‘Sanatçı kesimi havalı ama omurgasız’

Yücel Erten

Yücel Erten



Okunma 25 Ekim 2015, 21:06

‘Yıllardır söylüyorum: Edebi Kurul ve Repertuvar Kurulu türünden yapılar, esasen bir sansür ve servis mekanizmasıdır. Kaldırılmalıdır!’

Turgay Oğuz


Türkiye’nin yetiştirdiği, uluslararası alanda ülkemizi başarıyla temsil etmiş/etmekte olan sanat insanı, usta yönetmen ve oyuncu Yücel Erten’le sanata, gündeme ve projelerine dair keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Ülkemiz adına uluslararası alanda yaptığı başarılı çalışmalarını, “İki Efendinin Uşağı”nı, günümüz Türk tiyatrosunun sorunlarını ve sanatçılar arasında ortaya çıkan gruplaşmalar hakkındaki düşüncelerini öğrendik.

| Söyleşimize son projenizle ilgili detaylarla başlayalım. Bu yıl 55. kez gerçekleştirilen Ohri Yaz Festivali kapsamında ilginç bir projeye imza attınız.
Ohri, Makedonya’nın tarih ve doğa güzellikleriyle bezenmiş göl kenarındaki şirin bir kenti. Her yıl düzenlenen ve yaz boyu süren uluslararası nitelikte bir sanat festivalini yaşatıyor. Düşünün ki bu yıl 55. kez yapıldı. Bu festivalin tiyatro bölümünde koşul, oyunun ilk kez orada sahnelenmesidir. Ben, Üsküp’teki ulusal kurumlar Türk Tiyatrosu ve Arnavut Tiyatrosu’nun ortak yapımı olarak sahneledim.

| Uluslararası deneyimi geniş bir yönetmensiniz. Makedonya’yla ilk ortak çalışmanız ne zaman başladı?
Türk tiyatrosu olarak zaten oldukça eski bir geçmişimiz var orada. İlk kez 1989’da Brecht’in “Kafkas Tebeşir Dairesi”ni sahnelemiştim Ohri’de. Aradan geçen 25 yılda Makedonya’da 6 oyun sahnelemişim. Bu 7.’siydi ve prömiyerini Ohri Festivali’nde yaptı.

SARMAŞ DOLAŞ OLAN DİLLER
| Türkçe, Makedonca ve Arnavutça dillerinde oynanacak bir oyun fikri nasıl ortaya çıktı?
Türk ve Arnavut tiyatroları arasında bir ortak yapıma gitmek, yıllardır konuştuğumuz bir projeydi. Kısmeti bu yaz açıldı. Biliyorsunuz, Goldoni’nin oyununda, “İki Efendinin Uşağı”nda bir yoksul, karnını doyurabilmek için iki efendiye birden hizmetkârlık etmeye kalkışır ve giderek çapraşıklaşan durumlardan, her seferinde ustalıkla sıyrılmayı başarır. Ama işte nereye kadar!.. Benim bu ortak yapım için kurduğum dramaturji, yoksul bir Türk’ün, biri Arnavut diğeri Torbeş iki efendi arasındaki gelgitlerinden oluşuyor. Dolayısıyla oyun kişileri, Türk, Arnavut, Makedon, Torbeştir ve her biri kendi dilini konuşur.

| Bu çok dilli yapının oyunun anlaşılabilirliğini bozabileceği, sizde bir endişe yaratmadı mı?
Burada Balkanlara, daha çok da Makedonya’ya özgü bir imkân vardır. Yüzlerce yıl bir arada yaşamış bu insanlar birbirlerinin dilini az da olsa bilirler ve bu diller birbiriyle sarmaş dolaştır. Buradan yola çıkınca seyircinin anadili ne olursa olsun bu oyunu izleyip anlaması için, dikkatlice bir dramaturji kurmak gerekiyordu. Bunu başardığımız anlaşılıyor.

TÜRKİYE-POLONYA İLİŞKİLERİNDE 600 YIL
| Öte yandan, Türkiye-Polonya diplomatik ilişkileri 600. yılını doldurmuş durumda ve siz de bu sürecin bir parçası oldunuz.
Biliyorsunuz, bundan 600 yıl önce 1414 yılında Polonya Kralı Vladislav Yagiello, Osmanlı Padişahı I. Mehmet’e, diğer adıyla Çelebi Mehmet’e, Bursa’ya iki elçi göndermiş. Bu elçilerin Osmanlı Sultanı tarafından kabul edilişi, Türkiye ile Polonya arasındaki siyasi ilişkilerin başlangıcı sayılıyor. Dolayısıyla 2014 yılı da iki ülke arasındaki diplomatik ilişkinin 600. yılı olarak kutlandı ve her iki ülkede karşılıklı etkinlikler planladı.

| Yabancı bir yönetmenin Türk oyuncularla çalışmasına alışkınız. Ama durum bu sefer tersine dönmüş durumda.
Bu çerçevede, iki yıl önce yitirdiğimiz değerli Türk oyun yazarı Güngör Dilmen’in “Deli Dumrul” oyununu sahneledim, 2014 Eylülü’nde Polonya’da Teatr Rozrywki’de prömiyer yaptık. Söz konusu sahneleyiş, Polonya tarafının hayata geçirdiği etkinliklerden biriydi. Bu etkinlikle ilk kez bir Türk oyun yazarının yapıtı, bir Türk yönetmen tarafından Polonya’da sahnelenmiş oldu.

KOMADA YATAN BİR MERKEZ
| Peki bu sahneleyiş neden Polonya tarafından gerçekleştirildi?
Şunu belirtmeliyim ki: Türkiye tarafının bu işe katkıda bulunmak için en ufak bir girişimi olmadı. Uluslararası Tiyatro Enstitüsü’nün Türkiye Milli Merkezi, Refik Erduran başkanlığında komada yattığı için, konudan haberdar bile değildi ya da öyle davranmayı seçti. Kültür Bakanlığı, Dışişleri’nin Kültür Daire Başkanlığı filan hiç mi hiç oralı olmadılar. En azından Devlet Tiyatroları’nın Trabzon’daki uluslararası festivaline davet edilirse; Polonyalıların gösterdiği özene uygun bir karşılık verilmiş olabilir diye düşündüm. Önerdim. O zamanki Trabzon Müdürü, bir sürü “evet efendim sepet efendim” yaptı; ama sonra genel müdüründen çekindiği için olsa gerek, programa almadı. Yani işte bütün cephelerde sanki “bizimle ilgisi yok, Polonya tarafının bir etkinliği” der gibi bir hal vardı. Ne diyelim? Memlekette kapıkulları büyük bir hızla çoğalıyor. Ama hepsi sunta, melamin...

AZİZ NESİN VE HAMAMIN NAMUSU
| Devlet tiyatroları repertuvarı son yıllarda tatmin edici düzeyde değil. Edebi kurulun seçtiği bu oyunlar hem baskıya hem de sansüre boyun eğmiş izlenimi uyandırıyor. Bu konuda izlenimleriniz nasıl?
Yıllardır söylüyorum: Edebi Kurul ve Repertuvar Kurulu türünden yapılar, esasen bir sansür ve servis mekanizmasıdır. Kaldırılmalıdır. Ama yürürlükteki repertuvarı oraya bağlamak bizi yanıltır. Kurullar, kuruma gelen oyunları “oynanabilir-oynanamaz” şeklinde bir ön sansüre veya servise tabi tutar. Ve repertuvar havuzunda “oynanabilir” olarak sınıflandırılmış binlerce oyun vardır. Bu binlerce oyun arasından o sezon oynanacak oyunları seçip belirleyen tiyatro yönetimidir. Yani Devlet Tiyatroları’nda ya da ödenekli tiyatrolarda, siyasal söylemi cılız, entipüften oyunlar oynanıyorsa; sorumlusu sanat yönetimidir.

| Bu durum Cumhuriyet’in önemli kazanımlarından biri olan tiyatro sanatını yozlaşmaya götürmez mi?
Dönüp şu soruyu sormak lazım: Brechtler, Aristofanesler, Nazım Hikmetler, Aziz Nesinler de o havuzda “oynanabilir” kararıyla duruyor. Neden onlara uzanmıyorlar? Bakarsanız, bir çoğu da oynanmış, ama kapalı gişe giderken kaldırılmış, gömülmüştür. İşte o sansüre boyun eğmek dediğiniz şey, sanat yönetimlerinin fotoğrafıdır. Bu fotoğraf üzerinde kurnazlıkla rötuş yapmaya çalışırlar. Bir yandan amirlerine yaranabilmek, bir yandan da “hiçbir baskı, sansür yok” diyebilmek için yalandan bir-iki göstermelik sıkıştırırlar araya. Örneğin Aziz Nesin’in “Çiçu”sunu oynarlar. Oyun, yalnızlığını şişme bebekle gidermeye çalışanları anlatan, hüzünlü bir sonat gibidir. Tek kişilik olduğu için dostlar alışverişte görsün niyetine de çok oynanır. Ve de ödenekli tiyatroların belli dönemlerde “Aziz Nesin oynuyoruz” diyerek hamamın namusunu kurtarmaya yeltenmesi için de, hep kullanışlı ve zararsız durmuştur. Evet, işte böyle. Aziz Nesin bile oynuyor kahramanlar, daha ne istiyorsunuz?

UFUKSUZ KABADAYILANMALAR
| Ödenekli kurumlar üzerinde oluşturulmaya çalışılan kontrol mekanizması son dönemde medyaya yansıyan yüzüyle tekrar öne çıkmaya başladı. Oyuncu ihracı da bu sürecin bir parçası. Oyuncu ihraçları sizce ne ifade etmeli?
Üzerinde tartışmaya değmeyecek kadar ilkel, dar kafalı, çapsız, ufuksuz kabadayılanmalar bunlar. Kurumsal tiyatroların belediyebeylerle bakanlıkbeylerin ya da hanımların meşrebine ve mezhebine göre yönetilmesi kabul edilemez. Sanat dünyasının ve kurumlarının kendine özgü özendirme ve cezalandırma usulleri vardır. Bu tür karakuşî hükümler karşısında susup, büyüklerimiz daha iyi bilir diyemeyiz tabii.

SANATÇI ‘DOĞUŞTAN’ DEVRİMCİ DEĞİLDİR
| Ülkenin bugünkü siyasal ortamına paralel olarak sanatçıların gruplar halinde ayrışması sizce doğru mu?
Bu ülkede sağ, içgüdüleriyle her şartta dip dibe yanaşıveriyor. Solun da omuz omuza durmayı öğrenmesi gerekecek. Kol kola girerek yürüme, daha sonra gelir. Bizim genelde “sanatçı” kavramı çevresinde, otomatik bir muhaliflik, bir ilericilik, bir devrimcilik vehmetmiş olduğumuzu görüyorum. Oysa bu, aslında hazmedilmemiş ve hak edilmemiş bir yakıştırma. Gururumuzu okşasa da bir yakıştırmadan ibaret işte. Dikkatle bakarsak, sanatçı dediğimiz kesim oldukça havalı, ama esasen omurgasız. Yanlış anlaşılmasın, dirençten, direnişten, eylemden, kalkışmadan, isyandan falan söz etmiyorum. Siyasal anlamda ufuktan ve bilinç düzeyinden, bunun getireceği tutarlılıktan söz ediyorum. Ve tabii ki genelden söz ediyorum. Ayrıksı durumlar kuralı bozmaz.

‘ŞEHİR TİYATROLARI’NIN ‘YÜCEL ERTEN BİLGİSİ’ YOK!’
| Ajandanızda hazırlık ya da sunum aşamasında bulunan çalışmalarınızı öğrenebilir miyiz?
Devlet Tiyatroları’nda iktidar yanaşması ve TÜSAK’çı olarak gördüğüm bu yönetimde, oyun sahnelemeyeceğimi, ayrıca oyun ve uyarlamalarımın da oynanmasına izin vermeyeceğimi açıklamıştım. 30 yıllık bir tanışıklıktan sonra, İstanbul Şehir Tiyatroları’nın Yücel Erten diye birini tanımadığını, o konuda bir bilgisi olmadığını gördüm. Bakırköy Belediye Tiyatrosu 25 yıldır var, ama Yücel Erten diye birinin varlığından haberdar olmadığı kesinleşmiş gibi. Eskişehir benden uzak. Kocaeli benden uzak olsun zaten...
Gördüğünüz gibi Polonya, Makedonya filan var; ama Türkiye’nin ödenekli tiyatroları yok. Bu durum böyle diye ben ülser olmadım, olmayacağım. Şu sırada iki ayrı çalışmam var, ikisi de gönül işi. Kadir Has Üniversitesi Oyunculuk Bölümü son sınıf öğrencileriyle bir oyun çalışıyorum. Profesyonelliğe adım atmaları için bir köprü. Bir yandan da Ankara Sanat Tiyatrosu’nda “Azizname”yi sahneliyorum. Uyuzlar ile hırsızlara inat!
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Ayşe Demirel - 5 yıl önce
Sizi tanımamak gafletine düşmek bir sanatçının yapabileceği büyük hatalardan biridir diye düşünüyorum. Saygılarımla..