Şiirinin çağrısı her dem içimizi ısıttı

Necati Cumalı'nın öykülerini, romanlarını, denemelerini okumaya yöneldiğimde başka bir zamanın dili çıkıyor karşımıza. Edebiyatımızda yerel/bölgesel bir damarın açılmasında öncül bir ses olarak öne çıkıyordu Bir...

Şiirinin çağrısı her dem içimizi ısıttı
13 Ocak 2014 Pazartesi 11:52

17siirin

Necati Cumalı'nın öykülerini, romanlarını, denemelerini okumaya yöneldiğimde başka bir zamanın dili çıkıyor karşımıza. Edebiyatımızda yerel/bölgesel bir damarın

açılmasında öncül bir ses olarak öne çıkıyordu

Bir zaman çağrısı gibiydi o buluşma ânı. Hayatının son demleri olduğunu sezdiriyordu yer yer. Ama gene de çalışma odasındaki masabaşındaki hali her an yeni bir öykü, roman yazmaya, şiir dizip oyun kurmaya hazır biri izlenimini bırakmıştı bende. Buluşup "Günışığında Konuşmalar"ı sürdürdüğümüz günlerden bir gündü...

Ezberimdeydi dizeleri ilkgençlik günlerimde beri: "Ben uzaklardan beklerdim/Sayarak günlerimi/Bu gece penceremden düşen ayışığında/Birden yanıbaşımda buldum/Bir ağaç gibi çiçeklenmiş/Anladım almış yürümüş/ sarmış bu sevda içimi".

Şiirinin çağrısı her dem içimizi ısıtmıştı. Öykülerini, romanlarını, denemelerini okumaya yöneldiğimde ise; başka bir zamanın dili çıkmıştı karşıma. Sanırım en çok da Tütün Zamanı/ Zeliş (1959) ile Ay Büyürken Uyuyayam (1969) onu bize anlatan parıltılı anlatılarıydı. Dahası, edebiyatımızda yerel/bölgesel bir damarın açılmasında öncül bir ses olarak öne çıkıyordu

Necati Cumalı.

Yerel edebiyatın kurulmasındaki katkısı

Henüz sayrılıkla ilgili tedavisi başlamamıştı buluştuğumuzda. Ona, Ege'de geçen günlerini, Urla'yı anlatmasını istemiştim. Çünkü, kuşağının çağdaş edebiyatın oluşumundaki rolü/etkisi, modern düzyazının kuruluşundaki belirleyiciliği 1950 ve 60'lı yıllarda kendini iyice göstermişti. "Garip Şiiri"nin açtığı yolda özgün bir şiir söyleyişi yakalayan Cumalı, bu süreçte, asıl düzyazıda kendini ortaya koyacak, şairliğine kuşaklar dışı bir poetik yol çizecekti. Düzyazı alanında neredeyse her türde ürün vermesi; öykü/ roman/ oyun/denemelerindeki dil/ anlam/ konu/ izlek zenginliğiyle kurucu kimlik olma özelliğini pekiştiren duyarlık alanı açması önemlidir elbette.

Sözünü ettiğim yerel edebiyatın kurulmasındaki rolü gözardı edilemeyecek denli dikkate değerdir. Öykü, roman ve oyunlarıyla taşra insanın ruhunu, yaşamından kesitleri yansıtması yeni gerçekçilik bakışı taşımıştır edebiyatımıza. Bu özgün örnekler zamanla etkileyici kaynağa dönüşecek, dile getirdiği sorunların/ insanlık durumlarının ötesinde toplumu anlama/anlatma biçemi kurması açısından da edebiyatımızda bir kalıt oluşturacaktır.

"Benim için Urla'ya düşmek talihtir," demişti o buluşmamızda. Ve anlatmıştı şiirle başlayan edebiyat tutkusunu. Dönüp İzmir-Urla arasında avukatlık yapmaya başladığı dönemde ise Ege'yi, yöre insanını yaşadığı toprak/ insan/ doğa ilişkisinde daha iyi gözleyip tanıyacaktır. Özellikle öykü ve romanlarına yansıyan ruhu besleyen kaynak bu yöre tanıklığından gelir.

Samim Kocagöz'e mektup

Şimdilerde yayıma hazırladığım, 15 Aralık 1969'da, yakın dostu Samim Kocagöz'e yazdığı bir mektubunda şunları söyleyecektir:

"Sevgili Samim, Mektubunu bu sabah aldım. İlgine, hikayelerim için yazdıklarına teşekkürler. Bu hikayelerimde, çoğu kitaplarımda yaptığım gibi konuyu bir yönüyle aldım. Örneğin Nalınlar'da, Tütün Zamanı'nda da, Susuz Yaz da yer alan öç hikayesinde de kız kaçırma olaylarını ele almıştım. Üç ayrı açıdan bir temanın görünüşleriydi. Bu kitabımda (Ay Büyürken Uyuyamam, FA.) yalnız taşra bekarları, kadın erkek ilişkileri, çocukların cinsel durumları, ana-kız ilişkileri üzerinde durdum (Gelin-kayınpeder ilişkileri) özellikle olağan yönleriyle konuları toparladım. Daha sert, şiddetli konularımı ileriye bıraktım. Cinsel yönleri ağır bile basacak olsalar konuları, acımasız bir ortam içinde ayrı bir kitapta toparlayacağım. Umarım gelecek yıl onu da tamamlarım." Görüleceği üzre, Cumalı, tanıklığının getirdiği birikimi yapıtlarına taşır. "Tütün Zamanı" üçlemesi (Zeliş,1959; Yağmurlar ve Topraklar, 1973; Acı Tütün, 1974) onun taşranın ruhunu anlattığı Urla tanıklığının birikimini taşır. Yöre insanlarının aşkla tutkuyla, doğayla yaşadığı çatışmanın, toprak insanının taşradaki didişerek varoluşunun öyküsü dile getirilir. Ailesinin Rumeli'deki yaşamından esinler hem Makedonya 1900'daki öykülerine hem de Viran Dağlar romanına konu olur. Cumalı, Aşk da Gezer romanında ise tiyatro çevresine bakar, yaşanan ilişkiler/ aşklar, sürüklenişlerin öyküsünü burada dillendirir.

'İktidardaki adam acı sözleri sevmiyor'

"Küçük insan"ların büyük mutlulukları, bir o kadar da acıları olabileceğini, sıkışıp kalmışlıklarının trajedisini anlatılarına konu edinen Cumalı'nın edebi çağırısı hep sömürüsüz bir dünyanın dili kurmaktan yanadır. Özgürleşme düşü düşüncesi, demokratik bir yaşam kurma özlemi neredeyse bütün ömrünün kuşatıcı tözü olmuştur.

1978 Eylül'de güncesine şöyle bir not düşecektir Cumalı:

"İktidardaki adam acı sözleri sevmiyor. Doğruları dinlemek her geçen gün daha sıkıcı geliyor kendisine. Yalnız övgüler dinlemek istiyor...

Çevresini saranlara "Biliyoruz" diyor, "hepsini biliyoruz...Bırak şimdi sen bu sözleri, bana bildiklerimi okuma! Söyle nasılım?"

"Çok yakışıklısınız beyefendi!"

"Başka?"

"Dinç!"

"Başka?"

"Sizin gibi dinç, yakışıklı, anlayışlı biri sizden önce bu sandalyeye oturmadı!"

"Hah, işte böyle konuş da içim açılsın!"

Ardından açıyor kesenin ağzını: "ne oldu o senin yeğeninin işi?"

"İktidardaki adam"ı böyle tanımlıyordu, Cumalı. Yazarın çağsayıcı bakışı, zamanının ruhunu yakalama düşüncesini her bir sözüne nasıl yansıtabileceğini bize hep anlatıp durmuştu o.


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.