Çatıdaki serçe nasıl düşer?-(TAMAMI)


Seyyit Nezir

Seyyit Nezir

Okunma 17 Temmuz 2012, 17:58

 

Nobel ödüllü Maria Vargas Llosa, Sözcükler’de (S: 38) din üstüne geçen hafta değindiğimiz saptamalarında şöyle diyordu: “Dinin yerine getirmesi gereken bir işlevi var. ... güvenlik duygusunu, kültürel seviyesine bakmaksızın herkese hissettirmek.”

Şair dostlarım Evin Okçuoğlu ve Emine Erbaş’ın uyarılarıyla araştırdığımda, Nobel ödülsüz Goethe’nin tam 200 yıl önce şu belirlemesine rastladım: “İnançta, derim ki, önemli olan inanmaktır; neye inanıldığı hiç fark etmez. İnanç, şimdiki ve gelecek zaman için büyük bir güven duygusudur ve bu güven çok büyük, çok güçlü ve anlaşılmaz bir varlığa teslimiyetten kaynaklanır. ... İnanç, herkesin kendi duygusunu, aklını, hayalgücünü elinden geldiğince kurban etmeye hazır olduğu kutsal bir kaptır.” (Goethe Der ki, s. 167, İş B. Y., Nisan 2000, çev: G. Aytaç)

Adak geleneği ve köleliğin kökeni

İslâm’a ve Muhammed’e yoğun ilgisine bakarak, kimi Müslümanların kendilerinden biri gördüğü Goethe, yaşamını güvenceye alma uğrunda insanın ilk çağlardan beri öz varlığını Efendi’ye kurban etme eğiliminin kaynağını da gösteriyor. Şurası açık ki, kendini adadıkça köleliği pekişen ve kendi özüne yabancılaşan insanın tektanrıcı dinler döneminde bu köleleşmeyi daha koyu ve amansız yaşadığı görülüyor. İnsan, putla somut ilişkiler içinde ve gereksindikçe kurduğu bağı, tek tanrıcı dinlerde ve özellikle İslâmiyet’te günün her saatine yayılmış, denetime uygun, genelleşmiş tapınak bağlarında katılaşan soyut kutsallıklarla, yazgıya mahkûmiyet olarak yaşar. Ataerkil toplumla birlikte kadının köleleşmesinin ağırlaşarak sürmesi, İslâmiyet’le büsbütün karanlığa kapanması bile açıkça gösteriyor ki, dinler ileri adımları saf dışı etmek üzere gelmiş karşıdevrimlerdir.

Llosa, “Yine de dine hepten savaş açmanın saflık olduğunu düşünüyorum” dese de eklemeden edemiyor: “Din dediğimiz kurum devletle özdeşleşirse işin rengi değişir, çünkü o noktada özgürlükler ortadan kalkar.” Peki, “tanımı gereği mutlakçı ve dogmatik olan din”, tam o noktaya gelinceye kadar, “nasılsa gelmez” deyip oturmak bir tür yazgıcılık değil mi? Nitekim Goethe şunu da saptamış: “Kargaşalı edebiyat ve sanat dünyamızın düşünce ve yetenekçe zayıf olanları softalık bayrağının altında toplanıyor.” Çünkü birey olarak, toplumla diyalektik ilişkiler ağını zedelemeksizin, “kendi kendine ve başkalarına yetmek ve de güvenmek”, daha anlamlı bir yaşam önerisi içerse de, kişiyi elbette acılı ve çileli, savaşçı bir yaşama zorluyor.

Din asla özgürlükle uzlaşmaz

Gerçekte, “Dünya ve insanlık tarihinin asıl, biricik ve en derin ve öteki bütün konuların üstünde olan konusu, inançsızlıkla inanç arasındaki çekişmedir.” Goethe’ye göre, bu çekişmede din, kimi dönem bir adım gerileyip sessiz kalmayı seçse bile, asla özgürlükle uzlaşmaz, saldırı için hep fırsat kollar. Bu yüzden, “din tartışmaları çaresiz beladır”. Laiklik, Goethe de vurguluyor ya, olayı vicdan özgürlüğüyle sınırlayarak insanın dinle güvenceye alınması yerine, dine karşı insanı güvenceye alır: Böylece “din, bir ruh, hatta bir birey işi olarak kalır, çünkü o yalnızca vicdanla ilişkilidir.”

Bu gerçekler ışığında Goethe’nin Müslümanlığı savı boşa çıkıyor. Hem şu sözler de onun: “Hıristiyanlık öğretisi, ... Müslümanlık öğretisiyle aynı kaynaktan çıkar: Tanrı’nın iradesi olmadan hiçbir serçe çatıdan düşmez.”

Hıristiyanlık bağınıysa şöyle açıklıyor: “Ey Hıristiyanlığın Tanrısı! Zavallı insanlarına ne çok dert yüklüyorsun, üstelik mabetlerinde seni bunun için övmemiz gerekiyor!”

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.