Üçüncü Balkan bozgunu dayatmasına hayır

15 Temmuz kalkışması, kumpaslar sürecindeki paralel ihanetin çok daha geniş kapsamlı şekilde devamıydı. İktidarın tüm sorumluluğu Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kurumsallığına yükleme cinliği Türkiye’yi intihara götürür

Üçüncü Balkan bozgunu dayatmasına hayır
10 Ağustos 2016 Çarşamba 11:14

Av. Hüseyin Özbek / İstanbul Barosu Genel Sekreteri
Türk askeri tarihinin en büyük yenilgisi hiç kuşkusuz Balkan bozgunudur. İkinci Viyana Kuşatması’nda yaşanan 1683 bozgunu ile 1877-1878 Rus Savaşı’nda Kafkas ve Tuna cephesinin çöküşüyle payitahtın neredeyse elden çıkacak duruma gelmesi diğer büyük yenilgilerdir.
Balkan bozgununun (1912) diğerlerinden farkı yenilginin askeri alanla sınırlı kalmayıp batı karşısındaki inançsal, kültürel, askeri üstünlük algısının ortadan kalkması, yenilgi ve yok oluş duygusunun toplumu teslim almasıdır. Sırp, Bulgar, Karadağ, Yunan bağlaşıkları karşısında uğranılan askeri yenilgi gerçekten yüz kızartıcıdır.

GÜVEN DUYGUSU SIFIRLANMIŞTI
Osmanlı’nın fetih ve batıya doğru yayılması temelinde uygulanan iskan politikasıyla Anadolu’dan göçürülen Yörüklerle Türkleştirilen 500 yıllık vatan birkaç ayda elden çıkmıştır. Osmanlı’nın, Anadolu kadar Türk Rumelisi göz açıp kapayıncaya kadar kaybedilmiştir.
Balkanlardan Edirne’ye, Edirne’den İstanbul’a uzanan, cami avlularından sokaklara, meydanlara taşan perişan yığınlar savaşın ve yenilginin, uğranılan facianın büyüklüğünü gözler önüne sermektedir. Ordudaki alaylı mektepli, İttihatçı-İtilafçı çekişmesinin, hiyerarşik disiplini yok eden kutuplaşmanın acı sonuçları vatan kaybı olarak ortaya çıkmıştır. Balkan Savaşı halkın orduya, askere yönelik güven duygusunu sıfırlamış, halkın kolektif psikolojisinde yenilgi ve yok oluş duygusuna, milli ruhta çöküntüye yol açmıştır. Halk yenilginin sorumlusu olarak orduyu, özellikle de zabitanı (subaylar) görmektedir. Tarihte ilk kez halk orduya karşı güven duygusunu yitirmiş, adeta sırtını dönmüştür.

TEKRAR GURUR SİMGESİ OLDU
Türk subayını ve Mehmetleri bu utançtan Çanakkale kurtaracaktır. Balkan yenilgisinden dersler çıkarılmış, yeteneksiz, birikimsiz, çağın gerektirdiği askerlik sanatını içselleştirememiş unsurlar tasfiye edilmiştir. Ordunun eğitim anlayışında, savaş stratejisinde ciddi değişikliklere gidilmiş, yetenekli, genç subaylara rütbelerinin üstünde birliklere komuta etme imkanı verilmiştir.
Birinci Dünya Savaşı’nın patladığı 1914 yılında İtilaf güçleri Türklere Balkan bozgununun daha ağırını yaşatacaklarından emindirler. 1915 başlarında Türklerin işini bitirip saf dışı bırakacaklarını düşünmektedirler. Kibirli hasımlarına hem denizden hem karadan yol vermeyecek olan Mehmetler, Balkan utancını Çanakkale’de sebil edecekleri kanlarıyla temizleyecektir. Payitaht kurtulmuş, mağrur düşmanın zafer umudu boğazın serin sularına gömülmüştür. Çanakkale zaferiyle birlikte üniforma yeniden milletin ortak gurur simgesi olmuştur. Türk milletinin güvenini yeniden kazanan, duasını ve desteğini alan Türk Ordusu, imparatorluğun birbirinden binlerce kilometre uzak cephelerinde büyük harbin 4 yıl daha uzamasına yol açacaktır.
Büyük harbin neticesinde ekonomik kaynakları sıfırlanan, yarım milyon askerini değişik cephelerde şehit, bir o kadarını da esir veren, 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkesi’yle kaderi galiplerin insafına bırakılan bir millettin yırtıp attığı idam fermanından bahsediyoruz.
Öldüğüne hükmedilen, emperyalistlerin terekesini pay edip defin merasimine hazırlandıkları bir milletin yeniden Bismillah’la 3 buçuk yıl daha savaşabilmesinin sırrı yine Çanakkale’dir. Ezineli Yahya Çavuş’un, Edremitli Koca Seyit’in, Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal’in, Sarıkamış’ın buzullarından Arabistan’ın çöllerine ayak basmadık yer bırakmayan Mehmetlerin al kanlarını, terlerini taşıyan üniformanın Türk milletinin gözünde niçin alelade bir kumaş parçası olmadığı üzerinde düşünülmelidir. Üniforma Türk milletinin derin bilinçaltında yaşattığı, Ergenekon’dan Malazgirt’e, Mohaç’tan Viyana’ya, Trablusgarp’tan Sakarya’ya, Kocatepe’den Kıbrıs’a binlerce yıllık müşterek hatıra olarak kayıtlıdır. Nüfus kütüğünde adı ne olursa olsun, üniformanın içinde Mehmetleşen Anadolu çocuklarının manevi zırhıdır, o kutsal ocağın simgesidir. Bundan dolayıdır ki milletin gözünde mübarektir.

KUMPASLARDAN 15 TEMMUZ’A
Yakın geçmişte yaşanan Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk ve benzerleri, paralel ihanetin araçsallaştırdığı ve silaha dönüştürdüğü yargı üzerinden orduya “İkinci Balkan bozgunu” dayatmasıydı. Hakim savcı cübbesi giydirilmiş cemaat kumpanyasının düzenlediği yargı komedyası ile Türk Ordusu’na karargahta teslim şartları dayatılmıştı. Yargı üzerinden gerçekleştirilecek tasfiye ile Cumhuriyet’in, Türk milletinin bekasının teminatı ordu yerine imamın ordusu ikame edilecekti. Atatürk, Cumhuriyet, Kıbrıs, ulusal bütünlük, devletin bekası, milletin bağımsızlığı gibi ağır bagajlardan kurtarılmış (!) ordunun yerine konacak üniformalı şakirtler ile operasyon tere yağından kıl çeker gibi tamamlanacaktı.
15 Temmuz kalkışması, Silivri sürecinde yarım kalan ihanetin çok daha geniş kapsamlı olarak yürürlüğe konulmasıydı. Kalkışma Pensilvanya imamının intikamı olarak tasarlanmıştı. Taktik olarak siyasi iktidarı hedef almakla birlikte stratejik hedef Türkiye Cumhuriyeti’nin tasfiyesiydi.

İKTİDARIN SORUMLULUĞU
Paralel ihanetin, milli devlet duyarlılığı ve hukuk meşruiyeti içinde hesabının sorulması zorunludur. Başta siyasi iktidar olmak üzere herkesin, Cumhuriyet’in kuruluş kodlarının ve milli devlet duyarlılığının terk edilerek, askeri ve sivil bürokrasinin, devlet kurumlarının cemaatler koalisyonuna, tarikatlar konsorsiyumuna teslim edilmesi durumunda yaşanılması kaçınılmaz olan bu trajediden ders almaları gerekmektedir.
Kendi dönemlerinde yaşanan Silivri faciasının siyasi sorumluluğunu omuzlarında taşıyan bir iktidarın kandırılmışlık bahanesiyle minder dışına kaçışı ne kadar inandırıcı değilse, bir yandan milli orduya kumpas kurulmasından yakınıp diğer yandan cemaat darbesinin tozu dumanı arasında tüm sorumluluğu Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kurumsallığına yükleme cinliği de o kadar inandırıcı değildir. Yine bir yandan ordudaki paralelcilerin ayıklanacağından dem vurup diğer yandan orduyu tümüyle demokrasi karşıtı bir cürüm kurumu olarak yaftalama sakilliği o kadar dikkat çekicidir.
Siyasi iktidarın Cumhuriyetin ulus devlet, üniter yapı temelindeki kuruluş felsefesiyle, çağdaş dünyadan yana temel tercihiyle, laiklik ilkesiyle, genel merkezlerine bina boyunda posterini astığı Atatürk’le olan temel uyuşmazlığını sonlandırıp sonlandırmadığının turnusol kağıdı kışla önlerindeki çöp kamyonlarıdır.
Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sızmış paralel şebekenin Cumhuriyet’e başkaldırısı bertaraf edildiği halde kışla önlerinden çekilmeyen çöp kamyonları, tanklara karşı etkili olamasa da ordunun küçük düşürülmesine fazlasıyla yetmiştir. Darbe bahanesiyle laik demokratik rejimin, bağımsızlığın güvencesi, halkın peygamber ocağı bildiği bir kurumun itibarsızlaştırılmasına ve tasfiyesine yönelik sinsi hesabın gerçekleşmesi durumunda Türkiye Cumhuriyeti diye bir devletin ayakta kalamayacağı, Türk milletinin özgür bir ulus olarak varlığını sürdüremeyeceği bilinmelidir.
Paralel kalkışmanın radyoaktif serpintisi geçmeden, at izi it izine karışmışken, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne dayatılan “üçüncü Balkan bozgunu” şartnamesinin gerçekleşmesi durumunda sabah akşam verilen salaların aslında Türk milletinin toplu intiharının ilanı olduğu bir an önce anlaşılmalıdır.

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.