Zamanı gelmedi!

Zamanı gelmedi!
18 Haziran 2015 Perşembe 10:16

Tülin Oygür / Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı 

Vatan Partisi’nin “Türkiye’nin büyük bir ekonomik krizle yüz yüze geldiği ve kardeşin kardeşi vurduğu bir iç savaş ihtimaliyle bölünmeye gittiği” söylemi, çok keskin, çok vahim olması bir yana, özgündür. Bu söylem sadece Vatan Partisi’ne aittir (veya bu söylemi kitlelere duyurabilen tek partidir). Vatan Partisi bu büyük sorunu çözümsüz de bırakmıyor; ciddiyetle hazırlanmış bir programı var. Ancak, son seçimde 53 milyon seçmenden sadece 161 bin kişi Partimize oy verdi (inandı). Vatan Partisi olarak 7 Haziran gecesinden beri seçim sonucunun nedenleri üzerinde fikir yürütüyoruz. Ortaya atılan görüşler alt alta, uzun bir liste oluşturabilir. Maddi güçlükler, bazı örgütlerimizin beklenen düzeyde çalışmaması, iletişim beceriksizlikleri veya sosyal medyada süregiden kara propaganda gibi gerekçeler, değil tek başlarına, topluca dahi alınan bu sonucu açıklamaktan çok uzaktır. Söylemimizdeki vahamete bakarak, neden bu sonuçla karşılaştığımıza çok daha temel gerekçeler aramamız gerekiyor.  

Yazımızda, 2002 AKP iktidarıyla başlayan ve Haziran Seçimlerine kadar gelen kısa geçmişimizi “seçimlerin belirleyicisi kitleler” ile “kendi özgün söylemine ait Partimizi” ayırarak, kuşbakışı özetleyecek ve bu yoldan seçim sonucunu yorumlamaya çalışacağız.  

Geniş kitleler açısından bakarsak, AKP iktidarının ilk önce, Anayasal Rejimi değiştirme niyetini ayırt etmeye başladık. Milyonların katıldığı 2006 ve 2007 Cumhuriyet Mitingleri, ayırımına vardığımız bu tehdide karşı kitlesel “itirazımızı” göstermenin dışında, tehdidi bertaraf etme veya hiç olmazsa zayıflatma yönünde bir sonuç getirmedi. Getiremezdi de, çünkü bu eylemin doğru bir siyasi önderliği yoktu; siyasi çözüm üretme niteliğine sahip değildi. Anayasayla sabit laik devlet yapımızın elden çıkacağı yönünde bir tehdit algımız vardı; bayraklarımızı kapıp meydanlara koştuk ve haykırdık: “Türkiye Laiktir, Laik Kalacak!” Hepsi bu... Yoksa -o günlerdeki dar algımıza göre- laikliğe göz diken AKP iktidarının baş aktörleri Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’ün hangi amaçla, hangi yollardan geçip (geçirilip) sahneye çıktıkları (çıkarıldıkları), çoğumuz için bir soru değildi. “Laiklik” diye ağlıyor, fakat niye oluyor, nasıl oluyor, anlamıyorduk. HENÜZ!  

Partimize bakalım: İşçi Partisi (bugün, Vatan Partisi) önderleri, bu yılların çok öncesinden başlayarak, 1980 darbesiyle karşıdevrim sürecine girildiğini, küresel sermayenin emrinde milli ekonomimizin ve milli devlet niteliğimizin budanmaya başlandığını söylediler ve yazdılar... İşçi Partisi, resmin bütününü görüyordu; korkmadan, yılmadan halka anlattı. Topluma öncülük etme görevini önüne koydu ve 2006 yılında topladığı tarihi kurultayda, Türkiye’yi emperyalizmin elinden kurtarmak, karşıdevrimi alt ederek Atatürk Devrimi yoluna yeniden sokmak üzere Milliyetçi-Halkçı-Sosyalist öncüleri Partide birleştirme ve milli bir Meclis, milli bir iktidar için mücadele etme kararı aldı. Aynı resmi görebilen öncüleri Partide toplama konusunda bir ölçüde başarı da sağladı. Ancak, o tarihlerde Cumhuriyet Mitinglerinde bayrak sallayan milyonlar, bu çağrıyı duymadılar.  

Kitleler yönünden yaşananlara devam edelim. 2007 seçimlerinden büyüyerek çıkan ve Cumhurbaşkanlığına da oturan AKP, 2008 yılından başlayarak, İşçi Partisi önderlerini, karar verici makamlarda bulunan Atatürkçü yöneticileri, Atatürkçü aydın ve askerleri akla aykırı kumpaslarla zindanlara attı. Bu keskin, iç acıtan yara, bir taraftan da sisin-pusun dağılmasına yol açtı. Kumpaslarla esir alınan bazı vatanseverlerin ama özellikle Partimiz önderlerinin gerçekleri anlatan yazıları halka ulaşıyor, emperyalizmin oyunu daha geniş kitlelerce fark ediliyordu. Bu süreç içinde, Parti önderlerimizin bağımsız adaylar olarak girdiği 2011 Genel Seçimini yaşadık. AKP yüzde 50 ile zirveye taşınmış, buna karşılık, her yerde, her ortamda Türkiye için kaygılarını dillendiren seçmen, geçmiş olağan koşullarda oy verdiği partilerine, koşullardaki muazzam değişikliğe bakmadan yine gidip oy vermişti. “Türkiye elden gidiyor” diye dövünürken, emperyalizmin kendi partilerini ele geçirdiğini anlamamıştı. HENÜZ! 

Yedi yılı bulan sözüm ona yargılama sürecinde, vatanseverlik defalarca sınandı. Silivri zindanlarında barikatlar yıkıldı; 19 Mayıs 2012’de İstanbul’da, gençliğin önderliğinde 250 bin kişi, aynı yıl 29 Ekim’de Ankara Ulus’ta ve 10 Kasım’da Aslanlı Yol’da, milyonlarca insan “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” haykırışı ile yürüdü. Sonrasında, Taksim Gezi Parkı’nda başlayan karşı geliş, bütün Türkiye’de 10 milyon insanın geceler boyu yürüdüğü bir halk ayaklanmasına dö-nüştü. Artık Cumhuriyet Mitinglerinin “toy” kitleleri değildik. Büyük resmi görüyorduk. Yoksullaşıyor, gericileşiyorduk ve en önemlisi bölünme tehlikesini biliyorduk! Ancak orada, kaygılarımızla baş başa kaldık. Vatansever tabanını örgütlemeyen, yalnızlığa iten muhalefet partilerinin bu kitlelere attığı son kazık, 2014 cumhurbaşkanlığı seçimi oldu. Bu çirkin oyunda, milyonlarca vatansever sandığa gitmedi; önemli sayıda seçmen ise geçersiz oy kullanarak hıncını almaya çalıştı. Bütün bunlara rağmen, Türkiye’de yaşananlara “kahrolanlar” ne partilerinde ülkenin kaderine el koyacak yönetimsel değişiklikler yaratabildi ne de 2006 yılından beri, özgürken de esirken de yılmadan gerçekleri anlatan ve çağrı yapan Partimizin varlığına değer verdi. Bu Partiyle bir işleri yoktu. HENÜZ! 

VATAN PARTİSİ RÜZGARI SANDIĞA YANSIMADI 

Partimize dönelim. Gerçekleri, 2013’teki Haziran Ayaklanmasından altı sene önce kurultay raporuna dökerek buradan çıkışın milli bir Meclis ve milli bir iktidar ile mümkün olabileceğini söyleyen İşçi Partisi, halktaki bilinçlenmenin temel aktörü olmuştur. Silivri zindanında barikatları yıkan 100 binlerin, meydanlarda toplanan ve Aslanlı Yolda yürüyen milyonların ve Haziran Ayaklanmasına katılan 10 milyon insanımızın içinde İşçi Partisi üyelerinin sayısı elbette ki çok azdır. Bu eylemlere katılan büyük çoğunluk Atatürkçü, çağdaş bir cumhuriyete özlem içindeki CHP ve MHP seçmenidir. Fakat herkesçe kabul edilir ki bu halk eylemleri, Meclis’teki muhalefet partilerinin yönetimlerince değil, fedakâr ve azimli İşçi Partililerin halkı örgütleme yetenekleri sayesinde gerçekleşebilmiştir. Bu gerçek ve en son, cumhurbaşkanlığı seçiminde önemli bir kesim vatanseverin “ortada bırakılması” İşçi Partisi’ni harekete geçirdi ve tarihi bir karar almaya yöneltti. 2015 Genel Seçimi yaklaşırken, Atatürkçü vatanseverleri birleştirmek, bünyesinde toplamak üzere 2015 Şubat’ında olağanüstü kurultaya gitti ve Vatan Partisi adını aldı. Bu kurultayda kabul edilen Vatan Partisi programı, 2006 yılı kurultayında belirlenen Milli Hükümet Programı’yla aynıdır. Bir süredir Partimize olan yöneliş, Vatan Partisi adını aldıktan sonra hızlandı ve aydınlardan, sanat dünyasından, bürokrasi, siyaset ve silahlı kuvvetler bünyesinden birçok önderin Partiye katılımıyla güçlendi. Vatan Partisi bütün olanaklarıyla Genel Seçime asıldı. Parti olarak her zaman dillendirilen “Vatan Partili olmayan ama Vatan Partisinin yanında duran” halk kesimlerinde ilgi ve yakınlıkla karşılandı.  

Sandıklar açıldığında, bu kitlenin Vatan Partisi’nin halk hareketlerindeki öncü rolüne verdiği kabulün ve seçim çalışmaları sırasında gösterdiği ilginin, hiçbir şekilde oy tercihlerine yansımadığı görüldü. Türkiye’nin dibe doğru gittiğini ve bölünmeyle yüz yüze olduğunu gören, anlayabilen insanımız, bu bilinci kazanmasında temel etken olan Vatan Partisi ile sandığa attığı oy üzerinden nesnel bir bağ kurmak istememişti. Bu gerçeğin cevabını arıyoruz.  

Vatan Partisi iktidar programını, dokuz yıl önce, “meraklısına” duyurmakla başladı. Yıllar içinde, halk hareketlerinde kitlelere önderlik ederken daha geniş kesimlere aktarma başarısını gösterdi. Nihayet, Vatan Partisi adını aldıktan sonra girdiği seçimde iktidar programını, ne kadar yetersiz de olsa merkez medyada halka anlatma fırsatı buldu. Vatan Partisi’nin programı, ‘Türkiye’nin mevcut sistemle düzlüğe çıkmasının mümkün olmadığı, ancak bağımsızlıkçı ve halkçı, yani milli bir Meclis ve bu Meclis içinden çıkacak milli bir hükümetle tam bağımsız ve aydınlık bir Türkiye’ye ilerlenebileceği’ gerçeğine dayanır (nitekim programımızın adı Milli Hükümet Programı’dır). Peki, milli karakterde bir Meclis’in ve bu Meclis içinden milli bir hükümetin ortaya çıkması, mevcut sistemin Türk halkından esaslı bir şamar yemiş olması dışında nasıl mümkün olabilir? Bu, devrim değilse, başka nedir?  

DOĞRULARI SÖYLEMENİN YETMEDİĞİ DURUMLAR 

Vatan Partisi daima nesnel duruma (pratiğe) bakarak söylemini oluşturur ve söylediklerinden daima doğrular çıkar. Hep böyle olmadı mı? Hatta olguları doğru şekilde “okuyabilme” ve yorumlayabilme özelliğimiz, partimiz önderlerine karşı kara propaganda malzemesi olarak kullanılır. Bunlara alışkınız.  

Doğruyu söylemekten vazgeçmeyeceğiz. Biz Türkiye’nin gerçeğine bakarak dedik ki “Çıkış yolu bu sistemin dışında, bir devrim programıyla mümkündür.” Bu söylemle girdiğimiz 7 Haziran seçiminden, matematiğin gösterdiğinin tersine, halkımızın bizi (programımızı) iyi anladığı ve bu anlayışı üzerinden bize seslendiği sonucunu çıkarabilirsek, bugünden sonrası için doğru hedefler belirleyebiliriz. O veya bu nedenle (hepsi konuşuldu, hepimiz biliyoruz) oyunu Vatan Partisi’ne vermeyen vatansever kitle şunları söylemiş olmalıdır: “HENÜZ bütün meselenin laiklik konusu olmadığını göremediğim, HENÜZ emperyalist oyunun partimi esir aldığını anlamadığım dönemler geride kaldı. Türkiye’nin nasıl bir kuşatma içinde olduğunu artık biliyorum. Bilinçlenmemde senin katkın var, bunu biliyor ve takdir ediyorum. Fakat gerçekleri görmem, mevcut sistemi sallamaya gücümün yettiği anlamına gelmez! Ben görerek değil, yaşayarak öğrenirim.  

Bütün yaşamımla, sabah yiyeceğim sıcak ekmekten, aylardır ödeyemediğim borçlarıma kadar, HENÜZ bu sistemin içindeyim. Sen devrimsel bir çıkış öneriyorsun ama ben, devrimin içinde değilim.” Bu söylemin sonuna, doğru olacağını bildiğimiz son eklemeyi de yapalım: HENÜZ!

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.