Bölünmüş kuzeylilerin aşırı acıklı hikayesi

Yaşar Ersoy: Halikarnas Balıkçısı ‘Bir gördüm denizin dibini, vuruldum ona’ demişti. Ben de 45 yıl önce ‘Bir gördüm tiyatroyu, vuruldum ona’ diyorum

Bölünmüş kuzeylilerin aşırı acıklı hikayesi
24 Mart 2015 Salı 12:29

Turgay Oğuz
40 
yıllık profesyonel sanat hayatına bir ülkenin tarihini sığdıran Yaşar Ersoy ile sanat yaşamının 40. yılını
Kıbrıs Türk Devlet Tiyatrosu yıllarınıLefkoşa Belediye Tiyatrosu'nun kuruluş hikayesini ve Yakın Kıbrıs 
tarihine dair izlenimleri hakkında çarpıcı bir söyleşi gerçekleştirdik.
 

-Kuzey Kıbrıs’ta ‘Türk Tiyatrosu’ ilk olarak 1960’lı yılların başında resmi bir hüviyet kazanıyor. Sizde Ankara’da tiyatro eğitiminizi tamamladıktan hemen sonra 1975 yılında Kıbrıs Türk Devlet Tiyatrosu kadrolu oyuncusu olarak profesyonel tiyatro çalışmalarına başlıyorsunuz. İlk profesyonelliğiniz Kıbrıs Türk Devlet Tiyatrosu ile mi başlıyor? 

Tiyatro yaşım 5 yıl amatör, 40 yıl profesyonel toplam 45 yıl oldu. Halikarnas Balıkçısı “Bir gördüm denizin dibini, vuruldum ona” demişti. Ben de 45 yıl önce “Bir gördüm tiyatroyu, vuruldu ona” diyorum. Ve 45 yıl hiç aralıksız tiyatro benimle, ben tiyatroyla uğraşıyorum. Nazım Hikmet Usta’nın da vurguladığı gibi “Yeter ki sol memenin altındaki cevahir solmasın” bu uğraş devam edecektir. Şunun altını çizerek belirtmek isterim ki, tiyatro benim için amaç değil, araçtır. Bu aracı ben çok seviyorum... Çünkü anlatmak istediklerimi tiyatro vasıtasıyla anlatırım. Anlamak istemeyenleri de yine tiyatro vasıtasıyla protesto eder, eleştirir, yüzleştirir, sorgularım. Bertolt Brecht’in de belirttiği gibi: “Kaleminle yazarak savaş / okurun da senin yanı sıra / savaşa katılacaktır.” 

Kuzey Kıbrıs’ta yapılan tiyatroyu “Türk Tiyatrosu” olarak değil “Kıbrıs Türk Tiyatrosu” olarak adlandırmalıyız. Çünkü 400 yıldır farklı bir coğrafyada, farklı bir tarihi yaşayarak ve farklı kültürel kimliklerle şekillenen Kıbrıslı Türklerin tiyatrosundan söz ediyoruz. Örneğin, Osmanlı Devleti tarafından 1571’de fethedilen Kıbrıs’a gelen nüfusla birlikte, Geleneksel Türk Tiyatrosu da gelir. ama süreç içinde farklı şekillenmeler yaşar. Anadolu’daki Geleneksel Türk Tiyatrosu’ndan farklı kimlik kazanır. Öncelikle bu konuyu açıklamak istedim.  

Ben tiyatroya önce amatör olarak 1968 yılında başladım. 1975’de Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nden mezun oldum. Aynı yıl Kıbrıs Türk Devlet Tiyatrosu’nda profesyonel olarak çalışmaya başladım. Ancak “gençlik eylemlerine” katıldığım gerekçesiyle kadrolu değil de geçici statüde, asgari ücretin altında çalıştırıldım. Mülakatta bunun bir “deneme süreci” olduğu söylendi. Yani solcu olarak fişlendiğim için bu muamele ile karşılaştım. Altı yıl süren bu süreçte Kıbrıs Türk Devlet Tiyatrosu’nda oyuncu-yönetmen olarak çalıştım.  

-20 Temmuz 1974, Kıbrıs Barış Harekatı. Adada uzun zamandır ortaya çıkan kutuplaşmanın sonu ve ardından gelen bölünme. Ankara yıllarının ardından bölünmüş bir ada ve tiyatro yapmak için neredeyse imkansız bir ortam. Kıbrıs Türk Devlet Tiyatrosu’n da ki yıllar ve Kıbrıs Türk Yönetimi’nin ilk yılları. O dönemi gözlemlemiş biri olarak yaşanan toplumsal gelişmeleri ve o dönemde gerçekleştirmiş olduğunuz tiyatro çalışmaları ve halkın sanata olan ilgisinden bahseder misiniz? 

Bildiğiniz gibi 1960 yılında iki toplumun ortaklığında “Kıbrıs Cumhuriyeti” kurulur. Ancak yıkılması için kurulan “Kıbrıs Cumhuriyeti”nde, 1963 yılında, ABD ve İngiliz emperyalizminin “böl ve yönet” politikalarıyla iki toplum birbiriyle çatıştırılır. Emperyal güçler iki toplumun etnik farklılıklarını kışkırtarak ve kullanarak bir çatışma ortamı yaratırlar. “Kıbrıs Rumca Küstüm Türkçe Kırıldım” oyununda vurguladığım gibi “Türklüğümüzden ve Rumluğumuzdan kediler köpekler yarattılar/ kavga pişirdiler / göç pişirdiler / katliam pişirdiler / ve zafer diye koydular tabaklarımıza / yutturdun bize hepsini / yuttuk bizde.” 

Evet, biz Kıbrıslılar da büyük günahkarız, yuttuk bize oynanan oyunları. Milliyetçilik adına, şovenizm adına, din adına, kilise-camii adına. Ve birbirimizi boğazladık. Böylece bölündük, parçalandık. Yıllar boyunca, aylar boyunca, karanlık geceler boyunca, sokaklarda, alanlarda akıttığımız kanlar boyunca Kıbrıslı Rumlar “Enosis”, Kıbrıslı Türkler “Taksim” naralarıyla birbirimizi öldürerek, ABD ve İngiltere’nin emperyal politikalarına hizmet ettik. Ne yazık ki hala ediyoruz.  

15 Temmuz 1974 faşist darbesini ABD, Yunan Cuntası’na ve Faşist EOKA-B örgütüne yaptırdığı belgelenmiştir. Bu darbe Türkiye’nin adaya müdahale etmesine olanak yaratmak ve adayı bölmek ve NATO’nun Kıbrıs’ı batmayan bir uçak gemisi olarak kullanmasının devamlılığını sağlamak için yapılmıştır. Unutmayalım ki, ABD eski Dışişleri Bakanı Henry Kissiger’in anılarında adanın bölünmesinin 1950’li yıllarda planladığı belirtilmektedir. 

Böylece 15 Temmuz 1974 faşist darbesinden sonra Türkiye garantör devlet olarak, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in söylediği gibi “Kıbrıs’ta bozulan anayasal düzeni yeniden tesis etmek ve tüm Kıbrıslı’lara barış getirmek için” 20 Temmuz 1974’de adaya askeri müdahale yapar. Ama bu müdahale bozulan anayasal düzeni tesis etmez, tam tersine binlerce Kıbrıslı Rum’un ve Türk’ün göç etmesine, birbirlerini öldürmelerine, karşılıklı katliamların yapılmasına ve sonunda adanın ortadan ikiye bölünmesine neden olur. Güney’de tüm dünyanın tanıdığı “Kıbrıs Cumhuriyeti” tamamen Kıbrıslı Rumların yönetiminde yaşamını sürdürürken Kuzey’de dünyanın tanımadığı ve Uluslararası Hukuk nezdinde Türkiye’nin bir “Alt Yönetimi” olarak kabul edilen KKTC kurulur. Ganimet rejimi üzerine kurulan KKTC, Ankara ve işbirlikçi Lefkoşa Hükümetleri’nin uygulamalarıyla bilerek ve isteyerek üretim dışına itilir. Başbakanlığı döneminde 1986’da KKTC’ye gelen Turgut Özal “siz ne yapacaksınız fabrikayı, narenciyeyi” diyerek fabrikaların kapanmasını, üretimin sıfırlanmasını sağlar. Özal şunu da söyler “Biz istediğiniz parasal desteği size sağlarız. Ankara’nın Yeni Mahallesi’nden daha azsınız”. Böylece Ankara ve işbirlikçisi Lefkoşa Hükümetleri’nin uyguladığı politikalarla Kıbrıslı Türkler bilerek ve isteyerek üretim dışına itilir. Bütün kamu kuruluşları, neoliberal politikalar kapsamında iflas ettirilir, sonra bazıları kapatılır, bazıları da özelleştirilir. Toplumun büyük çoğunluğu memur olur. Dinamizmini, moral değerlerini yitirmiş, üretmeyen ücretli ve maaşlı tüketiciler durumuna getirilir, egemenler tarafından keyiflerince yönetilmek için. Maalesef Kıbrıslı Türkler de verili olan bu düzeni sorgulamadan kabul ederler. Üretmeden ücretli ve maaşlı kullar olmaya razı tutum ve tavır içinde, herşeyi Godot’un gelip çözmesini beklerler ve bu bekleyiş sonucu toplum bir yozlaşma ve çürüme süreci yaşar. Ayrıca bu süreçte KKTC, Türkiye’nin arka bahçesine dönüştürülür. Türkiye’de ne kadar pis, kirli iş varsa KKTC’ye taşınır. Kara para, uyuşturucu, fuhuş, kumar, kaçakcılık v.s cenneti olur KKTC. Turizmi bu kirli kavramlarla anılır. Şimdilerde ise bu saydıklarıma; okuldan daha çok cami ve külliye yapımı, kuran kursları da ilave edilir. ve laik toplum bir din taaruzuna maruz kalır. Bir yanda kumar, fuhuş, uyuşturucu diğer yanda cami, külliye, kuran kursu bombalanır KKTC’ye. Ve bütün bunların baş müsebbibi Ankara Hükümetleri iken, Recep Tayyip Erdoğan Kıbrıslı Türkleri aşağılayarak “Besleme” diyebiliyor. Unutmayalım ki 1974’den sonra Türkiye’den KKTC’ye taşınan nüfus, Kıbrıslı Türklerin sayısından daha fazladır. Ve bunun içindir ki, KKTC’nin nüfusu açıklanmaz, bilinmez. Açıklanana da güvenilmez. 2012’de KKTC eski Başbakanı İrsen Küçük’e, gazeteciler, KKTC’nin nüfusunu sorduklarında “oldukça kalabalık” yanıtını verir. Traji-komik bir durum değil mi? 

İşte böyle bir ortamda tiyatro yapmaya çalışıyorum. 1965 yılında kurulan Kıbrıs Türk Devlet Tiyatrosu, siyasetin ve yoz bürokrasinin müdahale alanında, sanatın evrensel disiplinlerinden, değerlerinden ve işleyişinden uzaklaştırılır. Giderek “memur anlayışı”yla yönetilen ve tiyatro yapmaya çalışan, daha doğrusu yapamayan bir duruma düşer. 1999’da büyük bir hata sonucu yanan binası 15 yıldır yanık ve atıl durumda bırakılır. Yani bugün Kıbrıs Türk Devlet Tiyatrosu’nun binası yoktur... Sanatçılarını kaybeden, var olanları da memur statüsünde çalıştırılan ve “Tapu Dairesi” kimliğinde yönetmeye çalışan bir zihniyet hakim Kıbrıs Türk Devlet Tiyatrosu’na. 

İşte Böyle bir dönemde, böyle bir kurumda 6 yıl tiyatro yapmaya çalıştım. Bu yıllarda ekip arkadaşlarımla birlikte hakkımızda soruşturmalar açıldı, sahnelediğim oyunlar sansür edildi, kimisi sahneden kaldırıldı. Nihayette 12 Eylül 1980 Darbesi’ni arkasına alan KKTC yönetimi benim, Osman Alkaş’ın, Işın Cem’in ve Erol Refikoğlu’nun Kıbrıs Türk Devlet Tiyatrosu’ndaki işine son verir. Bizleri “vatan haini”, “komünist”, ve “anarşi körükleyici” suçlamalarıyla işten atarlar. Bu durum karşısında 1980 Eylül’ünde dönemin Lefkoşa Belediye Başkanı Mustafa Akıncı’nın desteğiyle şehir tiyatrosu niteliğinde “Lefkoşa Belediye Tiyatrosu”nun kuruluşunu gerçekleştiririz. 

-1980 yılı ve Yaşar Ersoy için ‘Kıbrıs Türk Devlet Tiyatrosu’ dönemi kapandı. Bu konu hakkında dönem itibariyle çeşitli spekülasyonlar yapıldı. “Her son yeni bir başlangıçtır” sözünü doğrularcasına bir dönemin kapanması sizin için çok önemli bir sürecin başlamasına neden oldu. 1980 yılı Eylül ayında dört değerli tiyatro insanı ile Lefkoşa Belediye Tiyatrosu’nu hayata geçirdiniz. Bu ayrılış ve başlangıç hikayesini sizden dinleyebilir miyiz? 

Dediğiniz gibi “Her son yeni bir başlangıçtır.” Bu koşullarda toplumcu gerçekçi sanat anlayışıyla, özerk bir işleyişle Lefkoşa Belediye Tiyatrosu ülkemizin yaşamında rol alır. Ve 35 yıldır sevdası ve kavgasıyla Kıbrıs’ın yaşamında rol alan Lefkoşa Belediye Tiyatrosu’nun nabzı her daim demokrasi, barış, özgürlük adalet ve toplumsal ilerleme için atmıştır. Lefkoşa Belediye Tiyatrosu (LBT) ayaklarını yurt topraklarına basarak dünyalı olmaya çalışırken, yüzünü de hep halka dönmüştür. Halktan kopmadan ama ucuz seyirci dalkavukluğu yapmadan sergilediği estetik ve etik tavrıyla, toplumsal gündemleri karşılayan ilkeli çizgisiyle, ilerici toplumcu sanat anlayışıyla zaman zaman baskılara, anti-demokratik saldırılara karşın, 35 yıla ödünsüz ulaşabilmiş olmanın kıvancını da yaşamaktadır. 

-Üretken bir tiyatro insanı olarak sadece oyuncu kimliğiniz düşmedi sahne üstüne. Yönetmen olarak sahnenin bütününe ruhunuz da yansıdı. Bugüne kadar oyuncu olarak, yönetmen olarak, sahnelenmiş eser sahibi olarak bir Yaşar Ersoy istatistiği çıkartmak istemiş olsak rakamsal olarak nasıl bir tablo ortaya çıkardı? 

Tiyatronun birçok cephesi var. Yaşadığımız koşullarda, tiyatronun tüm cephelerinde uğraştım ve savaşım verdim. Oyuncu, idareci olarak her cephede savaştım, ortaya eser koydum. Yüzü aşkın oyun yönettim ve oynadım. Birçok oyunun dramaturgluğunu yaptım. Gençlere tiyatro eğitimi verdim, yöneticilik yaptım ve Kıbrıs Türk Tiyatro tarihini yazarak gün ışığına çıkardım. Özerk Tiyatro Yasası’nı hazırladım, bir inşaat mühendisi gibi tiyatro binası inşaatını yürüttüm.  

-Üretkenliğe değinmişken yayımlanmış kitaplarınızdan ve içeriklerinden de bahsedebilir misiniz? 

“Kıbrıs Türk Tiyatro Hareketi Tarihi” , “Umut En Son Ölür” “109 Yazarın Kaleminden Lefkoşa Belediye Tiyatrosu” ve iki dilde (Rumca-Türkçe) Kıbrıs Türk Tiyatro Tarihi olmak üzere 4 kitabım var. Şimdilerde üzerinde çalıştığım “Devletin Tiyatro Tarihi” kitabım ise 2015 sonunda yayımlanacak. Ayrıca toplumsal ve siyasal olaylarla iç içe Kıbrıs Türk Tiyatro Hareketi’ni konu alan 242 dakikalık belgesel bir film yapımım var. 

-Yaşar Ersoy beyaz perdede de boy gösterir mi? Yönetmen, senarist ya da oyuncu olarak? 

Hiç düşünmedim. Tiyatro ve toplumsal mücadele tüm zamanımı dolduruyor. Zamanla yarışır haldeyim.  

-Kuzey Kıbrıs’ta sanat alanında ki yatırımlarınız sadece sahne üstünde de kalmıyor. Aynı zamanda yazılı, görsel ve işitsel medyada da kültür ve sanat birikimlerinizi insanlarla paylaşıyorsunuz. Ne kadar zamandır yazılarınız ve programlarınız devam etmekte? Hali hazırda çalışmalarınız sürmekte mi? 

Dediğiniz gibi çalışmalarım sadece sahne üstünde kalmıyor. Demokrasi kültürünün, ilerici çağdaş kültürün oluşması, tiyatronun yaygınlaşması için çeşitli gazete ve dergilerde kültür-sanat üzerine yazdım, yazmaktayım. Radyo ve televizyonlarda “Merhaba Yaşam” adıyla kültür-sanat programları yaptım. En son 2002’de yaptığım program yasaklandı. O tarihten bu yana televizyonlara sadece konuk konuşmacı olarak katılıyorum. Ancak yazılı basında yazılarım devam ediyor. 

-Sayısız ödül sahibi bir tiyatro insanı olmanın yanı sıra aktivist kimliğinizde Kuzey Kıbrıs medyasında zaman zaman yer alıyor. Kültür ve sanat için gösterdiğiniz özeni, sivil toplum örgütleri içinde de gösterdiğiniz görünüyor. Yaşar Ersoy’un toplum ve dünya için manifestosu nedir? 

Kendimi bildim bileli, 1968’de tiyatroya başladım başlayalı kendimi hep sosyalist gerçekci olarak tanımlar, adlandırır ve anlamlandırmaya çalışırım. Yaptığım her işi, her eylemi hep bu perspektiften görmeye çalışırım. Bazıları bu yaklaşımı “Bayat” olarak nitelendirir. Ama unutmayalım ki, kapitalist-neoliberal düzende insanlar bayat ekmek alacak parayı bile bulamıyorlar. Vahşi kapitalizm sayesinde “Dünya zıvanadan çıkıyor.” Sermayenin küreselleşmesi ile toplumların dirlik düzenliği kalmamış, toplumlar küreselleşme adına tek tipleştirilmiş, Amerikanlaştırılmıştır. Duvar yıkılmış, soğuk savaş dönemi sona ermiş kapitalizmin zaferi ilan edilmiş, ama küreselleşen elit zenginlerin kapitalist piyasa ekonomisiyle insan insan olmaktan, doğa doğa olmaktan, toplum toplum olmaktan, bilim bilim olmaktan, sanat sanat olmaktan çıkmış. Her şey metalaştı. Karl Marx’ın vurguladığı gibi “Metalar dünyası büyüdükçe, insanlar dünyası küçülüyor.” 

Kısacası 1990’lı yıllarda küreselleşen neoliberal ve postmodern durum dalgasıyla toplumlar çözülme ve yıkım dönemine girmiştir. Sömürü artmış, toplumlar kimliksizleştirilmiştir. Tüketim çılgınlığı pompalanmış ama önce beyinler ablukaya alınarak tüketilmiştir. Türkiye ve KKTC’de ise şimdilerde neoliberalizm, islamlaştırılmış bir model olarak uygulanmaya çalışılmaktadır. İşte bu rejimde kendine inancını, geleceğe güvenini yitirmiş insanların sayısı her geçen gün artarken, etik değerlerin yıkıma uğradığı bir ortamda, laik değerler ortadan kaldırılırken, şeriat esasları yaşama sokulmaya çalışılırken, sömürü artarken, sanat bilim dilini bağlayıp otururken, iktidarın korkusuyla ya da iktidara yalakalık derdiyle “sanat bir şey söylememe derdine” düşerken insana cesaret, inanç, umut veren; güven aşılayan; iyiyle kötüyü, çirkinle güzeli, doğruyla yanlışı, çarpık olanla tutarlı olanı farkettiren; yaşama sevincini ve coşkusunu artıran, yüzleştiren sorgulayan ve tiyatronun ışığında aydınlatan, “Kral Çıplak” diyen bir tiyatro yapmak, toplumsal sorumluluğumuz olmalıdır. Lefkoşa Belediye Tiyatrosu bu düşüncelerle oyun seçer, sahneler. 

-Ada’da yaşanmakta olan bölünmüş iki toplumlu durumu ve 40 yıldır uluslararası düzeyde gerçekleştirilen barış görüşmeleri konusundaki gelişmeleri nasıl değerlendiriyor sunuz? Sizce Ada’da bu konuda yapıcı bir sonuca ulaşabilecek mi? Sizce Ada’da ki en iyi çözüm ne olabilir? 40 yıldır yürütülen politikalar hakkında bir değerlendirme alabilir miyiz? 

Ada’da görüşmeler 1974’de değil 1968’de başladı. Yani 40 yıl değil 46 yıldır görüşmeler yapılmaktadır. Bu bir emperyalist oyundur. Emperyalist ABD ve İngiltere Kıbrıs’ın bu durumundan memnun, çıkarları, statükonun devamından yanadır. Buna diğer iki garantör ülke (Türkiye ve Yunanistan) de katılmaktadır. Taraflar Kıbrıs sorununun devamlılığından çıkar sağlamaktadır. Tek kaybeden Kıbrıslılardır. Onlarda bütün acılara, ölümlere, göçlere rağmen akıllarını başlarına toplayıp, ortak vatan Kıbrıs’ta barış içinde yaşamayı beceremiyorlar. Kıbrıs sorununu ancak Kıbrıslılar çözebilir. Dış müdahalelerle, zorla kabul ettirilecek bir çözüm daha büyük felaketler getirir. Bunu 1963’te yaşadık. 

-Kuzey Kıbrıs’ta kültür ve sanat alanında ki gelişmelerin önünde ki görünen en büyük sorun ya da tehlike sizce nedir? 

İzolasyonlar, ambargolar. Ne yazık ki bu ambargolar Türkiye tarafından da uygulanmaktadır. Bu sadece kültür sanat alanında değil ekonomik alanda da olmaktadır. Türkiye kamuoyu, Kıbrıs konusunda yeteri kadar bilgi sahibi değil. Ya da bilgi kirliliği var ya da manipülasyon. 

Bir başka tehlike ise emperyalist kültür dayatması, buna ilave olarak da Türkiye’den dayatılan yoz çarpık kültür. Kıbrıslı Türklerin asimilasyonunu hızlandırıyor. Tabi buna maddi manevi üretimsizliği de katınca durumun vahameti daha da ortaya çıkar. Kısacası özetin özeti, Türkiye için ve emperyal güçler için Kıbrıslı Türklerin bir önemi ve değeri yoktur. Onlar için esas olan adanın stratejik konumu ve değeridir. Bunu birçok siyasetci gibi Bülent Ecevit bile dillendirmiştir. 

-Bir de Kıbrıs Tiyatro Festivali var ellerinizle besleyip büyütüp 12 yaşına getirdiğiniz. Bu proje hakkında neler anlatabilirsiniz? 

Kıbrıs’ta tiyatronun nitelikli gelişmesi ve yaygınlaşması için ideallerimden biri de Tiyatro Festivali’ydi. 12 yıldır başarıyla gerçekleşti. Bu festivalin yönetimini ve organizasyonunu Lefkoşa Belediye Tiyatrosu’ndaki genç meslektaşlarıma devrettim. İnanıyorum ki, daha iyiye taşıyacaklar festivali. 

-İstanbul’da izleme fırsatı bulduğum ve sarsıcı bir şiir demetinden oluşturduğunuz oyun metni, başarılı bir rejinin yanında devleşen oyunculuğunuzla “Kıbrıs: Rumca Küstüm, Türkçe Kırıldım”. Sizin sayenizde Türk tiyatro severlerin de tanıma şansı bulduğu Faize Özdemirciler. Bu oyun dünyaya bir sesleniş midir? Bu Kuzey Kıbrıs’ın duyulmayan çığlığı mıdır? 

“Kıbrıs Rumca Küstüm Türkçe Kırıldım” oyunu Kıbrıslıların 60 yıllık tarihleriyle bir yüzleşmedir. Ve bu yüzleşmeyle dünyaya atılan bir çığlıktır. Adalılar’ın (Türk-Rum) barışa hasretinin çığlığıdır. Bu çığlık lirik bir öfkede, lirik bir itirazda örgütlenerek atılan bir çığlıktır. 

-Ve son olarak, bedenini kaybetmiş ruhların hikayesi “Kayıp”. Bir Kuzey Kıbrıs farkındalığı oluşturma adına sahneye taşınmış projenin ikinci ayağı. Bu iki proje bir bütünün parçası mıdır? “Defacto” tanımının dışına çıkamamış bölünmüş kuzeylilerin aşırı acıklı hikayesi midir? 

Bildiğimiz gibi 1974’dün, 40.’ıncı yılıydı 2014. Bu nedenle Lefkoşa Belediye Tiyatrosu olarak bu yıl “Kıbrıs Rumca Küstüm Türkçe Kırıldım” ve “Kayıp” oyunlarını sahneledik. Kıbrıslılar olarak trajedimizin 40’ıncı yılında yüzleşmek için. Sadece Kuzey’de yaşayan Kıbrıslı Türklerin değil Güney’de yaşayan Kıbrıslı Rumların da “aşırı acıklı” hikayesidir iki oyun da. Yani ortak acımızın hikayesidir. Daha söylenecek çok şey var. Kıbrıs ve Kıbrıslılarla ilgili ama şimdilik bu kadar yeter sanırım. Şimdi bu söylediklerimden bazıları kendi bakış açılarından, bazı yargılar çıkaracak, ama aslolan Kıbrıslıların kendi anavatanlarında yani Kıbrıs’ta ne düşündükleri, ne hissettikleridir. Anavatan demişken şu konunun da altını çizerek söyleşimizi tamamlayayım. Benim anavatanım Kıbrıs’tır. Ne Türkiye’dir ne de Yunanistan. Bu nedenle anavatan – yavru vatan ilişkisi de son bulmalıdır. Çünkü bu ilişki, büyümesine fırsat vermiyor ve sürekli göbek bağından zehirliyor yavruyu. Sömürüden, asimilasyondan uzak, eşitliğe, saygıya dayalı dostça ilişki inşa etmeliyiz. 

YAŞAR ERSOY KİMDİR? 

Tiyatro yaşamına 1968 yılında amatör olarak başlayan sanatçı, 1975 yılında Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl Kıbrıs Türk Devlet Tiyatrosu’nda profesyonel oyuncu olarak çalışmaya başladı. Muhalif duruşu nedeniyle, geçici personel olarak çalıştığı tiyatrodan uzaklaştırıldı. 1980 yılında üç arkadaşı ile birlikte “Lefkoşa Belediye Tiyatrosu” projesinin hayata geçirilmesini sağladı. Kurulduğu günden bugüne yüzü aşkın oyunda yönetmen, dramaturg ve oyuncu olarak yer aldı. Eğitmen kimliğinin yanı sıra yönetici kimliği de ön planda olan sanatçı Kuzey Kıbrıs'ta Özerk Tiyatro Yasası’nı hazırlamıştır. Lefkoşa'ya bir tiyatro sahnesi kazandırılması sürecinde ciddi katkısı olmuştur. 

Sanatçı aynı zamanda araştırmacı yazar kimliği ile kaynak niteliğinde hazırladığı yazılı ve görsel yayınlara sahiptir. “Kıbrıs Türk Tiyatro Hareketi Tarihi”, “Umut En Son Ölür”, “109 Yazarın Kaleminden Lefkoşa Belediye Tiyatrosu” ve iki dilde (Rumca-Türkçe) Kıbrıs Türk Tiyatro Tarihi olmak üzere 4 kitabı vardır. “Devletin Tiyatro Tarihi” adlı kitabı ise 2015 sonunda raflarda yerini alacak. Ayrıca toplumsal ve siyasal olaylarla iç içe Kıbrıs Türk Tiyatro Hareketi’ni konu alan 242 dakikalık belgesel bir filmi bulunmaktadır. 


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.