Doğumunun 100. yılında ‘Dağlarca Günlüğü’

Pythhagoras’ın Okulu’na kabul edilen öğrenci ilk beş yıl sadece susmayı öğrenirmiş, ben on beş yıl sustum Dağlarca’nın yanında. 1983 yılında Akademi Kitabevi’nin düzenlediği şiir yarışmasına katılmıştım, 1979-80 döneminde...

Doğumunun 100. yılında ‘Dağlarca Günlüğü’
23 Ekim 2014 Perşembe 09:52

17ertanmisirli

A. Ertan Mısırlı, ‘şiirin Pisagoru’ diye tanımladığı, ‘yaşamakta olan en büyük Türk şairi’ seçilen, ‘tek başına bir okul’ olarak nitelendirilen Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı anlattı
Sağlığında, birçok edebiyat eleştirmenince “yaşayan en büyük Türk şairi” olarak nitelenen Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın 100. doğum günü Beşiktaş Belediyesi’nin katkılarıyla Levent Kültür Merkezinde düzenlenen etkinlikle kutlandı. Beşiktaş Belediye Başkanı Murat Hazinedar’ın açış konuşmasıyla başlayan etkinliğe Ataol Behramoğlu, Sabri Kuşkonmaz, Hüseyin Alemdar, Mustafa Köz, A. Ertan Mısırlı, Müşür Kaya Canpolat, Egemen Berköz, Yaşar Miraç, Rüştü Erata gibi birçok edebiyatçı ve edebiyatseverler katıldılar. Son 18 yılında Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın yanında bulunmuş, onunla ilgili anı ve belgeleri kitaplaştırmış olan şair A. Ertan Mısırlı’yla Dağlarca hakkında konuştuk.
- Ertan Bey, yıllarca Dağlarca’nın en yakınında olan sanatçılardansınız. Bu yılların gözlem ve tanıklıklarından hareketle hazırladığınız “Fazıl Hüsnü Dağlarca Günlüğü-Bilinmeyen Mektuplar, Fotoğraflar, Anılar” adlı kitabınız Kaynak Yayınları tarafından yayımlandı. Kitabınızın hazırlanışı ve içerdiği bilgiler hakkında birkaç ipucu verebilir misiniz?
“Benim hiç resmim olmasa / Olmasa da görünsem / Hep düşüncelerde / Yazıca hep” diyordu Dağlarca Asu’da. 40 yıl önce serpilmişti “Dağlarca Günlüğü”nün tohumları. 1974’te aynı apartmanda oturan komşumuz Sahavet Dağlarca’ydı “Çocuk ve Allah”a duyduğum hayranlığı besleyen. İlk belgeler, Sahavet Hanım’ın kaybolup gitmesine razı olmadığı, rutubetten yazıları silinmeye yüz tutmuş, dağınık haldeki mektuplarda, el yazılarında göz göze geldim Dağlarca’yla. 1984 yılında da Fazıl Bey’le tanıştım. Sonrası “Dağlarca Günlüğü” işte... 1962’de Cemal Süreya’nın Paris’ten yazdığı mektup, 1967’de Talat S. Halman’la başlayan yazışmaları, Uluslararası Şiir Forumu’nun o dönemdeki direktörü Samuel Hazo’yla olan yazışmalar ve “Yaşamakta Olan En Büyük Türk Şairi” seçilmesinin belgeleri, 1970-71’deki Enis Batur mektupları ve bir ‘edebiyat Anketi’ne verdiği yanıtlar, 1974-Struga Şiir Akşamları Festivali’ndeki Altın Çelenk Ödülü’nün anlatıldığı bölüm vb. bilgileri içermekte Dağlarca Günlüğü.

'TEK BAŞINA BİR OKUL'

- Doğan Hızlan, Dağlarca’yı “tek başına bir okul” olarak nitelendirmiş. Siz bu okuldan nasıl yararlandınız? Dağlarca’nın “rahlei tedrisi”nden geçtiğiniz anlaşılıyor kitabınızı okuyunca.
Cemal Süreya’nın çıkardığı Papirüs’ün Haziran 1966 tarihli nüshasında: “Tek Başına Bir Okul: Dağlarca” başlıklı bir yazısı yayımlanır. “Dağlarca’nın şiiri kendi içinde kabaran bir mayayı andırır” diye başlar bu yazı “Bir şiirinin içinde bütün bir şiir serüveninin belirsiz uçları saklıdır. Onun şiiri büyük bir mısradır. Şiir serüveni, insanın serüveninin ayrılmaz parçasıdır” diye süren bir yazıdır bu. Dağlarca’yı tanıdığımda onun tek başına bir okul olduğunu biliyordum; bu okula öğrenci olarak kabul edilmeyeceğimi de biliyordum ta en başından itibaren. Bu yüzden o okula müstahdem olarak girdiğimi söylemiştim bir konuşmamda. Askerliğimi Dağlarca’nın emir eri olarak yaptım 18 yıl boyunca demiştim bir yerde de.
- “Dağlarca şiirin Pisagoru’dur” demişsiniz. Bunu okurlarımıza açmak gerekecek.
Pythhagoras’ın Okulu’na kabul edilen öğrenci ilk beş yıl sadece susmayı öğrenirmiş, ben on beş yıl sustum Dağlarca’nın yanında. 1983 yılında Akademi Kitabevi’nin düzenlediği şiir yarışmasına katılmıştım, 1979-80 döneminde Selimiye Askeri Cezaevi ve Toptaşı Ceza ve Tevkif Evi’nde yazdığım ilk şiirlerimden oluşan bir dosyayla. Dönüşte Kadıköy’de Dağlarca’yla tanıştım ve “Bir Yağmur Zamanı Kırık-Dökük Şiirler” adını verdiğim o dosyamı çekmeceme hapsettim o günden sonra. Suskunlukla geçen bu on beş yıl boyunca Dağlarca’dan gizledim şiir heveslisi olduğumu. Sadece onu dinledim ve gizli gizli not tuttum anlattıklarını.

DAĞLARCA İLE BİR GÜN...

1998’de Taksim’deki bir göz doktorunun muayenesinden çıktığımızda birlikte Cumhuriyet Lokantası’na gittik Fazıl Bey’le. Aralık ayının soğuk bir günüydü. Gözüme ilk çarpan, bizden başka iki kadın ve ortalıkta dolaşan üç siyah kedi vardı lokantada. Kadınlar kederli bir muhabbete dalmış, epey üzgün görünüyorlardı. Bizim sohbetimiz de ortama ve mevsime uymuştu sanki ya da ben ‘üstüme vazife olmayan’ bir konuya değinmiş olmalıyım ki Fazıl Bey ‘kırmıştı’ bir kez daha beni. İlk kez o gün onun yanında kalem-kâğıt çıkardım çantamdan ve bir şeyler karaladım o soğuk sessizlik anında. Bir süre sonra Fazıl Bey bozdu sessizliği: “Ne yazıyorsun, oku bakalım!” diyerek. Şaşkınlığımı üzerimden atıp bütün cesaretimi toplayarak okudum yazdığımı: “Cumhuriyet’in bütün kedileri kara / Kadınları solgun / Şairleri tamahkâr / Mağrur olmayınız üstadım / Sizden büyük ‘Çocuk ve Allah’ var!”... Dağlarca hiç ummadığım ve o güne kadar çok az tanık olduğum bir tepki göstererek basmıştı kahkahayı ben de ona eşlik ediyordum. Sanki o yüzleri kederli iki kadın da gülümsüyordu. Bu olayın ardından bir gün Kadıköy’deki Hayat Kafe’de otururken şiir dosyamı getirmemi istedi. Dağlarca Günlüğü’nde anlattığım gibi ilk şiir kitabım “Eski Islık”ın isim babası olmuştu Fazıl Bey. “Dağlarca benim için şiirin Pisagoru’dur” sözümün hikâyesini de ilk kez yazılı olarak sizinle paylaşmış oldum sevgili Beyazıt Hocam.

Beyazıt Kahraman


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.