‘Geleceğin gölgesi şimdinin üzerinde'

Avrupa’da büyük bir göç dalgasının tetiklediği sığınmacılar sorunu baş gösterdiği sırada Julia ve Pete, Paris’teki düzenlerini, Hitler’in Fransa’yı işgal etmesi sonucu bırakmak ve memleketlerine dönmek zorunda kalıyor.

‘Geleceğin gölgesi şimdinin üzerinde'
23 Ekim 2015 Cuma 16:40

Kaan Egemen

Kendilerini ABD’ye götürecek gemiyi beklerken Portekiz’de konaklıyor ve bir yandan da gerçek sığınmacıları; Yahudileri ve yerli Avrupalıları düşünüyorlar
Yıl 1940; İkinci Dünya Savaşı’nın Avrupa’yı, Salazar rejiminin de Portekiz’i kavurduğu vakitler... Edward ve Iris Freleng çifti Lizbon sokaklarında geziniyor. Avrupa’nın hemen her yanında kurşunlar ve bombalar kendini gösterirken Amerikalı Pete ve Julia Winters, savaşta tarafsızlığını koruyan Portekiz’e sığınıyor. O sıralarda Avrupa’nın en güvenli limanı olan Lizbon’dan kalkacak gemiyle ABD’ye gitmek üzere bekliyorlar. Bu süreyi de Lizbon kafelerinde geçirirken bir haziran günü Freleng çiftiyle tanışıyorlar.

İKİ ÇİFT BİR KENT
Avrupa’da büyük bir göç dalgasının tetiklediği sığınmacılar sorunu baş gösterdiği sırada Julia ve Pete, Paris’teki düzenlerini, Hitler’in Fransa’yı işgal etmesi sonucu bırakmak ve memleketlerine dönmek zorunda kalıyor. Kendilerini ABD’ye götürecek gemiyi beklerken Portekiz’de konaklıyor ve bir yandan da gerçek sığınmacıları; Yahudileri ve yerli Avrupalıları düşünüyorlar. Tabii kendi geçmişleri ve geleceklerini de...
Pete’in “hiçbir şeyden tatmin olmuyor” dediği Julia, Portekiz’den ve oradaki insanlardan, en çok da ABD’ye dönme fikrinden nefret ediyor. Bu ruh halindeyken çoğunlukla yabancıların sık sık gittiği Kafe Suiça’da eşiyle vakit geçiriyor. Birkaç tesadüf silsilesinin ardından ikili, Freleng çiftiyle de burada tanışıyor.
Yazar David Leavitt, bu noktadan itibaren 1940’lara özgü ilişkileri, kibarlıkları ve jestleri işin içine katarak çiftlerin birbirini tanıyıp tarttığı satırlara yer veriyor. Bununla birlikte, Portekiz’in havası, Lizbon’un sokakları, balıkçılar, ağır akan zaman ve savaşın gidişatına dair cümlelere de rastlıyoruz. Almanlardan kaçarken Lizbon’da huzurlu bir ortam vaat eden “Otel Francfort” da manidar bir katkı sunuyor olup bitene.

AFFEDİLMEYEN SAVAŞ
Savaşın kabalaştırdığı pek çok insana inat, Freleng ve Winters çiftleri, alabildiğine hoş bir ilişki kurmuş görünüyor. Hemen her konudan bahis açılırken birbirlerine de sıra geliyor. Julia, her ne kadar Portekiz’den nefret etse de ülkesine dönme düşüncesi ve Almanların işgali yüzünden geride bıraktıkları Paris’in durumu nedeniyle bulundukları sürede yabancı düşmanlığıyla hiç karşılaşmadıkları Lizbon’da kalmayı istiyor. Tahmin edileceği gibi buna ilk karşı çıkan da eşi Pete oluyor. Böylece Pete ile Julia arasında fırtına kopmaya başlıyor.
Julia ve Pete, birbiriyle tartışırken Freleng çiftiyle ilgili de konuşmaya başlıyor; Edward ve Iris’in takma isimle sürdürdüğü yazarlığı ve çılgınlıkları, ikilinin kavgasına dâhil oluyor. Üstelik Edward’ın zenginliği de sürekli gündeme gelince Pete’in rahatsızlığı su yüzüne çıkıyor.
Leavitt, sanat meraklısı Harvard mezunu Julia’nın, neden hırçınlaştığını anlamamızı istercesine geçmişinin bir özetini veriyor. Onun en büyük tutkusu (ya da saplantısı), sanatın kalbinin attığı Paris’te yaşamak. Kendisini bir Alman ve Amerikalıdan çok Fransız olarak gören ve ilk denemesinde (1914’te) Paris’e gitmeyi başaramayan, bu nedenle Birinci Dünya Savaşı’nı asla affetmeyen biri.
Julia’nın hemen her arzusunu tatmin etmeye çalışan Pete, kendisini aptal gibi hissettiği anlardan birinde, isteklerinin hayalden ibaret olduğunu kavradığı eşinin bir fanteziye kapıldığını anlıyor. Dahası, her an Julia’yı kollaması gerektiğini seziyor. Bütün bunlar, Pete’in omuzlarına büyük bir yük bindiriyor.

İLİŞKİLER VE İLETİŞİMSİZLİKLER
Pete’in aklından geçenler ve yaşadıklarını düşündüğü dakikalar, Freleng çiftiyle yiyecekleri yemeğin öncesine rastlıyor. Beraber oldukları her dakika, Winters ve Freleng dörtlüsünün birbirini daha çok sorgulamasını sağlıyor. Bu da yetmezmiş gibi Edward ve Pete aradan sıyrılarak arabalar, kadınlar, diktatörler, kitaplar ve iddialarla örülü bir erkek muhabbetine başlıyor.
1940’lar, Avrupa’nın her yerinde herkesin birbirinden şüphelendiği; karşısındakinin, hangi taraftan olduğunu anlamaya uğraştığı bir dönem. Bunun, Winters ve Freleng çiftine sirayet etmemesi de imkânsız. Pete, belki evhamlar belki de kendince haklı gerekçelerle Edward’dan kuşkulanmaya başlıyor, kafasında dönüp duran soruların başında “Edward bir casus mu?” geliyor. Leavitt, bunun bir kuruntu olup olmadığıyla ilgili kafamızı karıştırıyor ama bir başka durumun netliğini, Edward’a söylettiği cümleyle ortaya koyuyor: “Biz de Lizbon’daki öteki yabancılar gibiyiz. Kaldığımız yerde bulunmak istemiyoruz. Ama bulunmak istediğimiz yerde de kalamıyoruz.”
Leavitt, diyaloglardan anladığımız gibi romanı kimi şüpheler, ikilemler ve geçmişin tortuları üzerine kurmuş. Bunun fonuna Portekiz’i (Lizbon manzarasını) ve ikili ilişkileri yerleştirmiş. Bazen Edward’la eşi Iris, bazen Pete ile Julia bazen de Pete ve Edward sahne alıyor. Tüm bu konuşmalar, 1940’ların tedirginliğini yansıttığı gibi o dönemin kadınları ve erkekleri arasındaki iletişimden örnekler de sunuyor. Bütün bunların yanı sıra kaçamakların ifşası da sohbetlerin bir yanına şaşırtıcı biçimde eklemleniyor.

ALDATMA VE CİNSELLİK
Leavitt, aldatma ve cinsellik temalarını, Iris’in Pete’le yaptığı konuşmalar aracılığıyla yansıtıyor. Elbette o günlerin olmazsa olmazı Katoliklik ve genel anlamda din algısı da yine Iris merkeze konarak karşımıza çıkarılıyor.
Edward ile Iris’in, Pete ile Julia’nın nasıl tanıştığı, birlikteliğini nasıl sürdürdüğü ve küçük sırları nasıl biriktirdiğini öğrenmemizle birlikte evlilik, kimlik ve cinsellikle ilgili hatırı sayılır soru ve yorumla da yüzleşiyoruz. Programlar yapıp birlikte geçirilen günlerin satır aralarında, pek hissettirilmese de bu sorgu ve yorumlardan doğan gerginlikler mevcut. Kanlı bir savaş sürerken görece steril Lizbon’da, iki erkeğin ve iki kadının kıyasıya mücadelesine tanık oluyoruz. Bir tür hesaplaşma ama asla onların yanı başındaki savaş gibi değil. Bu da kaygıyı arttırıyor haliyle. Dolayısıyla epey fal bakılıp kart açılıyor, blöf yapılıyor; kimi zaman o blöfü karşı taraf görüyor kimi zaman da tam tersi geçerli oluyor.
“Otel Francfort”ta, iç içe geçmiş iki kitap okuyoruz. Biri Leavitt’in, öbürü anlatıcı Pete’inki. İkincisinde gerçekler bazı kırılmalara uğrayıp hikâyeleşiyor. Bunu öyküleştiren elbette Leavitt. Belli bir sıkışmışlığın ve geçmişle hesaplaşmanın hikâyesini anlatan “Otel Francfort”, bir yandan da Pete, Julia, Edward ve Iris arasında yaşanan, yaşanma ihtimali olan ve asla yaşanamayacakları aktarıyor. Savaşın ve Lizbon’un fonunda, 1940’lardan günümüzün ilişki, iletişim ve iletişimsizlik formlarına gönderme yapan Leavitt, bazen rahatsız eden bazen haklı nedenlerden beslenen ve merakı sürekli canlı tutan bir kurgu yaratmış. Lizbon’un durgunluğunu, ilişkilerin tekdüze tarafı ve acıklı sonlarıyla birleştiriyor yazar. “Geleceğin gölgesinin, şimdinin üzerinde gezindiği” romanda Leavitt, kimi gerçeklerin öyküye karışmasına bilinçli şekilde engel olurken “Otel Francfort”, bilinmeyenin nasıl da can sıkıcı olabileceğini sezdiriyor bir taraftan...

Otel Francfort
David Leavitt
Çev: Ziya Celayiroğlu
Yapı Kredi Yayınları
240 s.
 

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.