Beni yükselten Türkiye başka bir Türkiye’ydi

Dünyaca ünlü piyanistimiz Meral Güneyman’ın devlet solistliği unvanı,Grammy aday adayı ve 2008 yılında henüz Steinway sanatçısı olmuşken elinden alındı. Güneyman, Fazıl Say’a yapılanlar için ‘O bir milli kahramandır. Kalıcıdır. Onu harcamak mümkün mü?’ dedi

Beni yükselten Türkiye başka bir Türkiye’ydi
24 Aralık 2014 Çarşamba 12:36

Bu şehirde gösteri sanatları deyince ilk akla gelen ve New York Şehir Balesi’ne, Metropolitan Operası’na ve New York Filarmoni Orkestrası’na ev sahipliği yapan meşhur Lincoln Center’dayım. Bir piyanisti bekliyorum. Müzik eğitiminin önemli bir kısmını New York’ta, bu alandaki en gözde okullardan birinde Juilliard’da tamamlamış, ülkemizin gururu piyanistlerden biri olan Meral Güneyman ile söyleşeceğiz. 
Meral Güneyman beni kırmayarak Princeton, New Jersey’den uptown Manhattan dediğimiz, şehrin en yukarılarına kadar gelmeyi kabul etti, hem de bir Cuma günü akşamüstü. Evet, işte karşımda! Olanca sadeliği ve mütevazılığı ile. Bir şeyler atıştırıp dışarı çıkıyor ve fonda New York, Meral Güneyman ile rengarenk sohbete dalıyoruz.
İstanbul Konservatuvarı’ndan mezun olduktan sonra eğitimine Salzburg Mozarteum Academy’de ve sonra da Amerika’da Juilliard’da, aldığı özel burs ile devam etmiş. Burada iki kez Maria Guerra Judelson ödülüne layık görülmüş. Okulun en parlak ve gözde öğrencilerinden. Dünyanın pek çok ülkesinde konserler vermiş, albümler çıkarmış, yardım konserlerinde çalmış, ödüller almış. Sadece klasik değil, caz piyanisti olarak da ses getirmiş. Romantik tınısını, güçlü tekniğini öne çıkarmış müzik eleştirmenleri. Güneyman’ın kariyerinde beni en çok etkileyen yönü ise bir Steinway piyanisti olması. Bunun ne demek olduğunu da ondan öğrendim. Yani Meral Güneyman Steinway’e adını vermiş. Steinway’in kendini onattığı piyanistlerden biri.
BURJUVA HAYATI YAŞAMADIK
Önce New York macerasını anlatıyor. Nasıl geldiğini, okuldaki yıllarını... O yıllara ait en çarpıcı şeylerden biri de geçen aylarda hayatını kaybeden Robin Williams ile aynı dönemde Juilliard’da okumuş olmaları. Okul kantininin en renkli yüzü olduğunu ve onun komikliklerini unutamadığını söylüyor. “O yıllarda burada öğrenci olmak kim bilir ne keyifli olmuştur” diye gıpta ile bölüyorum sözünü. Juilliard’ın tüm imkanlarını kullandığını anlatıyor. Okulun opera ve tiyatro bölümlerinin etkinliklerini kaçırmazmış. Ve hatta bir seferinde Robin Williams’ın bir oyununda yer gösterici olarak çalışmış. “Biz Juilliard’da çok sıkı çalıştık. Sabah 8’den akşam 10’a kadar. Arada fırsat buldukça sosyalleşirdik. Ama yine de elimden geldiğince tadını çıkardım, bol bol caz dinledim” diyor.
“Türkiye’den bakıldığında öyle sanıldığı gibi burjuva hayatı yok burada” diyor Güneyman. “Türkiye’de itina ile yetiştim ama buraya geldiğimden beri ağır işçilik yaptım. Okulda çalıştım, dışarıda çalıştım. Opera biletleri satıcılığı, sahne arkası dekor hazırlığı ve babysitter’liğe kadar. Devlet bursu ile değil, özel burs ile, ödüllerle ve kendi kazancımla yaptım tahsilimi. Tekrar dünyaya gelsem yine aynı olurdum. Benim karakterim bu.” 1970’lerin, 80’lerin New York’unda müzik camiasında her şey daha farklıymış tabii ki. Henüz internetin sabote etmediği, çabuk tüketmeye dayalı pazar ekonomisinin istila etmediği bir müzik piyasasından söz ediyoruz. “Bizim zamanımızda biz yarışmalar kazanarak ismimizi duyururduk ve konser anlaşmaları yapardık. Ve bu sayede plak şirketleriyle bir araya gelirdik. Bizden önce 1950’lerde ise New York Times’dan olumlu kritik alan bir tek konser bile bir müzisyenin büyük çapta kariyer yapmasına yetermiş. Konser iyi ses getirirse hemen bir menajer sahiplenirmiş solisti.”
KLASİĞE, CAZA VE ÇEŞİTLİLİĞE DEVAM
Gerçek şu ki New York her zaman zormuş. Bunları konuşurken Bob Dylan’ın bir şarkısını hatırlatıyor Meral Güneyman: “Hard Times In New York Town”(New York’da zor zamanlar). Dylan da bu şehirde tutunma savaşı verenlerden. Şarkısının bir bölümünde şöyle diyor: “They’ll kick you when you’re up and knock you when you’re down. It’s hard times in the city , livin’ down in New York town (ayaktayken çelme takarlar, düşene de bir tekme atarlar. Şehirde yaşamak zor, New York’da yerlerde...) Bob Dylan eminim şimdiki New York’u görseydi, o yıllara zor demek için bir daha düşünürdü.
Sanatıyla New York’ta yoğrulan, burada keşfedilen daha nicelerini sayıyoruz; Gershwin, Cole Porter... “Her şey burada başlamış: Harlem cazı, rock, müzikal tiyatro, hip hop... Bir sürü festival, dünyanın en büyük konser salonları hep ilk burada olmuş. Bu büyüklüğün ve öncülüğün sırrı ise burada herkesin kendi işinde gücünde olması. Geldiğimde ilk gençlik yıllarımdı. Burada benliğime büründüm. Avrupa kültürüne kıyasla çok daha doğal, dış görünüşe önem vermeyen, yetenek ve çalışmayı ön plana çıkaran bir ortamda buldum kendimi. Ben, en çok bu yönünü seviyorum burada olmanın.”
“Klasiğe, caza ve çeşitliliğe devam” diyor Güneyman: “Ama bundan sonra üniversitelerde ustalık kursları ve konserlerimin yanı sıra gelecek için heyecan duyarak yapmak istediklerim; kompozisyon ve Osman Akan’la yaptığım gibi başka sanat dallarıyla ortak ve özgün çalışmalar.”
'SANAT İÇİN HÂLÂ UMUT IŞIĞI VAR'
Dünyanın göklere çıkardığı değerleri yok saymakta üstümüze yoktur Türkiye’de değil mi? Meral Güneyman’ın kendinden verdiği örnekle daha da pekişiyor düşüncemiz: “2007’de ben Grammy aday adayıydım. 2008’de Steinway sanatçısı oldum. Ve aynı yıl iktidardaki hükümet, 20 yıl boyunca dünya çapında festivallerde, konserlerde bayrağımızı dalgalandırarak, uluslararası yarışmalarda ‘Meral Güneyman-Türkiye’ anonsu ile ödüllendirilerek hizmet verdiğim ‘devlet solistliği’ unvanımı elimden aldı. Bu bir yüz karasıdır. Ben ne ilk ne son oldum. Çok karanlık bir yoldayız.” Bu olayın ardından, bağlı bulunduğu İzmir Devlet Senfoni Orkestrası’na defalarca ulaşmaya çalıştıysa da sonuç alamamış. Dilekçelerinin çöpe atıldığını öğrenmiş. Solist olduğu yıllarda da zaten konser yapma taleplerinin karşılıksız kaldığından ve bir de üstüne “Çalışmıyor bu solistler!” damgasını yediğinden yakınıyor.
“İşte ben buradan baktığım zaman bunları görüyorum. Benim bildiğim, beni yükselten Türkiye başka bir Türkiye’ydi.” Ve sonra ekliyor: “Çok köklü müesseseler de var tabii ki hâlâ Türkiye’de, bunlar umut ışığı. Onlar tarafından konserlere davet ediliyorum. Ya da bir İdil Biret var. Benim çok değer verdiğim bir sanatçı. O ve gerçek sanat camiası beni anlıyor ve bu bana yetiyor.”
Meral Güneyman’ın sohbetimiz sırasında söylediği bir cümle şu an kulaklarımda yankılanıyor: “Sahip olduğum, kazandığım her şeyi hak etmem                       gerektiğine inanırım. Çocuklarıma da bunu aşıladım hep.” 
'FAZIL SAY HARCANAMAZ'
Türkiye’ye baktığında klasik müzik camiasını şu sözlerle değerlendiriyor: “Birkaç kişiyi görüyorum, gerçekten sanatçı olan, yapıcı ve topluma bir şeyler veren. Onun dışında yıkıcı bir çoğunluk var. Ve değerlerin harcandığını görüyorum.” Fazıl Say’dan bahsettiğini düşünüyorum ama o hemen söze atılıyor: “Fazıl Say harcanamaz. O bir milli kahramandır. Kalıcıdır. El üstünde tutulması lazım. Devletten madalyon alması gereken bir sanatçı o. Eserlerinde Türk motiflerini tanıtan, senfonilerde Türk enstrümanlarını kullanan, efsanelerimizi, Nazım Hikmet’i, Aşık Veysel’i tanıtan, global bir sanatçı ve müzisyen. Onu harcamak mümkün mü?”
BİRLEŞMİŞ MİLLETLER'E ÇEVRECİ PROJE
New York’un son dönemde çok aşama kaydettiğini konuşuyoruz. Yeni yapılan parklar ve şehrin değişik köşelerinde her hafta sonu kurulan çiftlik marketleri, trafiğe kapatılan ve pahalı sandalyelerle donatılarak umuma açılan oturma alanlarıyla, bir metropol için takdir edilecek bir ekolojik dönüşüm yaşadığı aşikar. “Tam sırası gelmişken size yeni projemden bahsedeyim” diye söze giriyor Güneyman. Heykeltıraş Osman Akan ile birlikte Birleşmiş Milletler’in 70. kuruluş yıldönümü için bir müzikal kompozisyon hazırlıyorlarmış. Örgütün Sürdürülebilir Kalkınma Projesi kapsamında 2015 yılını tüm insanlık ve gezegenimiz için aksiyon alma yılı ilan ettiğini ve projelerinin tümüyle buna adandığını söylüyor. Güneyman’ın bunun için bestelediği suit ile Osman Akan’ın yontusu önümüzdeki sene içinde Hammarskjold Parkı’nda görsel ve işitsel bir sunum ile New York’lularla buluşacak. Meral Güneyman bu proje için çok heyecanlı. “Bu ortak çalışmamızın konusu beş element. Hinduizm, Budizm, Şamanizm ve Ayurveda hepsinde aynıdır: Su, toprak, ateş, hava ve beşinci element olarak eter, yani yarı-saydam gökyüzü ya da spiritüel gökyüzü. “The Human Scale” (İnsani Boyutlar - İnsan Ölçeği) adlı bir belgesel izledik. Bu filmde deniyordu ki, bir gorilin habitatı hakkında bir insanın habitatından daha fazla şey biliyoruz. İnsan habitatını nasıl geliştirebiliriz bunu düşünmek lazım. Bizim projemiz de buna katkıda bulunacak. 47. Cadde’de Dag Hammarskjold Plaza’ya yerleştirmeyi planladığımız instalasyon, insanların birbirleriyle zaman geçirecekleri bir ortam yaratacak. Burada vermeye çalıştığımız bir şehre ait olma duygusu ama kuru kuruya değil, habitatı da gözeterek... Bu karşısına geçip bakacağınız bir heykel değil, adeta deneyimleyeceğiniz, içinden geçeceğiniz son derece interaktif bir eser olacak.” Birleşmiş Milletler’in 2016’da da İstanbul’da bir sürdürülebilirlik konferansı gerçekleştireceğini öğreniyoruz Güneyman’dan...

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.