Yayın dünyasının çamaşırları kirli mi?

Ticaret, kötü bir şey değildir hiç kuşkusuz. Yayın dünyasıiçin bile… Ruhuna aykırı hareket edilmedikçe; hukuk herkese eşit mesafede durdukça… Ama bu iki hususa tesadüf etmek, kırmızı karın yağma olasılığına yakındır

Yayın dünyasının çamaşırları kirli mi?
27 Kasım 2015 Cuma 15:02

Murat Batmankaya

Yeni Ahit’e göre kıyamet alâmetlerinden biridir “mahşerin dört atlısı”; Yuhanna’nın Patmos adasında gördüğü bir ‘vizyon’a dayanır ve felaket, üç aşağı beş yukarı şu cümleyle şenlenir: “Şimdi, geçmişte ve gelecekte, hep var olan, mutlak güce sahip olan, Alfa ve Omega benim.”
Ezeli ve ebedi olduğuna inanıp, elindeki mutlak gücü belli odaklar yahut çıkar için kullananlar, yalnız “inanç” sektöründe (?) değil, yayın dünyasında da mevcut. Vaktiyle Memet Fuat, Hilmi Yavuz, Doğan Hızlan ve Fethi Naci olarak tanımlanırdı bu dört atlı; şimdi isimler değişti, lakin vahamet değişmedi.
Amatörler nezdinde ödül, tazı yarışlarındaki tavşana benzer. Eğer kişi bu uğurda ciddi emek harcamayı göze alır ve çabasını kabiliyetiyle birleştirebilirse, sonuç yahut süreç, makul kabul edilebilir bir ölçüde. Ancak cebinde parası, arkasında dayısı/amcası olan herkes, kendi yahut birileri adına ödül dağıtır ve bundan kendine bir don biçmeye kalkarsa, işin rengi değişir.
Kabul etmekte zorlansak da, artık muteber ödül sayısı, bir elin parmağını geçmemekte… Ve artık günümüzde, ben dahil, ödülsüz yazara/şaire ulaşmak, neredeyse imkânsız! Keza, bir eseri değerlendirme inceliği gösterenlerin, söze ödülle başlamalarını anlamak da…
Ancak ‘üretim’ (edebiyat söz konusu olduğunda, ne absürt bir tanım; burada yazma sürecini kastediyorum) aşamasını şimdilik dışarıda tutup, eğer becerebilirsem, sunum ve tüketim aşamasına odaklanmak istiyorum. İstiyorum, çünkü üretimi de belirleyen/yönlendiren şeylerden biri bu.

EDEBİ ÇÖKÜŞÜN FİTİLİ
İnternet ve onun sağladığı kimi imkânlar (blog, whatsapp, facebook, twitter yazarlığı gibi), edebi çöküşün fitilini ilk ateşleyen değilse bile, mühim tetikçilerinden. Mahşerin dört atlısı tarafından engellenmekten bıkıp usanan nice kalem, bir sığınak, bir kendini ifade mekânı olarak görmekte interneti... İşin tuhaf yanı, azınlık da değiller; kendi gibi itilmekten usanmış, değeri ıskalanmış nice kişi var bu mekânda ve hepsi de kendini ve başkalarını beğenmeye dünden teşne…
Bu çılgın kalabalık içinde, internetin pompaladığı tüm cesarete ve özgürlüğe rağmen, kendini hâlâ ‘yeterli’ görmeyenler de var. Böylelerinin ihtiyacını gidermeye “online yaratıcı yazarlık kursları” ve “e-yazarlık atölyeleri” talip olunca cümbüş başlıyor tabii ve vasatlığın krallığına uzanan yolun ilk taşı itinayla döşeniyor.
Gel gör ki, yayın(cılık) eninde sonunda, elle tutabileceğin, kokusunu içine çekebileceğin somut bir şeye karşılık geliyor: kitap! Kitapsız kişinin edebiyat dünyasında bir iskemle edinmesi zor hâlâ… Hem imza da atılamaz ki sanal âlemde… Yanınızda yörenizde üç beş alkışlayan, sırt sıvazlayan olmadıktan sonra neye yarar ki yazmak…
Bunu keşfeden yayıncılar, görünme ve onanma telaşındaki vasat krallığına bodoslama dalmakta gecikirler mi hiç… Bir yanda Cinius, İkinci Adam, Sokak Kitapları gibi yayınevleri, sundukları hizmet (kitap basmak) için para talep ederken, diğer yanda Ephesus, Epsilon gibi yayınevleri, yazarına telif ödemeyi seçseler de, itiraf etmeli ki, çelişkilerle dolu, fevkalade renkli bir dünya… Zira bu dünyada kızı için kuyruğa giren pop ikonları da var (İclal Aydın mesela); ülkenin en ücra köşesine dahi ulaşmayı uman ve bu uğurda para saçmaktan çekinmeyen, ancak tarla, bahçe satarak, kredi çekerek bastırdığı kitabın hiç dağıtılmadığını, hatta elindekiler kadar basıldığını öğrenen, dolayısıyla yayıncısını dava edenler de var.

TEDARİKÇİ DAĞITIMCILARIN ZULMÜ
Nice engeli aşıp bastırılan kitap, tek başına bir şey ifade etmez elbette… Okura ulaşmalı, onu sarhoş yahut mest etmeli… En büyük, en gözde kitabevlerinin raflarını süslemeli… Gazeteler, dergiler, diğer kitle iletişim araçları ballandıra ballandıra ondan bahsetmeli… Dedikoduların en has malzemesi olmalı…
Bunun için ikinci aşama devreye girmeli: Dağıtım.
Oysa Türkiye’de dağıtımcılar nadiren dağıtım yaparlar. Dağıttıkları da o günlerde popüler olanlardır. Diğer kitaplar, şansınız varsa, depolarında bulundurur, şansınız yoksa, ayın sonunu takiben, gönderdiğiniz kolinin bandı dahi açılmadan iade edilir. Zira dağıtımcılar artık tedarikçidir. Yayıncı çalışır, çabalar; yazar çevresini kullanır, orada burada bir iki yazı yayımlatır; oluşan kısmi ilgi eğer satın almaya dönüşürse, devreye dağıtımcı girer. Sipariş edilen kitabı yayıncıdan alır ve kitabevine, internet üzerinden satış yapan kuruluşa teslim eder. Dahasına karışmaz…
Lakin karıştığı başka bir şey vardır ve o da şudur: Nadiren dağıttığı kitaplar arasında iltifat görenler varsa hemen kulakları dikilir, kalbi hızlı hızlı atar. Hele bu iltifat gören kitabı basan küçük bir yayınevi ise ağzının suyu akar. Vakit kaybetmeksizin yazara ulaşır. Bir şekilde ikna eder. Daha önce gönülsüzce dağıttığı kitabı, sahibi olduğu yayınevinden basıp aşkla, coşkuyla dağıtır. Var olan pastayı büyütmek mümkün olmadığından, dağıtımcılar küçük yayınevinin lokmasına dadanmakta sakınca görmez ve buna da güzel ülkemizde ‘ticaret’ denir.

AYAĞINI DENK ALCILARIN DÜNYASI
Ticaret, kötü bir şey değildir hiç kuşkusuz. Yayın dünyası için bile… Ruhuna aykırı hareket edilmedikçe; hukuk herkese eşit mesafede durdukça… Ama bu iki hususa tesadüf etmek, kırmızı karın yağma olasılığına yakındır.
Dağıtımcı, yaklaşık 100 yayınevi ile anlaşır. Bazen yüzde 70’e varan iskontolarla kitap alır ve ulaşabildiği noktalara dağıtır. Üzerinden 6 ay, bilemediniz 1 yıl geçer. Dağıtımcı, oluşan alacağını ya evrakla (çek/senet) ya da nakit olarak alır. Yayıncıya ise 3-5 ayı bulan mutabakat sürecinden sonra, mutabık kalınan rakamın üçte birine denk gelen miktarı, bir yıllık çekle öder. Çoğu kere çekler karşılıksız çıkar. Bankadaki parası blokedir. Şirketi kapatıp, yanında çalıştırdığı eleman üzerine yeni bir şirket kurar. Kaldığı yerden devam eder ticarete… Olan yayıncıya olur.
Yetmez tabii… Uyanığı, pardon aklı çalışanı boldur bu piyasanın. Daha fazla kâr amacıyla dağıtımdan gelen gücünü kullanır. Zaten çok sattığı kitapların benzerini bir başka yayınevine ürettirir. Böylelikle çalışmakta olduğu yayınevine gözdağı verir. “Bak, seninkilerden daha iyisini, daha uyguna buldum. Ayağını denk al!” der mesela… Elindeki pazarı kaptırmak istemeyen yayıncı da, dağıtımcının taleplerine boyun eğer ve olan yine dağıtımcının itelemesiyle boyunu aşan sulara giren küçük yayıncıya olur. Ve bunlar çoğu kere batar!

EN TEHLİKELİLERİ, ÜÇÜ BİR ARADAKİLER
Hem matbaası, hem dağıtımcısı, hem kitabevi olan yayıncılar, pastanın tamamına talip olan kişilerdir çoğu kere… Küçük yayıncı 1000 adet kitabı zar zor bastırırken, o 30 bin, 100 bin girer, en olmadık, nice beter kitabı. Perakende fiyatı 25 TL olan kitabın bir kısmını D&R, Remzi, İnkılap gibi zincir kitabevlerine yüzde 50, 60 iskonto ile verir. Böylelikle üretim (yani kâğıt, baskı, cilt, telif) maliyetini karşılar. Kalan kısmı, ki bu bastığı adetin yarısından çok fazladır, kelepirci diye tanımlanan kesime 2 liradan, 3 liradan adeta ikram eder. Tüm bunlara rağmen elinde kalan olursa eğer, bunu da takasta kullanır, aldıklarını kitabevinde eritir.
Böylesi yayıncıların ekmeğine yağ süren çoktur. Ve bunlardan birisi de telif ajanslarıdır. Yalnızca internet üzerinden satış yapan kitapyurdu.com’da bile 20 bin okurla buluşan kitaplar, ne işse, asla ikinci, üçüncü baskıya ulaşmaz. Oysa genellikle 1000 adet, hadi bilemediniz 3 bin adet üzerinden yapılır telif sözleşmeleri… Ajans, aldığı hizmet bedeli karşılığında susar. Halbuki o bedel, bir baskıya mahsus bedeldir. Bunu bilir bilmesine de, yayıncının yılbaşında, doğum gününde, bayramlarda seyranlarda gönderdiği hediyelere itiraz edemez. Sonuçta insandır ve çalıştığı yayıncıyı üzmek istemez. Aynı duyarlılık, yani çoksatan kitaplar basan ve dağıtan yayıncıyı üzmeme iradesi, meslek birlikleri dahil, pek çok kurum ve kuruluş için de geçerlidir. Yayıncılıkta insan ilişkileri her şeyden üstündür!
Emin olun ki, söylediklerim, söylemeyi umduklarımın çok gerilerinde… Ne holding yayıncılığından, ne iktidarla hemhal yayıncıların nasıl kollandığından, yüksek vergi oranlarından, ne de mafyavari kafa kol ilişkilerinden söz edebildim. Umarım bir sonraki yazımda bunu becerebilirim.  

Etiketler; #Murat Batmankaya

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.