Farklı olmak demek, hasta olmak demek değildir

Emre Çakman: “Sanatın ayaklar altına alınmaya çalışıldığı, sahnelerin kapatıldığı, kültür merkezlerinin türlü yalanlarla harabelere dönüştürüldüğü bir dönemde ne mutlu işini zevkle, dürüstçe ve yılmadan yapan insanlara.”

Farklı olmak demek, hasta olmak demek değildir
09 Nisan 2015 Perşembe 11:47

Turgay Oğuz
Tiyatro Pera tarafından sahneye konulan son proje 'Annem, Oğlum ve Ben', sıradışı konusu ve sıradışı oyunculukları ile ön plana çıkıyor. Birbirinden başka tutunacak kimsesi olmayan üç farklı kimliğin uzlaşmaz zorunlu birlikteliklerinin anlatıldığı oyunda, asperger sendromlu otistik bir bireyi canlandırarak dikkatleri üzerine çeken genç oyuncu Emre Çakman ile başarıyla canlandırdığı karakteri ve tiyatroya bakışı ve düşünceleri hakkında keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.
-Tiyatro Pera'ya uzanan süreçte Emre Çakman sanatsal birikimlerini nasıl oluşturdu? Tiyatro sanatına olan ilgisinin özel bir kaynağı var mı?
Aslında ben de az kalsın çoğu insan gibi, para kazandıran fakat mutluluğunuzu emen bir ofiste çalışıyor olacaktım. Belki yanlış rehberlik sonucu, belki de yaşadığımız bu ülkede çoğu şeyin tesadüften ibaret olması gibi, sırf çok çalışmam söylendiği için çok çalışarak üniversite sınavına girdim ve Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Matematik Bölümünü kazandım. İnsan büyüdükçe kendini hayatın denizine atmazsa o deniz sizi hiçbir zaman davet etmiyor. Zaten evrenin tarihine biraz daha uzaktan baktığınızda, kelebeğe dönüşüp kısa sürede ölen bir tırtıldan çok da fazla uzun değil hayatlarımız. Ben de bu gerçekle yüzleşebildiğim gün kendime dedim ki: “40 yıl sonra yatağımda uyanırsam eğer, yine mi işe gidiyorum” demeyeceğim bir işim olmalı. O sırada üniversitede tiyatro kursuna gitmeye başlamıştım. Bir yandan sahne tozunu yutmuş, fark etmeden o mesleğin içine sürükleniyormuşum zaten. Uzun süre düşündüm konservatuvar sınavına girsem mi diye. Bir yıl kadar. Sonra girdim. Oldu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümünü kazandım. Sınavda “Mis gibi matematik okuyormuşsun. Neden bırakıyorsun tiyatro için?” diye sordular. “Önce ailemin hayallerini gerçekleştirdim. Şimdi sıra benimkilerde” dedim. Üçüncü yılımda matematiği bıraktım. Konservatuvara girmemle de istediğim denize balıklama atlamış oldum zaten. O gün çırılçıplak atladığım denizde okuduğum kitaplardan, izlediğim filmlerden bir sal yaptım kendime. Bazen akıntıya karşı, bazen de akıntıyla beraber kürek çekiyorum şimdi.
Jerzy Grotowski şöyle diyor: “Sanatımız için niçin bu kadar fedakarlık yapıyoruz? Başkalarına bir şey öğretmek amacıyla değil, ‘onlarla birlikte’ varlığımızın, organizmamızın, kendi kişisel ve eşsiz tecrübemizin bize sunabileceklerini öğrenmek; bizi kuşatan bariyerleri yerle bir etmeyi ve bizi engelleyen kırılmalardan, her gün kendimiz hakkında, kendimiz ve başkaları için ürettiğimiz yalanlardan kendimizi özgür kılmayı öğrenmek; cehaletimiz ve cesaretsizliğimizden kaynaklanan kısıtlamaları yıkmak için.”
Benim tiyatroya olan ilgimin kaynağı sanırım böyle bir şey. Güzel yaşamak için. Doğanın müziğini duymak gerek diye düşünüyorum. O müzik de insanda gizli. İnsan da tiyatroda.
-Nesrin Kazankaya ve Tiyatro Pera ile yolunuz nasıl kesişti?
Nesrin Kazankaya ve Tiyatro Pera ile yolumuz 2012 yılında bir arkadaşımın Tiyatro Pera’nın İstanbul Tiyatro Festivali için hazırladığı “Ah Smyrna’m Güzel İzmir’im” adlı oyuna bir oyuncu aradığını söylemesiyle kesişti. O sıralar İstanbul Devlet Tiyatrosunda “Birdy” adlı oyunda oynuyordum. Nesrin Kazankaya’yla ilk kez o zaman tanıştım. Rolümü sevdim. Oyunu sevdim. Tiyatro Pera’nın oyuncularını sevdim. Sanırım bu işte “sevmek” önemli bir eylem. Belki 40 yıl geçmedi ama şimdi Tiyatro Pera’da 5 oyunda oynuyorum. Oyun sabahları uyandığımda “oh, ne güzel, işe gideceğim” diyorum.
-Annem, Oğlum ve Ben oyununa dahil olma sürecini anlatır mısınız?
Oyunda otizm spektrumunda önemli bir noktada duran Asperger Sendromlu bir genci oynuyorum. Açık konuşmak gerekirse, bu rolden önce Asperger Sendromu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Nesrin Kazankaya bana bu rolü oynamak isteyip istemediğimi sorduğunda hem oyunculuk çalışmam adına önemli bir dönüm noktası olacağını hem de hayatın dışında tutulan insanların neler yaşadıklarını daha iyi anlayabilmem için bir fırsat olduğunu düşündüm. Oyunda da gördüğümüz gibi, yanı başımızda kopan fırtınaların, kırılıp da yen içinde kalan kolların hesaplaşmalarını canlandırmak bir oyuncunun her zaman isteyeceği şeydir zaten. “Annem, Oğlum ve Ben”in bende yarattığı his, İstiklal Caddesi’nde binlerce insanla yan yana yürüyüp, yalnız hissetmek gibi. Bu hissi önümüze koyup düşünmek gibi.
-Serpil Tamur ve Nesrin Kazankaya gibi çok önemli iki tiyatro insanı ile aynı sahneyi paylaşmak nasıl bir duygu?
Oyunculuk okulda öğrenilen bir şey gibi görünse de asıl dersler okuldan sonra, sahne üstünde alınıyor. Hem de anında geri bildirimlerle. Seyirci yalan söylemiyor. Gözünüzün içine bakıyor. Küçücük bir samimiyetsizliğin (kaba tabirle rol kesmenin) ardından havadaki enerjiden anlıyorsunuz tepe taklak düştüğünüzü. İşte böyle anlarda yanınızdaki tecrübeli oyuncuların varlığı size güven veriyor. Usta-çırak hikayesi çok doğru. Nesrin Kazankaya ve Serpil Tamur gibi iki tecrübeli oyuncuyla sadece sahnede olmak değil, aynı provalarda bulunmak, hatta prova aralarındaki sohbetler bile kitaplarda yazılı olmayan çok şey öğretiyor insana.
-Birbirinden farklı pek çok karakterde sahne performansınızı gözlemleme şansım oldu. Bu son projedeki karakter sizi zorladı mı? Çünkü analiz gerektiren bir yönü var bu karakterin.
Asperger Sendromu’na çoğu insanın baktığı gibi bir hastalık gözüyle bakarsam işin içinden çıkamazdım. Bu bir hastalık değil. Sadece çoğunluğun kabul ettiğinden farklı insanlar onlar. Farklı olmak demek, hasta olmak demek değildir. Önce kendime bunu öğrettim. Asperger’li insanlar olmasaydı dünya fazlasıyla sıradan olurdu. Okuduğum makaleler, izlediğim Asperger’li insan görüntüleri, bu konu üstüne çekilmiş filmler ve gelişim uzmanlarının yardımı sayesinde başka bir gerçekliği öğretmem gerekti kendime. Kısacası, epey zorlandım. Siz kendinizi role doğru eğitirken, rol de sizi eğitiyorsa zorlukların pek önemi kalmıyor.
-Herhangi bir ön hazırlık süreci geçirdiniz mi? Psikolojik bir destek veya gözlemleme süreci olaya dahil oldu mu?
Gözlemleme sürecine çok değer vermemiz gerekti. Bir sendromu canlandırayım derken, farkında olmadan, insanların yaşadıkları zorluklarla sahne üstünde dalga geçen birine dönüşmek beni çok üzer. En büyük korkum buydu açıkçası. Bu süreçte sadece ben değil, Nesrin Kazankaya, Zeynep Özden, Şafak Eruyar, Serpil Tamur, yakınımızdaki insanların anıları, psikolojik danışmalar, yazılmış kitaplar, yani hepimiz ele ele vermek zorundaydık. Asperger Sendromu ve çocuk gelişimi konusunda Deniz Tahiroğlu ve Pınar Çelebi’den aldığımız teknik destek de bizim için iyi birer yol gösterici oldu.
-Uzun zamandır Tiyatro Pera bünyesindesiniz. Bu kurum hakkında neler söylemek istersiniz?
Tiyatro Pera ekibi başta Nesrin Kazankaya, Şafak Eruyar ve Zeynep Özden olmak üzere, bütün oyuncularıyla beraber, işini tutkuyla, çalışkanlıkla, insan onuruna olan inancıyla yapan bir ekip. İnsanlığın ilk günlerinden beri var olan bu sanatın ayaklar altına alınmaya çalışıldığı, sahnelerin kapatıldığı, kültür merkezlerinin türlü yalanlarla harabelere dönüştürüldüğü bir dönemde ne mutlu işini zevkle, dürüstçe ve yılmadan yapan insanlara. Konservatuvardaki mezuniyet oyunumda Çehov’un Vanya Dayı oyununda Astrov oynamıştım. Astrov ikinci perdede şöyle der: “Bilir misiniz, karanlık gecede ormanda yürürken, uzakta küçücük bir ışığın parladığını görseniz, artık ne yorgunluğu, ne karanlığı, ne de yüzünüze çarpan dalları hissedersiniz...” Benim de Tiyatro Pera sahnesinde üçüncü zil çalınca gördüğüm oyuncuların yüzlerinde o ışığın yansıması var.
-Sadece oyuncu kimliğiniz yok öğrenebildiğim kadarıyla. Sanatsal birikimlerinizi ve yeteneklerinizi profesyonel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?
Oyunculuğun yanı sıra, mezun olduğum tiyatro bölümde yüksek lisans yapıyorum. Pera Güzel Sanatlar Lisesi’nde diksiyon dersi veriyorum. Geri kalan zamanlarda da amatör olmaktan keyif aldığım şeyler yapıyorum. Şehirdeki ulaşımımı bisiklete binerek sağlıyorum. Amatör olarak müzikle ilgileniyorum. Ukulele çalıyor, şarkı söylüyorum. Fotoğraf çekiyorum. Resim çiziyorum. Anlayacağınız, güzel yaşamaya çalışıyorum. 

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.