Orhan Kemal üzerinden neoliberal vuruşlar

K. Marx, F. Engels, Komünist Manifesto Nadir Tembeloğlu

Orhan Kemal üzerinden neoliberal vuruşlar
03 Ağustos 2014 Pazar 08:41

16orhankemal

‘Ücretli Hayat-Nakışlar/Minyatürler’ ile ‘İşçi-Oluşta Orhan Kemal Edebiyatı/Toplumsal-Tarihsel Arkaplan’ başlıklarından oluşan çalışma Orhan Kemal’in eserleri üzerinden toplumsal ve sosyal hayata ilişkin incelemelerde pek fazla bulunmuyor

İlyaz Bingül’ün kitabı ‘Orhan Kemal Edebiyatında İşçi-Oluş ve Ücretli Hayat’ Mayıs ayında çıktı.
Daha çok ekonomik, tarihsel ilişkilerden yola çıkan İlyaz Bingül, incelediği süreçlerin Orhan Kemal edebiyatında var olup olmadığına bakmış desek sanırım yanılmış olmayız. Kitap yazarın ideolojik görüşleri çerçevesinde Orhan Kemal edebiyatından pasajlarla oluşturuluyor.
İlyaz Bingül, kitap boyunca özetleyecek olursak Marksizm, Osmanlı, İttihat Terakki, 1915 olayları ve Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki Kemalist iktidarın incelemesini yapıyor. Bu süreçlerdeki ücretli hayata ilişkin veriler sunmaya çalışıyor. Fakat kitap ciddi maddi hatalara dayanıyor ve adeta neoliberal tezlerin kanıtlanması için çabalıyor. Kitapta gördüğümüz hataları göstermeye ve incelemeye çalışacağız.(1)
Marksizm fabrika sevici mi?
Emekten ve ücretli hayattan bahsediyorsanız Marx’a atıf yapmamanız imkânsız. İlyaz Bingül de atıfta bulunuyor: “Marksist düşünce de çalışmanın merkezi bir kategori olduğunu ve insanın özünü oluşturduğunu kesin dille savunur. Güya kapitalizme karşı marksist esintili muhalefetin gelecekteki sınıfsız toplum tasavvuru dahi eksizsiz biçimde fabrika düzeneğiyle uyumlu bir toplum imgesi sunar. Hristiyan, hümanist ve marksist düşünce halkaları bir zincir oluşturur: “Çalışma insanın özüdür”ünü meşrulaştırır.”(s.148) Yine Bingül, 204. sayfada Marx’ın emeğe işçinin değil, sermayenin gözüyle baktığını ileri sürer.
Marx, tarihsel materyalizmin kurucusu olarak işgücünün değeri teorisini üretti. Özellikle artı değerle birlikte tarihin, üretim araçlarına sahip olanlarla işgücünü satanlar arasındaki mücadelenin, yani sınıf savaşımından ibaret olduğunu açıkladı. Marx’ın çalışma arkadaşı Engels, “Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü” ile insanın varoluşundaki en temel etkenin “emek” olduğuna işaret etti. Marx, sınıfsız toplumun “her insanın yeteneğine ve ihtiyacına göre” çalıştığı ve katkı sunduğu bolluk toplumu ile kurulacağını gösterdi. Özetle Marksizm’in kurucuları insanın özünün emekten ibaret olduğu gerçeğini ortaya koydular.
Marx’ın yaşadığı çağdaki toplumsal pratik kapitalizmdi. Yani Marx’ın eserlerini verdiği çağda kapitalizm hâkim ekonomik sistemdi. Fabrikalaşma ise özellikle Avrupa’da hızla artmıştı. Zaten toplum fabrika düzeneğiyle uyumlu bir hale gelmişti. Üretim araçları gelişmiş, üretici güçler artmıştı. Toplumun rengini veren fabrikaydı. Bu anlamda Marx yoktan bir şey yaratmamıştı. Marx çağındaki kapitalizm ilişkilerinin bilimsel açıklamasını yapmıştı. Özetle Marx hepimize kapitalizmi öğretmişti.(2) Marx, Bingül’ün belirttiği gibi sıradan bir kapitalizm muhalifi değildi ve emeğe sermaye gözüyle bakmıyordu. Kapitalizm ilişkilerini açıklıyor ve bu ilişkilerin nasıl çözüleceğine dair ipuçları veriyor ve işçi sınıfı önderliğinde bolluk toplumunun nasıl yaratılacağını açıklıyordu.                
Osmanlı Roma’nın süreğeni mi?
İlyaz Bingül Osmanlı’daki ücretli hayata ilişkin incelemelerde bulunurken Osmanlı hakkında değerlendirmelerde bulunuyor. Bunlardan hatalı gördüklerimizi şu şekilde sıralayabiliriz:
1-) Tarihsel olarak Roma’nın bıraktığı boşluğu dolduran Osmanlı’nın fetihçi, ganimetçi ekonomisinin belirleyici olacağı politik kültürel yapılanışı ise (...) politik-militer küreyi tahkim ettiği oranda var olabilirdi. (s.200) Sayfa 173’te ve 187’de de Osmanlı’nın Roma’nın süreğeni olduğu iddia edilir.
2-) Osmanlı İmparatorluğu feodal değildi; devletin niteliği, savunduğu düzen ve bu düzeni taşıyan hukuk ve üretim ilişkilerine yansıdığı biçimiyle sınıf yapısı, Avrupa feodalizmi adıyla bildiğimiz prekapitalist düzenden temelli farklılıklar gösteriyordu. (s.198-199.)
3-) (Osmanlı İmparatorluğunda) Özel mülkiyet olmayınca sınıflar ve “mevcut toplumun şimdiye kadarki tarihi, sınıf çatışmalarının tarihidir” şeklinde özetlenebilecek sınıfların devrimci mücadelesi de olmayacaktır.  (s.179)  
Dünyanın iki büyük imparatorluğu olan Roma ve Osmanlı yapı olarak birbirinden çok farklı üretim ilişkilerine ve sınıflara sahipti. Özellikle Roma köleci bir toplumdu. Üretim kölelik üzerinden sürdürülüyordu. Tarımda köle emeği belirleyiciydi. Büyük çiftlikler (latifundiyalar) köleler ile ekilip biçiliyordu. Roma aynı zamanda fetihlerle büyürken, fethettiği ülkelerin halklarını da köle haline getiriyordu. Roma’da köleler “canlı meta”lardı. Roma’da sınıflar patrisyenler, şövalyeler, plebler, köleler(3) olarak karşımıza çıkıyor.
Osmanlı’da da hâkim üretim şekli tarımken, Roma gibi üretim köleler aracılığıyla yapılmıyordu. Yazarın da belirttiği gibi 16. hatta 17. yüzyıla kadar süren tımar sistemi aracılığıyla toprağın işletmesi asker karşılığı beylere veriliyordu. Yine Osmanlı’da loncalar aracılığıyla küçük zanaatkârlar oldukça fazlaydı. Yine Osmanlı’da vassallar ve serfler fazla görünmemekle beraber feodal beyler, lonca ustaları ve çıraklar(4) önemli bir yer tutuyordu. Osmanlı Devleti bu anlamda bir feodal devletti ama elbette Avrupa feodalizminden de farklıydı. Avrupa feodalizmi çok parçalı ve merkezi idareden yoksundu. Oysa Osmanlı’da toprak doğrudan merkezi otoriteye bağlıydı. Bu açıdan Osmanlı feodalizmi Avrupa feodalizmine göre ileriydi. Zaten Osmanlı’nın Avrupa’ya doğru fetihlerle ilerlemesinin kolay olması da bunla açıklanabilir.
Peki, özel mülkiyetin gelişmediği feodalizmde ve özellikle Osmanlı’da sınıf mücadelesi yok muydu? “Özgür ile köle, patrisyen ile pleb, senyör ile serf, lonca ustası ile çırak, kısacası, ezen ile ezilen, birbiriyle sürekli bir karşıtlık içinde bulunmuş, birbirine karşı gizli ya da açık kesintisiz bir mücadele sürdürmüş, bu mücadele ya tüm toplum yapısının devrimci bir dönüşümüyle, ya da mücadele eden sınıfların hep birlikte çöküşüyle sonuçlanmıştır.”(5)
Sınıf mücadelesi demek yalnızca özel mülkiyet sahipleri ile işçi sınıfları arasındaki mücadele demek değildir. Sınıf mücadelesi üretim araçları sahipleri ile üretim araçlarını elinde bulundurmayan emek gücünü satarak hayatını sürdüren kesimlerin savaşımı demektir. Bu anlamda Osmanlı’da da sınıf mücadelesi görülmüştür. Şeyh Bedreddin İsyanı, Celalî isyanları bunların başlıcalarıdır...

Dipnotlar:
(1) Kitap boyunca çok ciddi maddi hatalara ve çelişkilere rastladık. Fakat hepsini burada inceleyemeyeceğiz. Hepsini yazmak neredeyse bir kitap boyutuna varabileceği için özetini vermek zorundayız.      
(2) Doğu Perinçek; Marx’tan kapitalizmi, Lenin’den emperyalizmi, Mao’dan sosyalizmi öğrenebiliriz; Aydınlık, 26.05.2013                                
(3) K. Marx, F. Engels, Komünist Manifesto
(4) K. Marx, F. Engels, Komünist Manifesto
K. Marx, F. Engels, Komünist Manifesto

Nadir Tembeloğlu


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.