Tarihçilerin Kutbu Prof. Dr. Halil İnalcık: ‘Fâtih tarihimizde hiçbir sultanla kıyaslanamaz’

Prof. Dr. Halil İnalcık, Türkiye’de ve dünyada Osmanlı...

Tarihçilerin Kutbu Prof. Dr. Halil İnalcık: ‘Fâtih tarihimizde hiçbir sultanla kıyaslanamaz’
02 Kasım 2014 Pazar 08:17

zamantrenihalil

Prof. Dr. Halil İnalcık, Türkiye’de ve dünyada Osmanlı tarihinin her dalında mihenk taşı araştırmalara imza attı. Bir asra yaklaşan bir ömre sığdırdığı sayısız eserle Osmanlı İmparatorluğu’nun sırlarını gün yüzüne çıkararak adetea bir yap-bozun eksik parçalarını yerleştirerek resmin bütünü oluşturdu. Sadece Osmanlıca değil, farklı dillerden kaynakları da kullarak bu resmin oluşturulmasında karşılaştırmalı tarihçiliği kullandı. Ayrıca yanlış bildiğimiz pek çok olayın iç yüzünü de ortaya çıkarıp tarihte “hurafecilik” sisteminin sonunu getirmiştir. Hocamızla yeni yaşında Osmanlı’da çöküşün başlangıcını konuştuk. Üç günlük dizimizin ilk bölümüyle başlıyoruz.

- Hocam Devlet-i ‘Aliyye’nin birinci cildinde Osmanlı’nın Klâsik Çağı’nı ele almıştınız. Bu yıl yayınladığınız ikinci cilt ise, klâsik padişahlığın ortadan kalkması ve anarşi dönemini incelediniz. Devletin temel yapısındaki değişmenin ana teması neydi?

Devlet-i ‘Aliyye’nin II. cildinde üzerinde durduğum ana tema şudur: padişahın temsil ettiği yüksek iktidar, klâsik anlamda padişahlığın ortadan kalkmasıyla, iktidar başka ellere geçiyor. Padişahın mutlak iktidarını gasp ediyorlar. Bazen valide sultan oluyor; bazen veziriazamlar ya da yeniçeri ağaları oluyor. Temelde, Yavuz Selim ve Kanûnî’nin ilk devirlerinde iktidarını Tanrı’dan alan, bir padişah, bir hükümdar söz konusu. Bu iktidar ona Tanrı tarafından verilmiştir. Bu fikrin arka planına baktığımızda, Orta Asya Türk devletlerine kadar gider. Türklerin, İslâm kültürüne getirdikleri yeni bir devlet anlayışıdır bu. Hükümdar’a karşı gelmek Tanrı’ya karşı gelmek anlamındaydı.

MUTLAK HÜKÜMDARLIK ANLAYIŞININ BENİMSENMESİ

- Türklerin İslâmiyet’e geçmesiyle yeni kavramlar ekleniyor buna değil mi?

Türkler İslâmiyet’e geçince ayrıca buna İslâm’ın, gâzânın, şeriâtın müdafii “İmâm” sıfatı ekleniyor. Memlekette hangi mezhebin hâkim olacağını Sultan belirliyor. Orta Asya’dan gelen tanrısal iktidara sahip hükümdar, Osmanlı’da Fâtih Sultan Mehmed ile çok daha güç kazandı. Padişahlar arasında mutlak hükümdarlık kavramını ciddi olarak benimseyenler var: Yavuz Selim, Kanunî böyledir. Osmanlı Padişahı, “Sancâk-i Şerîf’i” sarayına getiriyor. Büyük bir sefere giderken Sâncâk-i Şerif ile gidiyor. Sancak, İslâm’ın en yüce sembollerinden biri. Devlet iktidarının İslâmî İmâm anlayışı, Orta Asya’dan gelen “Tanrı’dan kut almış hükümdar”, hakan kavramıyla birleşiyor.

- Bu ilk olarak nasıl ortaya çıktı?

Bunu tam olarak benimseyen Fâtih Sultan Mehmed’dir. Formüllerini de, şartlarını da Fâtih, kânûnnâme ile tespit etti. Fâtih’in bir devlet kânûnnâmesi var. Ayrıca topluma ait, vergilere ait sorunları içeren, ikinci bir kânûnnâmesi de var. Fâtih kanun yapıcı bir hükümdar. Her devirde Divân’da bu ideali benimseyen, bir grup küttâb bürokratlar var. Osmanlı Devleti’ni büyük devlet yapan bürokrasisidir. Yıldırım Bayezid zamanında Çandarlılar ile başlıyor. Bu gelişmiş bürokrasinin, 17. yüzyılda temelleri sarsılıyor, iktidar başka ellere, harem kadınlarına, yeniçeri ağalarına geçiyor. O zaman onların karşısında sesini yükseltenlerin hepsi bürokratlardır. Padişah’ı uyarmak için bürokratlar layihalar yazdılar. Katip Çelebi, Düstûrü’l-Amel adlı risâlesinde bunun üzerinde durur. Keskin bir görüşle Osmanlı İmparatorluğu’nun eski kudretini bu iktidar aşınmasıyla kaybettiğini ifade eder.

17. YÜZYILDA ‘İHTİYARLIK DEVRİNE’ GİRDİ

- Peki ne tavsiye ediyor?

Katip Çelebi’ye göre 17. yüzyılda, “Osmanlı ‘ihtiyarlık devrine’ girmiştir”, Fâtih’ten gelen geleneksel otoriteyi ihya etmek için yeniden bir Sâhibü’l-seyf gelmesini tavsiye ediyor. Kâtip Çelebi buhran zamanlarında sarayda toplanan mevşeret meclislerine davet ediliyor. Ona göre padişahların mutlak otoritesine sahip bir diktatör, bir Sâhibü’l-seyf, devleti kurtarabilir. Bu Fâtih’ten gelen eski bir gelenek. Kendisi büyük bir bürokrat, Hacı Hâlife olarak anılıyor. Bütün bürokratlar öyle bu devirde. Fâtih ile şekillenen Tanrı’dan gelen iktidarı korumak vazifesini benimseyen bir gruptur. 17. yüzyılda Kadınlar Saltanatı karşısında layihalarıyla uyarmak isteyen ve bu geleneği savunan insanlar, layihacılardır.

- Fâtih’in benimsediği hükümdarlık anlayışını biraz daha açarsak...

Eski Türklerden beri “taht ili” diye bir kavram var. İmparatorluğun belli bir bölgesi taht ilidir. Hakan’ın, hangi çocuğunun tahta geleceğini tespit eden bir kanun yoktur. Bunu Tanrı tayin eder inancı hâkim. Kurultay toplanınca çoğunluğun onayıyla hakan seçilir. Ya da kardeşlerin arasında savaş çıkar ki Osmanlı’nın tarihinde bu çok oldu. Tahta savaşla sahip olunur. Zafer Tanrı’nın hükmü sayılır.

Fâtih tarihimizde gelmiş geçmiş herhangi bir sultanla mukayese edilemez. Fâtih, Konstantinopolis’i fethedince kendisini imparatorların varisi saydı. Onun İran’a gönderdiği elçi Kirmânî, “benim sultanım, imparatorların altın tahtı üzerinde oturuyor”, demiştir. Fâtih, bir İslâm Sultanı’dır, bununla beraber Kayser-i Rûm’dur. Papa II. Pius kendisine epistola’yla, uzunca bir mektup yazıyor: “Evet, sen Roma İmparatoru olabilirsin, Doğu İmparatorluğu’nu ben sana tanırım. Ancak Hıristiyan olman şartıyla”. Fâtih’in bu mektubu okumadığı söylenir. Fâtih bundan haberdar olmalı.

Kendisi Trapezuntios, Rum ve İtalyan bir takım âlimi sarayında topluyor, onlarla münakaşa ediyor. Sarayında bir kütüphane kuruyor. Kütüphanede Hümanistlerin müracaat ettikleri Rum, Yunan eserlerini İslâm eserleriyle beraber kütüphanesinde topluyor. Çünkü, Kayserlerin taht-iline sahip olmuştur. Benimsediği hükümdarlık unvanı bunu açıklar: Sultan, Hakan ve Kayser.

ÖRFİ HUKUKTAN ŞERİATA KAYIŞ

- II. Bayezid ise daha dine dönük ve dünya imparatorluğu hayalinden uzak, değil mi?

II. Bayezid döneminde reaksiyonel bir tarih akışı var. Şeriatı ihya eden bir hükümdar olarak, yeni bir devlet anlayışı geliyor. Yavuz Sultan Selim ise çok farklıdır. O, Fâtih’i örnek alan bir sultandır. Zenbilli Ali Cemâlî Efendi’nin Şeyhülislâmlığı zamanında sarayda bir hırsızlık oluyor. Yavuz, 15-20 iç oğlanının idamını emrediyor. Etraftan şeyhülislama bunları kurtarması için şeriata başvurulması isteniyor. Şeyhülislâm Zenbilli Cemâlî Efendi, Yavuz’a “bu şeriata aykırıdır, bu suç toptan idamla karşılanmaz”, diyor. Yavuz, “Efendi, ben bu hükmü kendi hükümdarlık otoriteme göre veriyorum”, yanıtını veriyor. İdamları gerçekleştiriyor. 1600’lerde I. Ahmed zamanındaki Kânûnnâme-i Cedîd’de bütün bu örfî devlet kanunları için şeriat formülleri bulundu. Demek ki, Fâtih’in devlet ve kânun anlayışı kökünden değişmiştir.

- Kânûnî büyük dedesinden çok farklı bir profil sunacak oysa ki.

Sultanlık ve iktidar anlayışında önemli bir değişim var; bu Kânunî ile başlıyor. Kânunî ilk zamanlarında babası Selim’i takip ediyor, fakat Ebussuud’un kuvvetli etkisi altında. Fâtih Kânûnnâmelerini benimsiyor. II. Bayezid de, Kânûnî de Fâtih’in ortaya koyduğu kanunları devam ettiriyorlar. Süleyman Kânûnnâmesi aslında Fâtih Kânûnnâmesi’dir. Ancak Kânûnî’nin son zamanlarında siyaset değişmeye başlıyor, dinî, şer’î prensipler geliyor.

FÂTİH’İN ARKASINDA DOĞU ROMA VAR

Osmanlı padişahlığının oluşmasında Fâtih’in öncü olmasını unutmayalım. Fâtih’in seferleri arkasında Doğu Roma İmparatorluğu’nun ihyası fikri var, çünkü kendisini o İmparatorluğun vârisi sayıyor. Mesela Kırım’ın güneyi Bizans’a tabiiydi. Orayı aldı. Karadeniz’de hâkim oldu. Sonra İtalya’da, Apulya’da ilk seferi yaptı. Çünkü orası vaktiyle Bizans’a aitti. Osmanlı İmparatorluğu Tuna ile Fırat arasında ana çekirdek imparatorluk olarak Fâtih döneminde kuruldu. Trabzon’a uzandı. O dağları yaya aşmak zorunda kaldı. Kendisine vezirleri, “Sultanım kendinize niye bu kadar zahmet veriyorsunuz”, dediklerinde Fâtih, “Ben İslâmî gâzâyı temsil ediyorum, bu benim vazifemdir”, dedi. Ama aslen onun arkasında Doğu Roma var. Fâtih İslâm sultanı olduğunu da asla unutmadı.

FÂTİH’İN HÜKÜMDARLIK ANLAYIŞINDAN KOPUŞ

II. Bayezid devrinde Fâtih’in siyasetine, devlet anlayışına, devlet idealizmine karşı bir tepki var. II. Beyazid’i bir grup getirdi iktidara. II. Bayezid Üsküdar’a geldiği zaman kendisine yeniçeri mümessilleri, İshak Paşa başta olmak üzere devlet adamları, bir takım şartlar koydular. Bu koşullar Fâtih’in devlet anlayışı ve siyasetine aykırıydı. II. Bayezid şeriâtı ihya eden bir veli hükümdar sayıldı.

Fâtih Camii kütüphanesinin başına getirdiği Molla Lütfî bir filozof, matematikçi. Fâtih’in medreselerini kuran adam Ali Kuşçu bir astronom ve matematik bilgini. Gazali’nin İslam teolojisi meclislerde Fâtih’in nezaretinde toplanıp münakaşa ediliyor. İslâm’ın siyaset nazariyesi Fâtih zamanında en liberal şekilde uygulanıyor.

Bayezid döneminde Fâtih Camii’nin kütüphane müdürü Molla Lütfî At Meydanı’nda kâfir diye idam edildi. II. Bayezid’in uleması mutaassıp, Molla Lütfî’nin idamına fetva verdiler. Fâtih’in kurmak istediği devlet anlayışına aykırı bir devlet anlayışı hâkim. Kânûnî zamanında bu siyaset sürüyor. Kânûnî, Ebussuud’a bağlı. Molla Kâbız’ın idamı bu devirde. Fakat Fâtih’in kurmak istediği devlet sistemi bürokrasi devam etti. Osmanlı İmparatorluğu’nun uzun hayatını garanti eden Fâtih kânûnnâmeleridir. Devlet kanunlarıdır.

-Devam edecek-

Mehmet Perinçek – Özlem Kumrular


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.