Bir zamanlar Osmanlı şehirlerinde...

Bu hafta Zaman Treni, Bilkent Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Özer Ergenç’le Osmanlı şehirlerinin yapısını konuşmak üzere Ankara’da durdu

Bir zamanlar Osmanlı şehirlerinde...
21 Aralık 2014 Pazar 12:26

Doç. Dr. Özlem Kumrular / Dr. Mehmet Perinçek

Prof. Dr. Halil İnalcık’ın ilk doktora öğrencisi olan Ergenç, Osmanlı’da şehircilik çalışmalarının en önemli isimlerinden. Ergenç, oryantalist geleneğin Doğu’ya ait bir takım yargıları bulunduğundan ve Batı’da birçok araştırmacının şehirlerin de sadece Batı’ya özgü olduğu kanısından yola çıkmış. Batı’da Doğu’daki yerleşimlere tam anlamıyla şehir denemeyeceği ileri sürülüyor. Buna karşın Ergenç, bir taraftan Doğu’daki şehir kültürünü, diğer taraftan bu konuda Avrupamerkezci bakış açısının yanlışlarını ortaya koyuyor.

DOĞU’DA ŞEHİR VAR MI?

- Batı’nın Doğu’da gerçek anlamıyla “şehir” olmadığı iddiasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Onlar, bizzat sömürgeleştirmek üzere gittikleri yerlerde şehirleri incelemişler. İdari, sosyal ve ekonomik kaygıları olduğu için bölgeyi daha iyi tanımak ve daha iyi yönetmek için çalışmışlar.  Emperyalizmin pençesine düşmemiş ve sömürgeleştirilmemiş bir bölge olan Osmanlı’dan bize kalan Anadolu ve Rumeli farklı. Kurtuluş Savaşı’nın da en büyük işlevi bu. Diğer yerlere doğrudan ulaştıkları halde dolaylı bir etki kurmuşlar ama Anadolu ve Rumeli şehirleri hiçbir zaman Batı’nın genel valilerinin idaresine düşmemiş. O yüzden Osmanlı dedikleri şehirlerin önemli bölümü hakkında ayrıntılı gözlemleri ve araştırmaları yok.

- Bu yargılarının altında yatan nedir?

Bir yerleşkeye şehir denebilmesi için o birime bir takım işlevler yüklenmiş olması gerektiğini düşünüyorlar. Yönetim, ekonomi, sosyal durum, kültür gibi birimler. Oysa Doğu’daki şehirler çok daha büyük bir yapı olan, imparatorluk düzeyinde örgütlenmiş bir devletin uzantısı... Onlara göre bu şehirlerde yaşayanların kendi iradelerinin yansıyacağı kurumlar yoktur. O yüzden bu yerleşkeleri şehirden saymıyorlar. İçiçelik, çıkmaz sokaklarla sonlanan bir karmaşa ve kargaşa olduğunu söylüyorlar. Bazı antik geleneği olan şehirlerin Müslümanların eline geçtikten sonra kargaşaya dönüştüğü iddiasındalar.

“RIZA VE ŞÜKRAN”

- Belgelerle çalıştıktan sonra tespitiniz ne oldu?

İlk tespitim İslam, özellikle de Osmanlı şehri hakkındaki yargıların hepsinin Batı’nın sömürgesi olan yerler incelenerek verildiği oldu. Kahire, Şam, Halep üzerine çalışılmış. Ama mesela Edirne, Ankara, Bursa hakkında doğrudan çalışma yok. Oysa bu şehirlerdeki yönetim Afrika’daki yönetim gibi değil, hiç sömürge olmamış. Bu insanlar aslında politik bilinçten yoksun değil. Bu sakinlerin merkezi idarenin gönderdiği yöneticileri beğenip beğenmeme, onların gerektiğinde değiştirilmesini talep etme, şehirde bir esnaf örgütlenmesini organize etme, kendi iç düzenlerini kurma gibi özellikleri var. Şehrin bütününde, özel ve kamusal alan üzerinde şehirlilerin iradesinin yansıdığını gördük.

“Rıza ve şükran” kavramları üzerinde durmak gerek. Toplumun bireylerinin hem birbirlerinden, hem de farklı toplumsal gruplardan rızası yoksa eğer, onlara şükran duymuyorlarsa, mutlaka bir değişikliğin başlangıcını oluşturacak bir hareket geliştirebiliyorlar. İşte politik bilinç. Batı’daki gibi bir meydanda çıkıp karşılıklı söylev vermek biçiminde olmasa da farklı kanalları var.

İSLAM ŞEHİRLERİNİN ÖZELLİKLERİ

- Batı’nın şehir anlayışına göre kargaşa gibi görünen yapının aslı nedir?

“Kargacık burgacık” dedikleri şehre bakınca, gerçekten bir Batı şehri ya da antik dönem şehri gibi devasa bulvarlar görülmese de merkezini bedestenin oluşturduğu bir ticaret mahalli, o bedestene açılan bir ulu yol, o ulu yolun etrafında esnaf çarşıları diyebileceğimiz kendi iç düzeni bulunan sokaklar ve bu sokakların etrafında oluşmuş mahalleler olduğunu görüyoruz. Aslında çok işlevsel bir planın varlığına işaret ediyor.

- İslam şehirlerinde yapılanma nasıl?

Klasik dönemde Emevi ve Abbasilerin egemen olduğu bölgelerdeki İslam şehirlerini inceleyen Grünebaum’un iddiasına göre bir takım yapılar şehrin fiziki planını etkiliyor. Bunların başında da cami geliyor. Cami bir ibadet yeri, ama aynı zamanda da adı üzerinde kişileri toplayan yer. Bu dini yapının yanında ticaretle ilişkili yapılar var. Grünebaum bunların bir sıralamasını yapıyor. Caminin yanına hamamları koyuyor. İslam dünyasında temizlik çok önemli olduğu için hamam bu ilk çekirdeğin içinde yer alıyor. Hatta meslekleri sıralarken de en kirli sayılabilecek, mesela deriyle uğraşan debbahlar, hayvan kesen kasaplar gibi meslek erbaplarını da şehrin dışına, tercihen de bir akarsuyun yanına konduklarını söylüyor. Merkezinde bir ibadetgâhın, etrafında ticari mekânların bulunduğu ve varoşlara doğru şehrin esnafı diyebileceğimiz çeşitli meşguliyetleri olan grupların sıralandığı genel bir plan çıkarıyor. Bunların arasında da mahalleyi işliyor.

YEREL YÖNETİM BİRİMLERİ

- Mahalle o dönemde tam olarak neyi tanımlıyor?

Çeşitli ölçütler var. Devlete ortak vergileri vermeyi taahhüt eden kişilerin oluşturduğu bir cemaattir mahalle. Bunların verildiği yer defterlere “mahalle” olarak kaydediliyor. Dinsel açıdan bakıldığında, aynı camiye, eğer gayrimüslim ise o dinin ibadetgâhına devam eden inananların oluşturduğu komite. Üçüncü bir kıstas ise, birbirleriyle gözle görülmeyen, rıza ve şükran sözcüklerinin açıkladığı bir mutabakat gerçekleştirmiş olan bir topluluk.

Bir mahallenin yerleşikleri birbirlerinin hem etkileyeni, hem etkilenenidir. Yani cemaat bütünüyle bireyi etkiler. Fakat her birey cemaat üyesi olduğu için cemaat yoluyla bireyi etkiliyor. Pozitif hukukta olmayan bir şey vardır mahallede. Mahal halkı ortak sorumluluk içinde ve birbirinin kefili. Söz gelimi bir hırsızlık, cinayet gibi bir olay çıktığında bunun faili bulunamıyorsa mahalleli bütünüyle sorumlu tutuluyor. Buna karşılık ortak bir sorumluluk olunca hak da doğuyor. Mahalleli kendi içinde yaşamasını istemediği bir kişiyi tard etme hakkına sahip.

Bunlar modern hukukta olmayan haklar:  “Biz bundan razı değiliz” ya da “şükran duymuyoruz” gibi gerekçeleri oluyor. Tabii durup dururken bir tard hakkı da yok mahallelinin, sadece haklı bir hatası olduğunda. Bunun yanında müşterek hayata katılmama, camide görülmeme, gayrimüslimse kiliseye, sinagoga gitmeme gibi gerekçeler geçerli olabiliyor. İkinci olarak da ana-babasına, çocuğuna bakmıyor gibi doğrudan suça dönüşmemiş ama toplumsal bir ayıp olarak algılanan gerekçeler de tard sebebi oluyor.

BAŞKENT OLMADAN ÖNCE ANKARA

- Araştırmalarınızda özellikle Ankara üzerinde durdunuz...

Bu dönemde Ankara sof üretiminin yoğun olarak yapıldığı bir yerdi. Ankara ve çevresi tiftik keçisinin yetiştiği, bu dokumanın geliştiği bir alan. Kıllar ince, uzun ve hafif yağlı olduğu için bu yünden dokunan kumaşlar ipek görüntüsü veriyor. Bu yüzden ipekli dokuma kadar makbul bir kumaş. Yağlı oluşundan dolayı Osmanlı donanmasının yelken bezi için de ideal. Çok yoğun olarak sof dokunduğu için Ankara’ya belli bir tarihte hem batıdan hem doğudan pek çok tacir geliyor. Bu dönemde Polonyalılar, Venedikliler, İngilizler, Fransızlar koloniler oluşturuyor. Şehir çok değişik insanlardan misafir barındırıyor ve bu misafirlik çok uzun sürüyor.

Bunun yanı sıra hanların ve bedestenlerin ticari fonksiyonları var. Hanlarda gelen kervanlar konaklıyor. Hayvanlar için özel bölümler, tacirler için hücre dediğimiz özel odalar var. Osmanlı şehrinde han genellikle iki katlıdır, üst kat tacirlerin gecelediği kısımdır. Alt kat da pazarlamanın yapıldığı yerdir. Bir kervan geldiği zaman dellalar o tacirlerin örnek mallarını sırtlarına alır, çarşıda dolaştırırlar.

YOKSULLARA HAN BEDAVA

- Avrupa’da hanlar para karşılığı kalınan yerlerken, Osmanlı’da ilk üç gün ücretsiz değil mi?

Doğru, ama üç gün ücretsizlik, vakıf şartları gereği gelip geçenlerin yoksul olanları için geçerli. Yoksa Polonya’dan, Venedik’ten gelmiş, kuşağında çil çil altınlar olan insanlar için üç gün bedava olması söz konusu değil.  Ama bütün hanlar, vakıf şartları gereği 3 gün bir imaret gibi kalınabilecek yerler olarak görülüyor. 

KALE VE ŞEHRİSTAN

Osmanlı’da yalnız İslami değil, bir de Asya geleneği var. Fethedilen yerlerin önceki yerel yapısıyla birlikte Osmanlı şehirleri bu üçünün karışımı. Mesela Orta Asya şehirleri ile uğraşanlar şehrin iki bölümden oluştuğunu söylüyorlar; kale ve onun etrafındaki şehristan. Hükümdarın o kale içinde yerleştiğini, diğer tarafındaki şehristanın da orada yerleşenlerin mekânı olduğunu belirtiyorlar. Bu sebeple kale kavramı Osmanlı şehrinde çok önemli.

Hemen hemen bütün Anadolu ve Rumeli şehirlerinde kale, hisar vardır. En güvenilir yerler olduğu için hisar aslında yine merkezi otoritenin olmadığı dönemlerin yerleşme modelidir. Önceki Roma devrinden de biliyoruz ki merkezi otorite genişleyip geniş alanları içine alırsa tek kalan yerler korunma bölgesi olma özelliğini kaybederler. Bu yüzden şehirler, “açık şehir” haline gelmişlerdir.

OSMANLI’DA VATAN: MAHALLE

Osmanlılarda mahalle çok önemli. Genel olarak da Batı’daki yapıdan daha farklı. Osmanlı döneminde “vatan” insanların doğduğu yer olarak algılanıyordu. Vatanının bugünkü anlamını kazanması, ulus-devlet sürecinden sonradır. Ondan önce herkes kendi yaşadığı yeri vatanı olarak kabul etmekteydi. Bu önemli “vatan” terimiyle sınırlanabilecek yerleşim birimi şehirde mahalle, kırsal alanda ise köy ve mezradır. 16. yüzyılda “Nerelisin?” diye sorulduğunda “Ben Bursalıyım, Adanalıyım, Ankaralıyım” demek yetmezdi. Hemen arkasından “Ankara’nın neresinden?” diye sorulurdu.


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.