Emil Ludwig’in Mustafa Kemal’le söyleşisi: Cumhurbaşkanlığından vazgeçerim, partiden asla

Özlem Kumrular  - Mehmet Perinçek

Emil Ludwig’in Mustafa Kemal’le söyleşisi: Cumhurbaşkanlığından vazgeçerim, partiden asla
09 Kasım 2014 Pazar 09:13

zamantreniemilludwing
Prof. Dr. Semih Tezcan, Ludwig’in 1929’da Çankaya’da Atatürk’le yaptığı söyleşiyi yayıma hazırlıyor. Tezcan, ilk kez tam metin yayımlanacak olan söyleşinin ayrıntılarını Atatürk’ün ünlü yazar üzerinde bıraktığı etkiyi anlattı
Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Semih Tezcan’la 10 Kasım’ın yıldönümünde Atatürk’ün Neue Freie Presse gazetesinin 9 ve 11 Mart 1930 günlü sayılarında yayımlanan az bilinen röportajını, harf devrimini ve Agop Dilaçar’la anılarını, Orta Asya uygarlığıyla ilgili son keşifleri konuştuk.
- Uzun dönem Almanya’da çalıştınız. Emil Ludwig’in Mustafa Kemal’le röportajının tam metnini ilk kez yayıma hazırlıyorsunuz...
Emil Ludwig’in röportajı, Prof. Dr. Klaus Kreiser’in araştırmalarının sonucunda ortaya çıktı. Çok az yerde anılıyor. Kreiser, bunun Atatürk’ün yakından tanınması için kullanılması gereken bir malzeme olduğunu ileri sürdü ve Türkiye’de vereceği bir konferans için benden yardım istedi. Bazı kısımlarını o zaman, sonra da tamamını Türkçeye çevirdim.
Emil Ludwig, döneminin en ünlü tarih gazetecilerinden biri. Tarihçi değil ama tarihi kişileri seçiyor ve onların biyografilerini yazıyor. Modern psikolojinin verilerinden de yararlanarak hangi ruh hali içerisinde bu insanlar böyle davrandı diye çözümlemeler yapıyor. Eserleri, 1920’li 30’lu yıllarda yüzbinlerce satmış, en meşhur yazarlardan biri. Birçok dile çevriliyor. Napolyon, Lenin, Stalin, Troçki, Mussolini üzerine, İsa’nın hayatı üzerine birçok çalışmaları var.
1929’da Atatürk’le 3 saat süren bir mülakat yapıyor. Çankaya Köşkü’nde Fransızca konuşuyorlar. Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras tercümanlık yapıyor. 1929 yılında Avrupa’da başka kitaplar da yayımlanmış Atatürk üzerine. Ludwig hazırlıklı olarak geliyor, bunları okuyor, Türkiye’yi de eskiden bildiği için, 1916’larda bulunmuş, 1930’a kadar olan gelişmeleri de gözlemleyebilecek durumda. Tercümesi hazır. Kreiser’le birlikte yayımlamak istiyorduk. O, Atatürk’ün din hakkındaki görüşleri üzerine bir kitap yazıyor. Fakat bitiremedi. Dolayısıyla yaptığım tercüme basılmadan kaldı.
NAPOLYON ELEŞTİRİSİ
- Neler konuşmuşlar?
Atatürk, hemen pencerenin ışık almayan tarafına oturup Ludwig’i kendi kontrolü altına alıyor. Ya da Ludwig’e öyle geliyor. Atatürk, konuşmanın başında Napolyon’u eleştiriyor. Napolyon’un düştüğü yanlışları kendisinin yapmadığını ve yapmayacağını ileri sürüyor. Napolyon’un eski sistemi devam ettirdiğini, yeniden hükümdar olduğunu, parlamenter sistemi benimsemediğini, kendi çıkarına çalıştığını vs. Eski sisteme bağlı kalan kimse modern bir devlet kuramaz, diyor. Ayrıca onun işe başlarken temel bir ilkesi yoktu, olayların akışında planlar kurmaya başladı, diyor. Böylelikle kendisinin pek çok şeyi önceden düşünmüş olduğunu ve Napolyon demokrasinin gelişini 60 yıl geciktirmiştir yargısıyla da aslında bütün çabalarının demokrasiye yönelik olduğunu ifade etmiş oluyor.
‘TANRI, İNSAN TOPLUMUNUN DORUĞUDUR’
- Din konusu da gündeme geliyor, değil mi?
Ludwig’in bir sorusu üzerine Gazi, İslamiyet öncesi için şunu söylüyor: “Türk başlangıçta Müslüman değildi; çoban sadece, güneşi, bulutları ve yıldızları bilir. Yeryüzündeki bütün köylüler de aynı anlayıştadırlar. Çünkü alınacak ürün hava şartlarına bağlıdır. Türk doğadan başka şeye tapmaz.” Emil Ludwig diyor ki Goethe buna “tanrı-doğa” der. Atatürk bunu kabul etmiyor. Bu, bütün doğayı ilgilendiren bir şey değildir; Tanrı kavramını insan bulmuştur, Tanrı sadece insan toplumunun doruğudur, diyor.
Atatürk, hiç kimse camileri kapatmadığı halde camiye gidenlerin sayısının azaldığına dikkat çekiyor. İnsanlar gelişmeye ve yeni bir Türkiye yaratılmasına daha fazla bağlanmışlardır.
- Kuran’ın ilk tercümesinden de bahsediyorlar...
Kuran’ın tercümesini yaptırdığını söylüyor. Aynı zamanda Peygamber’in hayatıyla ilgili bir eser tercüme ettirmekteyim diyor. Bundan maksadının, halkın bu tür dini eserlerde hep aynı şeylerin anlatıldığını, bunların birbirinden fazla farkı olmadığını anlaması olduğunu söylüyor. Dünyada o kadar çok dini eser var ama hepsi esasta birbirine benzer diye düşünüyor.
‘HIRS OLMADAN OLMAZ’
- Röportajda Batı’nın Mustafa Kemal’e bakışına dair neler var?
Emil Ludwig, yeni kurulan devletin başına bir generalin gelmesinden Avrupa’da dehşetle söz edildiğini söylüyor. Atatürk, çok doğru, eğer bir general generalden başka bir şey değilse ve hiç kimse onu kontrol etmiyorsa hükümdar olarak çok tehlikelidir, cevabını veriyor.
Hiçbir şeyi sormaktan çekinmeyen Ludwig, sizi hırslı bir insan olarak görüyorlar, diyor. Atatürk, hırs olmadan olmaz, ama insan çabasını şahsi olmayan şeylere yöneltmelidir, diyor. Hiçbir zaman kendisini yüceltici, zenginleştirici şeylere yönelmemeli; millet için çalışmalı, benim hırsım budur, şeklinde cevaplıyor.
Tek adamlığa ilişkin sözleri var. Ben devletin başına geçince derhal daha sultanlardan kurtulmayı bile beklemeden bir parlamento topladım, başkanlık haklarımdan vazgeçtim, hâkimiyet millete, yani onun seçilmiş temsilcilerine aittir, diyor. Hatta Mustafa Kemal, cumhurbaşkanlığından, başkomutanlıktan gerekirse çekilebileceğini ama parti başkanlığını asla bırakmayacağını ifade ediyor. Çünkü parti doğru olduğuna inandığı devlet politikasını temsil ediyor.
ORTA ASYA UYGARLIĞINA DAİR SON KEŞİFLER
- Sizin Orta Asya araştırmalarınız var. Bugün Orta Asya uygarlığıyla ilgili ne tür çalışmalar yapılıyor? Yeni keşifler var mı?
Artık yepyeni metotlar kullanılıyor. Uydudan sinyaller göndererek toprak altında ne olduğunu tespit ediyorlar. Mesela buz içerisinde kalmış olan kurganlar keşfedildi. Bunlar açılınca orada konserve olmuş insan cesetleri bulundu. Bunların en önemlilerinden biri Moğolistan’da 2010 yılında yapılan keşif. Bir köy öğretmeni, çocuklara “Enteresan şeylere rastladığınız zaman bana haber verin” demiş. Çocuğun biri bunu evde babasına söylüyor. Babası da “Dağda gezerken keçilerden biri bir oyuğa düştü. Ben de peşinden atladım. Orada iskeletler vardı” diyor. Çocuk okulda bunu anlatınca, öğretmen bölgeye gelen arkeologlara söylüyor. Böylece kaya mağarası bulunuyor.
Mağaradan bir iskelet ve onun atı çıkıyor. Ayrıca çakmak taşı, eyer, yay, ok, kama ve bir tane de saz. Moğolların at başlı kopuzuna benzeyen bir saz. Ama daha çok deveye benziyor bunun başı. Sazın göğsünde ve sapında eski runik Türk yazısıyla yazılmış ibareler var. Bunlar çok güçlükle okunabiliyor. Ama Türkçe olduğu belli. Malzemeyi Alman ve Moğol arkeologları çıkardılar.
- Nerede sergileniyor?
Bu ozanın, oraya defnedilmiş genç bir adam olduğu anlaşılıyor. Malzemelerin hepsi Almanya’ya götürülüp restore edildi. Müzikologlar ile arkeologlar birlikte incelediler. Bazıları bunun bir arp olduğunu, bazıları ise at başlı kopuzun atası sayılacak bir saz olduğunu ileri sürmekte. 2012 yılında Bonn’da bir sergi açıldı. Orada sergilendi. Bunun yanında pek çok başka şeyler de bulundu. Örneğin İskit hazineleri...
- Bunların çıkarılma tarihleri nedir?
Hepsi son yıllarda. Hermann Parzinger diye ünlü bir arkeolog var. Birkaç büyük keşif yaptı jeologlarla birlikte. Rus bilginleriyle ve yerel bilim kuruluşlarıyla çalıştı. Bazı tarihçiler, İskitleri de Türk sayarlar. İskitler Türk müdür, Germen midir bilmem. O kadar önemli değil. Önemli olan, Orta Asya’daki kültürün sürekliliğinin meydana çıkarılması. Irklar farklı olabilir, hiçbir önemi yok. Ama sürekli bir uygarlık vardı ve o uygarlığın mevcut olduğunu görmüştü Atatürk. Bizim atalarımız olan insanlar sadece göçebe değil, onların bildiği pek çok başka şeyler de vardır demiştir. Bunun dışında Japon arkeologları da çok önemli keşifler yaptılar. Fransız arkeologları da turfan civarında daha eski kültürleri, yani milattan önce 2000’lere varan buluntular elde ettiler. Daha yakın zamana ait, Moğolların kurdukları karargâhlar, şehirler, saraylar hakkında da şimdi uzaydan çekilen fotoğraflarla araştırmalar yapılıyor. Aynı yöntemlerle Ötüken’in yerini belirlemeye çalışan araştırmacılar var.
AGOP DİLAÇAR VE HARF DEVRİMİ
- Türk Dil Kurumu’nda (TDK) görev yaptınız. Kurumun ilk genel sekreteri Agop Dilaçar’la da birlikte çalıştınız...
1972’de TDK’ya üye oldum. 1974’ten 1983’e TDK’nın yönetiminde çeşitli sorumluluk taşıdım. Dilaçar Bey 1979’da vefat etti. Benden çok daha yaşlıydı ama çok değerli arkadaşlığımız oldu. Dilaçar, 1917’de Filistin’de yedek subaylığını yapmakta. O sırada Mustafa Kemal de orada komutan. Biri, bu yedek subayın kitapları var diye ihbar etmiş. Bunun üzerine Kemal Paşa, bu kitapların ne olduğunu görmek istiyor. Ünlü Macar Türkologu Gyula Németh’in Türkçe gramer ve okuma kitapları. Atatürk bunlara bakıyor. Kitapta Latin alfabesiyle yazılmış Türkçe metinler var. Türkçenin Latin harfleriyle yazılabilirliği üzerine konuşuyorlar.
Bu tanışıklıktan sonra yolları ayrılıyor. Cumhuriyet kurulduktan sonra da Agop Bey, Sofya Üniversitesi’nde ders vermeye başlıyor. Atatürk, yazı devrimini yapmaya karar verince Agop Martanyan’ı aratıyor. Hariciye Bakanlığı Sofya’da buluyor Dilaçar’ı. Bundan sonra da sürekli dil işlerinde görevlendiriyor kendisini.
- Soyadını da o veriyor, değil mi?
Evet. Dilaçar her konuşmasında “Atatürküm” derdi. Hiçbir zaman “Atatürk” demezdi. Her karşılaşmamızda anılarını anlatırdı. TDK’nın kitaplığının kurulması için Atatürk’ün maaşından katkıda bulunduğunu söylemişti. Kendisine görev verip Avrupa’daki büyük sahaflardan kitaplar getirttirdiğini, daha satışa çıkarılmadan ölen yabancı profesörlerin kitaplarının TDK’ya alınması için direktifler verdiğini anlatmıştı. Dilaçar, birçok dil bilirdi: İngilizce, Fransızca, Almanca, Rusça, Ermenice, Rumca, İspanyolca.
LUDWİG’İN, ATATÜRK DEĞERLENDİRMESİ
LudwIg’e göre Atatürk öyle biri ki onun yanında Napolyon hayalperest kalıyor. Millici, kendini tek bir ülküye kaptırmış, bu ülkünün kölesi, aynı zamanda efendisi. Ludwig’in ifadesiyle Gazi sayılarla ifade olunamayan bütün motifleri küçümsüyor; halifeye karşı, sarıklılara karşı mücadelesinde karakterinin tutkulu milliyetçi temel ilkesini açığa vuruyor.
Başka bir yargısı da şöyle: “1924’te ona padişah, hatta halife olması teklif edilmiş, bu maksatla başka Müslüman ülkelerden Ankara’ya elçiler gönderilmişti. Muzaffer kumandanın sultanı devirip onun yerine tahta çıkması, yüzyıllardan beri olagelen saray ihtilallerinden başka bir şey olmayacaktı. O, bunların hepsini reddetmişti. Bu hususta Napolyon’un davranışına eleştiri yöneltiyorsa bunu yapmaya hakkı ve yetkisi vardır. Sade bir yaşam sürdürüyor.” Daha sonra Atatürk’ün bütün mal varlığını millete bıraktığını söylüyor Ludwig. En küçük bir şaşaa hevesi olmadığının, yolsuzlukla mücadele ettiğinin altını çiziyor.
Özlem Kumrular  - Mehmet Perinçek


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.