Türk yurtlarında türküler ne der? Türk dünyası sadece Anadolu’dan ibaret değil. Bizim soydaşlarımız var. Onlar kendi ülkelerinde özgürce yaşayacaklardır şüphesiz,  ama Türkiye Cumhuriyeti büyük bir devlettir. Babalık görevini yapması gerekmektedir. Ben Urfalı olduğum için bize yakın olan Irak Türkmenlerinin müziğiyle ilgilendim. O tarihte beni derinden yakan bir olay olmuştu. 1959 katliamı ile birçok Türkmen sokaklarda katledildi, direklere asıldı.  14-15 yaşlarımda bir delikanlı olarak Bağdat radyosundan takip ediyordum bu olayları. Kendi öz kardeşimi katletmişler gibi bir duyguya kapıldım. Demek ki benim bir sanatçı olarak ileride bir misyonum olmalı. “Bu da yurdumuzun dışındaki Türklerin kültürleriyle ilgilenmek olmalı” diye geçirdim içimden. Kerkük ve Azerbaycan türkülerini derledim. Bugün Kosova halkından sayılan sanatçıların müzikleri ile haşır neşir oldum.  “Ramizem” gibi birçok türkü derledim ve meşhur oldu. Derken Kültür Bakanlığı’nın düzenlemiş olduğu  bir festivalde Romanya ve  Arnavutluk’ta yaşayan Türklerin okuduğu Türkçe türküleri derledim. Ermenilerin okuduğu bizim Sarı Gelin’i o konserde Ermenice okuduk, çünkü biz çok geniş yürekli bir milletiz.  O yörelerin türkülerine de ısınınca oralardan türküler derledim.
Türk dünyasının küçük değil büyük bir dünya olduğunu ve Türk milletinin de yüreğiyle, düşüncesiyle çok büyük  bir millet olduğunu vurgulamak istedim. 
GERÇEK HALK MÜZİĞİ SANATÇISI NASL OLMALI?
Halk ezgileri, ezgisel buluşların ve bazen insanüstü yaratışların harman olduğu eserlerdir. Türkülerimiz ise hakikati olduğu gibi görüp söylemekten asla çekinmeyen ermiş ve cesur kimselerin söylemleridir. Türk insanının düşünen, soran, seven, küsen, gülen, ağlayan kalbinin içini görürüz türkülerde... Onlar bizim romanımızdır, bizi anlatır asırlardır. Kendi türkülerini okumayan milletlere, yabancılar kendi türkülerini okuturlar! Gerçek halk müziği sanatçısına gelince, engin ruhunu kendine özgü zekâsıyla birleştirerek geçmişin musiki anlayış ve zevkine sadık kalmakla birlikte günün ihtiyaç ve zevklerini de anlamak ve onu göz önünde tutarak eskiye yeniyi katmasını bilmiş ve bunu başararak içinde yaşadığımız musiki âleminin bir kutbu haline tam manasıyla erişmiş olandır. Onun, her gün yeni bir cephesine yeni bir meziyetine şahit oluruz. Gerisi yalandır.
TÜRKÜ TEMİZ TÜRKÇE İLE OKUNMALI
Eğitim görmüş sanatçılar, türküleri bizim yazı dilimizde yani İstanbul ağzı dediğimiz ağız ile okumalı. Yöresel ağzı yöresinden gelen sanatçılara bırakmalıyız. Neşet Ertaş gibi sanatçılar kendi yörelerinin ağızlarıyla, o renkle türküleri sunacaklar, biz oradan o lezzeti alacağız. 
Konservatuvar eğitimi görmüş olan genç sanatçılar ise temiz Türkçeyle türküleri icra etmelidir. Neşet Ertaş ”Göynum” diyorsa, konserva- tuvar mezunu sanatçımız “Gönlüm” demeli. Bu konuda bana biraz da rehber olan rahmetli Ruhi Su’dur. Ruhi Su, “Türküler hissedildiği ve olması gerektiği gibi, yakışan şekilde okunmalıdır” der. Kendi okuyuşunda da mahalli üsluptan kaçınmıştır. Değerli bir sanatçı ve aynı zamanda konservatuvar mezunu opera sanatçısıydı. 
TRT'DE ÇOK SESLİLİĞE
Sanat alanında ve bunun bir parçası olan müzik alanında devamlı yenilikler yapmak gerekiyor. 1966 yılında İstanbul Radyosu’na girdiğimde sadece bağlamalar, bir de ney vardı. Rahmetli Binali Selman bunu çok iyi çalardı. 
Tek başına zurna ile de solo yapılırdı, zaman zaman da kabak kemane çalınırdı. 1977 yılında televizyon programı teklifi aldığımda, sanatçı arkadaşlarımla birlikte  o güne kadar bilinen ama birlikte kullanılmayan çalgılardan bir orkestra kurarak, ilk defa orkestra disiplini içinde hazırlanmış müzikler sunmaya çalıştık. O güne kadar kullanılmayan tar, sipsi, kaval, tulum gibi çalgıları orkestrada kullanarak ilk programımızı yapmıştık. Adı, “Yurdun Sesi”ydi. 

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.