Geçmişinizi anımsayın, kaç tane kanser eskittiniz?

Susan Sontag’ın meselesi klişeler ve önyargılarla. Onları zekasını kanıtlamak için göstermeye de ihtiyacı yok; anlattığı sadece insan. Sontag öykü ve romanlarında, tıpla romantizmi ayırması gibi, kişiler ile hayatı ayırıyor.

Geçmişinizi anımsayın, kaç tane kanser eskittiniz?
23 Ekim 2015 Cuma 16:47

Elif Korkut

Acı; hiç suçumuzun olmadığını ya da bu kadarını hak etmediğimizi düşündüğümüz, içimizde her anımsadığımızda büyüyen, fırlatıp atamadığımız... “Kanser olacağım bu acıdan, kanser olup öleceğim ve hepiniz bana yaptıklarınıza pişman olacaksınız.”
Zaman geçer, biz değişiriz, hayat değişir. Geçmişinizi anımsayın, kaç tane kanser eskittiniz?
Susan Sontag, siz böyle bir kanserli / bir sağlıklı yaşamınızı sürdürürken; karşınıza geçecek ve size şöyle bir bakacak. Yaşamı, dünya görüşü, eğitimi ve kalemiyle felsefi–bilimsel bakış açısını oluşturmuş yazar size diyecek ki; “İyileştirilemeyen hastalık ‘esrarengiz’dir. Bu da hastalığa bir kimlik kazandırır. Tedavisi imkansız bir hastalığa tutulmak, insanı ‘lanetli insan’ kategorisine koyar.” Sizin çektiğiniz acı ile, gerçekten kanser olan kişinin ne tür bir bağlantısı vardır? Kanser hastaları, bir tür “acıyı fizikselleştirmiş” insanlar mıdır? Peki kanser, iyileştirilmesi mümkün bir hastalık olsa, yine sıkıntımızı onunla tarif eder miydik?
Susan Sontag 1933’te Amerika’da doğar, felsefe doktorasını Harvard Üniversitesi’nde tamamlar. Öğretmenlik, senaristlik, yönetmenlik, yazarlık ve kuramcılığı bir ömre başarıyla sığdıran yazar, 2004 yılında kanserden hayatını kaybeder.
“Metafor Olarak Hastalık – Aids ve Metaforları” kitabında Suzan Sontag, tedavisi bulunmadan önce ve sonra; bazı hastalıkların nasıl anlam değişikliklerine uğradığını kaleme alıyor. Başta tüberküloz olmak üzere, frengi, veba, çocuk felci, çiçek hastalığı, kanser ve son olarak da Aids’in; toplumlara eskiden bugüne neler çağrıştırdığını, örnekler ve analizlerle açıklıyor. Yazar kitabı yazmaya, on iki yıl önce kendisine kanser teşhisi konduktan sonra karar vermiş. Örneğin tüberküloz; 1398 yılında aynı zamanda “tükeniş” anlamına gelen, tipolojik bakımdan kanserle eş tutulan bir hastalık. Hastaların ise genellikle fakir ve yaratıcı zekalarının yüksek kişiler olduğuna inanılıyor. Çünkü o dönem tüberküloz; duyarlılığın, yaratıcılığın ve hüznün bir göstergesi. Fiziksel olarak bu hastalık yanaklarının kızarmasına, iştah ve cinsel isteğin artmasına sebep olduğundan, hastalara seksi ve tutkulu bir kişi ünvanı getiriyor. Ayrıca tüberkülozlu kişi, sağlıklı mekan arayışında gezgin kimliğiyle bohem biri olarak da görülüyor.Tutkulu insanların yakalandığı tüberküloz hastalığının yanında kanser ise; tutkusuz, içe kapalı, kendini baskılayan kişilerin hastalığı. Bu tür hastalık karakterlerini Sontag; tedavisi henüz bulunamadığı için, sanki kişi kendi isteyerek ya da hak ederek o hastalığa tutulmuş izlenimi ile, sorumluluğu bireyin üstüne atmak olarak yorumluyor.

ANLAMI OLMAYAN HASTALIK
Siyasi, bilimsel, edebi ve günlük dilde hastalıklar metafor olarak sıkça kullanılıyor, ancak yazarın karşı çıktığı şey, metafor yapmak değil: “Kuşkusuz, metaforlar olmadan düşünmek mümkün değildir. Ancak bunu söylemek, kullanmaktan imtina edebileceğimiz ya da onları kullanmaktan tamamen vazgeçmeye çalışabileceğimiz bazı metaforlar olmadığı anlamına gelmez. Elbette her düşünce, bir nevi yorumdur. Ancak bu da, bazen yoruma ‘karşı’ düzeltilecek şeyler yoktur demek değildir.”
İlk basımı 1977’de yapılan kitaba, Sontag yıllar sonra dönemsel olarak gereklilik duyup eklediği “Aids ve Metaforları” bölümünün girişinde; hastalık metaforlarına karşı düşüncesini şöyle dile getiriyor: “Benim kitabımın amacı hayal gücünü kışkırtmak değil, zihni sakinleştirmekti. Edebi çalışmaların geleneksel amacına uygun düşen o anlam atfetme çabasına girmeyip tersine, bir şeyi anlamından soymak için; donkişotvari, yüksek polemik stratejisi ‘yoruma karşı’yı bu defa gerçek dünyaya uygulamak için. Bedene uygulamak için. Benim amacım her şeyden önce, pratikti. Zira ilk acıklı gözlemim, kansere yakalanma deneyiminin bozduğu metaforik tuzakların son derece gerçek sonuçlar doğurduğu şeklindeydi: Söz konusu tuzaklar insanları yeterince erken tedavi aramaktan ya da doğru tedavi için daha fazla çaba harcamaktan alıkoyuyordu. Ben inanıyorum ki, metaforlar ve mitler öldürür. (Örneğin, metaforlar ve mitler insanların kemoterapi gibi etkili önlemlerden hiç de akılcı olmayan bir şekilde korkmalarına sebep olmakla kalmaz, diyet ve psikoterapi gibi tamamen yararsız çarelerden medet umulmasına yol açarlar.) Dolayısıyla hasta olan ve onlara bakan insanlara, kendi kitabım aracılığıyla bu metaforları, kendini engellemeye zemin hazırlayan bu çaresizlik duygusunu ortadan kaldıracak bir araç sunmak istiyordum. Kanseri sadece bir hastalıkmış (çok ciddi bir hastalık ama yine de sadece bir hastalık) gibi görmekten başka arzum yoktu. Bir lanet değil, bir ceza değil, bir sıkıntı da değil. ‘Anlam’ı olmayan bir şey.”
Tedavisi bulununca tüm romantizmi ortadan kalkan hastalıklar, yazara şu çıkarımı yaptırıyor; bilim, bilmemenin aptallığını ortadan kaldırır ve tıp alanında romantizme değil, bilimsel bakış açısına ihtiyaç vardır.

DÜŞEN MASKELER
Can Yayınları’ndan çıkan kitapları; “Yanardağ Sevdalısı”, “Amerika’da”, “Ben, Vesaire” ve “Metafor Olarak Hastalık - AIDS ve Metaforları”.
Hastalıklara karşı kullanılan metaforlara tepkisini bu denli koyan yazar, romanlarında nasıl bir üslup kullanmış olabilir? Hiçbir benzetme, yakıştırma, betimleme olmaksızın; soğuk, sert ve durgun hikayeler mi yazar?
Susan Sontag öykü ve romanlarında, tıpla romantizmi ayırması gibi, kişiler ile hayatı ayırıyor.

İNSANI EKSİKLİĞİYLE DEĞERLENDİRMEK
Karakterler genelde bir ülkeden diğerine savruluyor, gitmeyi kendileri isteseler bile. Bir kabulleniş bulamıyoruz öykülerde, hep bir arayış. Hayatla karakter arasına giren boşluğun nedenini ve dermanını arıyoruz. Nereye gitse yabancı olan kişi, belli bir zaman sonra aramayı bırakıp sadece yabancı olmayı tercih ediyor. Çünkü anlıyoruz ki, kendimize dair cevaplardan hiçbir zaman tam emin olamıyoruz. Ama aramaktan da pişman değiliz, nitekim boşluk da yer kaplar.
“Yanardağ Sevdalısı”, Sir William Hamilton’ın hayatından esinlenerek yazılmış. Bir İngiliz asilzadesinin, kralın yardımcısının hikayesini okuyoruz. Böyle bir işi yapan adamın yaşadığı ve bizi kendimize dair sorular sormaya yönelten ne gibi boşlukları olabilir? Öncelikle öykü Fransız Devrimi sürecinde geçiyor ve Sontag o döneme dair birçok şeyi yansıtıyor. Ülkelerin o dönemki siyasi süreci, halk, kralın soytarı damarı, fakirlik, işsizlik, eylemin insana verdiği cesaret ya da korku, soyluların hayata bakış açısı; tüm yalan ve gerçekleriyle, baş karakter Cavaliere’nin ve bizim zihnimizde canlanıyor.
Cavaliere’nin kaybolmuşluğu, yaşadığı tramvatik bir olaydan, kendine dair bir takıntıdan ya da anksiyeteden dolayı değil. Bütünüyle hayat, onu içinde yaşatamıyor gibi. Aklı çalışan, sorgulamayı seven birinin her daim kendini yalnız hissetmesinin acısını taşıyor Cavaliere. Kral onun için sonsuz hürmet ve saygıyla, sorgusuz sualsiz bakılacak biri olmak zorunda değil, kıymetli bir tablo satın alan herkes sanatçı hassasiyeti taşıyor demek değil, güzel bir kadın sadece güzel bir kadın değil... İşte biri sırf İngiliz asilzadesi diye, onunla kendimizi özdeşleştiremeyeceğimiz önyargısı gibi.
Daha fazlasını da beklemiyor Cavaliere; o, insanı eksikliğiyle birlikte değerlendiriyor. Ne onları kapatmaya çalışan yapmacık davranışları ne de basmakalıp yargıları ciddiye alıyor, o sadece kendi boşluğunu doldurmaya çalışıyor.
Sıkı bir koleksiyoncu olan Cavaliere, bulamadıkça arıyor, buldukça yerine yenisini ekliyor. Biriktirme, tamamlama, listeleme, sıralama alışkanlığı olanlar da bilir ki, koleksiyonda tatmin olmak ve bitirmek mümkün değildir. Çünkü asıl mesele arayıştır. Yazar, karakterle koleksiyonculuğu bu noktada buluşturmuş. Zaten hikayede de en çok gelecek kaygısının olduğu, belirsizliğin en fazla hissedildiği anda Cavaliere koleksiyonun neredeyse tümünü kaybeder. Koleksiyon da yanardağ da onunla paralel hareket ediyor.
Peki öykünün sonunda Cavaliere bir aydınlanma mı yaşıyor, yoksa çok vurucu bir final mi var? Susan Sontag’ın meselesi klişeler ve önyargılarla. Onları zekasını kanıtlamak için göstermeye de ihtiyacı yok; anlattığı sadece insan. Öykünün sonuna doğru, karakterin öleceğini ve kitabın biteceğini sayfa sayısından da dahi olsa anlıyoruz. Bu öngörümüzü ise yazar şöyle yeniliyor; öykü usulca duruyor ve kitaptaki bazı karakterler, karşımızda oturuyor gibi anlatıyor. İlk olarak Cavaliere’yi okuyoruz; ölüm döşeğinde ama bir insan ölümü ne kadar kabullenebilirse. Son nefesini verene kadar onunla birlikteyiz, sonra diğer karakterler...

KADIN MESELESİ
“Amerika’da” romanı ise aktrist Marynaz Zalezowska’nın hayatından esinlenmiş. Kitapta ismi Maryna olarak geçiyor. Dönemsel olarak “Amerikan rüyası”ndan yeni uyanılan zamanlardayız. Sontag bu sefer, oyuncuya karakter avıyla kendini aratıyor.
Aslında Sontag’ın kitaplarında “kadın meselesi” her daim, belki de esas olarak işlenen tema. Çok fazla üzerinde durmuyor gibi gözükse de, asıl olay başka birtakım şeylermiş gibi gelse de; tıpkı hayatta olduğu gibi, farkında olmadan yaptığımız cinsiyet ayrımları…
Sontag kadın olmakla oyunculuk arasında bir bağ görüyor (“Yanardağ Sevdalısı”nda Cavaliere’nin karısı da oyuncudur). Kadın zarif, nazik, güzel, alımlı, temiz vs. olmak zorundadır. Böyle olmadığını düşünse bile, toplum kadına bunu düşündürtür ve kadın “umrumda değil” oyunu oynar. Kadının bir ilişkisi olur, erkek ondan “bir şey” olmasını bekler, kadın ya “o şey” olma ya da onu reddetme oyunu oynar. Kadına her zaman bir sıfat yüklenir, kadın da bunun farkında, reddedilemez, mecburi sıfat oyununa dahil olur. Feminizmin kırılma noktası sayabileceğimiz; kadınla erkeğin eşit olma vurgusunun da bir nevi kadına hakaret olduğu gerçeği bir yana; eşit, özgür olduğunu iddia eden ve bunu yasal olarak sabitlemiş ülkelerde de, toplumsal ve bireysel aydınlanmanın hala tam manasıyla oturmamış olduğunu görüyoruz Sontag romanlarında, hangi dönem olursa olsun.
Oysa tam da sadece kendisi olmak, oynamak istemeyen kadınlarla dolu öyküleri. İşte kısa bir pasaj: “Bazen yapabileceğimin en iyisini başarmak için bir kadın olduğumu unutmak zorunda kaldım. Yoksa bir kadın olmanın ne karmaşık bir şey olduğu yalanını söylerdim kendime. Çoğu kadının, bu kitabın yazarının da yaptığı gibi.” Dokunduğu her yerden cevherler çıkaran Susan Sontag’ın kendisini ve kitaplarını anlatmak, tanıtmak her anlamda kısıtlı. Sonsuza giden bir aklı ve sayısız gözleme sahip yazar, umarım sizi de mutlu eder.

Metafor Olarak Hastalık Aids ve Metaforları
Susan Sontag
Çev: Osman Akınhay
Can Yayınları
192 s.












Yanardağ Sevdalısı
Susan Sontag
Çev: Mehmet H. Doğan
Can Yayınları
488 s.












Amerika’da
Susan Sontag
Çev: Püren Özgören

Can Yayınları
472 s. 

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.