Bulantı mı bunaltı mı?

Zeki Demirkubuz son filmi ‘Bulantı’da ‘insan ruhunu’ anlatacağım derken kişisel kavgasından başını kaldıramıyor. Ustalık filmi bekleyenlere ergenlik isyanı sunuyor

Bulantı mı bunaltı mı?
02 Ekim 2015 Cuma 12:52

Murat Şimşek

Baştan söyleyelim filmin adı hariç Jean-Paul Sartre’ın Bulantı’sı ile ilgisi yok. Filmin adının Bulantı olmasının sebebi biraz gerilere gidiyor. Zeki Demirkubuz zamanında Sartre’ın Bulantısı’nı beyazperdeye taşımaya niyetleniyor ama bir süre sonra bu fikrinden vazgeçiyor. Yeni filmi için isim bulmakta zorlanınca Bulantı ismini bu filmi için kullanıyor. Daha önce Albert Camus’nün Yabancı isimli romandan esinlenerek Yazgı filmini çeken Demirkubuz, Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ını da Yeraltı ismiyle beyazperdeye uyarlamıştı. Bu filmler esinlendikleri kitapların ruhunu, yönetmenin değimiyle “insan ruhunun derinliklerini” başarıyla yansıtmışlardı.
Peki ne var insan ruhunun karanlık kuytu köşelerinde. Nuri Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz’un filmlerinde sıkça karşılaştığımız bir klişedir “can sıkıntısı”. Reha Erdem, Tayfun Pirselimoğlu ve çok sayıda yönetmenin filmlerinde de karşımıza çıkar.
Demirkubuz, birkaç gün önce yayımlanan bir söyleşisinde filmlerinin temasını şu sözlerle anlatmıştı: “Yaşamın esası ihanettir, kötülüktür. Bu tür şeyleri bir biçimde gerçekleştirmektir. İyilik, güzellik, sadakat bir çözüm arayışı olarak ortaya çıkmıştır. ‘Düzen’ deriz, ‘iktidar’ deriz ama insan doğasını kazırsak ulaşacağımız yer yaradılıştaki sakatlıktır. Sinemamı bunun üzerine oturtmaya çalışıyorum.”
Bu “insan ruhu” jargonu 90’lı yıllardan sonra sinema ve edebiyatımızda baş gösterse de Avrupa’da çok daha gerilere gidiyor. Varoluşumuzu anlamlandırmaya yönelik düşünceler ilk insanlardan bu yana olmuştur kuşkusuz ama varoluşçu felsefenin sistematik olarak doğuşu 19. yüzyılın ortalarına dayanıyor. Hayatın anlamını/anlamsızlığını işleyen eserler olmasaydı Schopenhauer, Nietzche, Dostoyevski, Tolstoy, Kafka, Sartre veya Camus’nün eserleri olmazdı. Geriye ne kalırdı kim bilir...
Peki Rusya veya Avrupa’da birbirinden güzel eserlerin ortaya çıkmasına yol açan nihilist veya absürdist felsefe bizde neden “can sıkıcı” bir kısır döngüye dönüşüyor dersiniz. Öncelikle Batı’da ortaya çıkan bu fikirlerin doğal süreçleri ve belli zeminleri var. Sanayi Devrimi’nden tutun da 2. Dünya Savaşı’na kadar toplumsal hayatta büyük dönüşümlere/yıkımlara yol açan dönemler yaşanıyor...

NİHİLİZMİN ÇARPIK YANILSAMASI
Bir yanda yaşayarak hayatlarımıza değer veriyoruz öte yandan eninde sonunda öleceğimizi yani yok olacağımızı da biliyoruz. Camus’ye göre bu çelişkiyle yaşamak absürtün ta kendisidir. Yazgı filmindeki Musa karakteri tıpkı Camus’nün Yabancı’sındaki Meursault gibi dünyaya yabancılaşmıştır ve onun hayatını etkileyecek olaylar karşısında oldukça kayıtsızdır. Yazgı veya Yeraltı’nın varoluşsal çatışmaları başarılı şekilde aktarmalarının sebebi bu filmlere referans olan edebi eserlerdir. Nitekim aynı başarıyı diğer filmleri için söyleyemeyiz. Demirkubuz’un Masumiyet ve Kader’i, Serdar Akar’ın Gemide ve Barda filmleri, Uğur Yücel’in Yazı Tura’sı lümpen bir hayat tarzının maço karakterlerde can bulmasıdır. Bu filmlerdeki karakterler, varoluşsal sorularının aksine kendi varolamayış sebeplerinden ötürü hayatı umursamazlar. Seyircinin bu filmleri izledikten sonra varlık sebeplerine yönelik sorgulamalar yapacağını düşünmek pek mümkün değil.
Jean Baudrillard’a göre gerçeklik olarak algılanan görünümler (simülakr), yani yaşanılan herşey birer yanılsamadır. Görünümler gerçeğin yerini almıştır. Nihilizm ise simülasyon ve caydırma yöntemiyle bir gerçekliğe kavuşmuştur. Ancak bu tarihsel açıdan aktif ve şiddet yüklü bir nihilizm gerçeği değil, onun saydamlaşmış daha doğrusu yalancı saydamlaşmış halidir. Saydam bir nihilizm ise estetik veya politik bir yapıya sahip değildir. Beyazperdeye yansıyanlar zaten gerçeğin yansımasıdır. Türkiye üzerindeki bunalımların tezahürü diyebileceğimiz bu türde filmler ise yönetmenlerinin bunalımlarını yansıtmaktan yani saydamlaşmış nihilizmden bile uzak, sadece yanılsamanın çarpık bir yanılsaması olmaktadır.

SİNEMANIN SONU
Demirkubuz, Bekleme Odası (2003) filminde de kendisi başrolde oynamıştı. Oradaki karakterin ismi de Ahmet’ti. Film, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanını filme çekmek isteyen yönetmenin isteksizliğine odaklanıyordu. Bulantı filminde de Ahmet karakteriyle başrolde oynayan Demirkubuz, orta yaş ve orta sınıftan bir kişi. Yazgı’daki Musa misali eşinin ve kızının ölümünü hiç umursamıyor. Ama ille başka filmlere referans vereceksek kendi sinemasından çok Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerine atıf yaptığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ceylan’ın İklimler (2006) filminde İsa karakterinin sıkıntılarına tanık olmuştuk. İklimler’in başrolünde Nuri Bilge Ceylan oynuyordu. O film de İsa’nın eşinden ayrılmasıyla başlıyordu. İsa tıpkı Ahmet gibi umursamasız ve “iffetsiz” bir karakterdi. Bulantı’da Ceylan’ın Uzak (2002) ve Bir Zamanlar Anadolu’da (2011) filmlerine de göndermeler var. Yani Demirkubuz “insan ruhunu” anlatacağım derken kişisel kavgasından başını kaldıramıyor. Ustalık filmi bekleyenlere ergenlik isyanı sunuyor. Demirkubuz, Dostoyevski’nin “yeraltı” adamına ulaşmaya çalıştıkça, değer yaratmadan eldeki değerleri tüketip anlamsız kılmaktan öteye gidemiyor.

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.