Kuluçkadaki ihanet

Bütün cemaat ve tarikatlar, yeterli güce eriştiğine kanaat getirmediği sürece, devlete sızamamayı, nihayet devleti ele geçirememeyi masum bir dindarlık ve İslam’a hizmet görüntüsü altında bir kuluçka aşaması olarak telakki ederler. FETÖ de diğer cemaatler gibi aynı yolu izleyerek bu felaketin öznesi olmuştur

Kuluçkadaki ihanet
13 Ağustos 2016 Cumartesi 11:36

FETÖ bağlamında cemaatler ve tarikatlar -1

Şahin Filiz / İlahiyat Profesörü
İslamiyet’in doğuşundan önce Araplar dağınık, birbirinden kopuk ve aşiretler halinde yaşıyorlardı. Üstelik aralarında, farklı dünya görüşü ve çıkarlar yüzünden kıyasıya çatışmalar, kanlı hesaplaşmalar sürüp gidiyordu. Hz. Muhammed’e İslam’ın vahyedilmesinden sonra bir ideal ve bir peygamber çevresinde toplanmaya başladılar. Aralarındaki çatışmalar duruldu ve bir millet olma yoluna girdiler.

DİNLE MASKELENEN HİZİPÇİLİK
Neki Hz. Muhammed hayattayken bile, kadim aşiret yapılarından kalma yağmacılık ve çapulculuk tabiatlarını kolay unutmadılar ve bu kez, sürtüşmenin görünen nedeni, din bağlamındaki farklı yorum ve görüşler idi.
Peygamber’in olağanüstü zekası ve liderliği, hiç olmazsa hayattayken onları bir Arap ulusu olarak toparlamayı başarmıştı. Sağlığında Arapların İslam öncesi yani “Cahiliye” denilen devirlerdeki hizipçiliğe ve ayrışmalara kapılmalarına izin vermeyen Hz. Muhammed, İslam’ın barışçıl, birleştirici, dayanışmacı ruhuna sürekli vurgu yaptı.
Vefatından sonra Arap kavmi, İslam öncesi kabile geleneğinden doğan anlaşmazlıkları, Kur’an ve Hadis’ten devşirdikleri nasslarla siyasi bir çekişmeye dönüştürdüler.
Hilafet, Kırtas vakası, Cemel ve Sıffin savaşları hep Hz. Muhammed’in vefatından sonra, görünüşte dini ama esasen siyasi çıkarlar düzleminde patlak verdi. İslam birliği yerine, farklı gurupların din söylemiyle maskeledikleri küçük hiziplerin çatışmacı dağınıklığı egemen oldu. Bu dağınıklığı, tek bir şey derleyip toparlayacaktı: İslam
medeniyeti.

İSLAM RÖNESANSI
IX. Yüzyılda başlayan İslam Rönesans hareketi, felsefe ve bilimlerin yardımıyla ortaya çıktı. Müslümanlar, kendi iç çekişmeleri yerine bilim ve felsefenin aydınlığı ile hem kendileri ve hem de başka dünyaları aydınlatmaya başladılar. Çünkü İslam, Yahudilik ve Hıristiyanlığa göre bilim ve felsefeye daha açık ve aydınlık bir dindir. Müslümanlar, hiçbir din ve mezhep farklılığı gözetmeksizin Yahudi, Hıristiyan ve Süryani bilim insanları ve filozoflardan yararlanmakta asla behis görmemişlerdir. Bu güne kadar varlığını sürdüren bütün mezhep, meşrep ve görüşlerin kaynağı, Hz. Muhammed dönemi ve hemen sonrasında başlayan siyasal içerikli dini çekişmeler değil, felsefi ve bilimsel çalışmalardan doğan İslam düşünce geleneğidir. Bu dönemde ortaya çıkan mezhepler, daha önceki siyasi çekişmelerden etkilenmiş iseler de, farklılık ve çeşitliliklerini felsefi ve bilimsel düşünceyle tanımlıyorlardı.

EKSEN KAYMASI
XV. yüzyıla doğru İslam dünyası, bilim, felsefe ve sanata dayalı Rönesansını yitirince, içteki çekişmelerin ekseni yeniden, Hz. Muhammed ve hemen sonrasına rastgelen dönemdeki siyasal çıkar kavgalarına doğru tekrar oturmuş oldu. Yaklaşık beş altı yüzyıldan bu yana cemaat ve tarikatların oluşumu işte bu siyasi didişmelere bağlı olarak gelişmiştir ve gelişmektedir.
Her din ve kültürde olduğu gibi doğal olarak İslam’da ve İslam kültüründe de görüş ayrılıkları, mezhep farklılıkları ve hayata bakışta çeşitlilik olabilir. İslam düşüncesi bir gökkuşağı gibi zengin ve çeşitlidir. Bu doğaldır, doğal olmayan nokta, bu farklı görüş ve kanaatlerin bilimsel, felsefi ve sanatsal ekseninden çıkmış olmasıdır. İslam dünyasında bu eksen kayması, yalnız insana ait olan felsefe, bilim ve sanatın körelmesi hatta ortadan kalkmasına yol açmıştır. Cemaat ve tarikatlar, işte tam da bunlardan, kısacası insandan kopuk bir zemine dayanarak oluştuğu için, İslam dünyası ve Müslümanların en tehlikeli iç düşmanı haline gelmişlerdir. Tarihte XII. Yüzyılda Hasan Sabbah’ın liderliğinde kurulan Haşhaşiler bu örneklerden sadece birisidir.

YETERLİ GÜCE ERİŞENE KADAR
FETÖ de bu cemaatler ve tarikatlardan biridir. Bazılarının iddia ettiği gibi, “Önceden sahih bir İslam anlayışına ve toplumun dindarlaşmasına hizmet ederken, sonradan ‘Ehl-i Sünnet ve cemaat yolundan saptıkları’ için devlete sızıp terörist bir kalkışmada bulunmuşlardır” demek, koyu bir cehaletin, olmadı, saflığın ifadesidir. Çünkü bütün cemaat ve tarikatlar, yeterli güce eriştiğine kanaat getirmediği sürece, devlete sızamamayı, nihayet devleti ele geçirememeyi masum bir dindarlık ve İslam’a hizmet görüntüsü altında bir kuluçka aşaması olarak telakki ederler. FETÖ de diğer cemaatler gibi aynı yolu izleyerek bu felaketin öznesi olmuştur.

KÖR BAĞLILIK VE ‘CEHALETİN ERDEMİ’
Eklektik ya da senkretik olsun, FETÖ neresinden bakarsak bakalım, diğerleri gibi bir cemaat ve tarikattır. Peki cemaat ve tarikatların ortak özellikleri nedir?
Bir kere felsefe, bilim, sanat ve eleştirel düşünceye kapalıdırlar. Zaten varoluş gerekçe ve nedenleri budur. Hz. Muhammed’in “ümmi” olduğu şeklindeki tarihsel yalanı, (Benim tespitlerime göre Hz. Muhammed ne cahildi, ne de ümmi idi; onun okur-yazar ve bilgili olması vahiy almasına engel değil, aksine vahyi daha iyi anlayıp anlatmasına neden olmuştur) şeyh ve liderlerinin cehaletleri için meşrulaştırıcı bir mesnet olarak kullanırlar. Tıpkı Hz. Muhammed’in “ümmi” olmasından dolayı vahyin “tabula rasa” misali zihnine rakipsiz dolması gibi, “okuma-yazma bilmeyen” şeyhlerinin de Hz. Muhammed gibi önceki tüm düşünce ve fikirlerden arınık bir zihne sahip olduklarını ileri sürerek kör bağlılığı sağlayabilmektedirler. Fetullah’ın “ilkokul mezunu” olması bu açıdan “cehaletin erdemi” olarak görülmektedir.
Diğer cemaat ve tarikatlar da liderlerinin “susmasını”, “konuşmayı sevmemesini”, “işaret diliyle anlatmasını”, bilim ve felsefeden daha üstün bir insanlık durumu olarak propaganda ederek, FETÖ ile aynı noktada birleşirler. Örneğin Süleymancılık, Menzil Cemaati, Cübbelisi cübbesizi, irili ufaklı bütün dini gurupların temel referansı, Hz. Muhammed’i öveyim derken yerdikleri “ümmilik”tir. Ümmi olmak, hele bilim, felsefe ve sanat gibi insana dair olan her şeye kör ve sağır olmak, gerçek dindar olmanın olmazsa olmaz koşuludur.

GELENEKSEL KODLARI İSTİSMAR
Bir başka benzerlik, sürekli olarak mali, sosyal, siyasal güç toplamaktır. Türk kültüründe yardımlaşma, dayanışma ve humanistik öğelerin bulunması gibi temel milli kültürel öğeleri Fetullah, emperyalist amaçlara alet etmiştir. Gücün, belirlenen amacı gerçekleştirecek düzeye gelmesi için, takiye hayati bir maniveladır. “Hizmet”, “dindarlık”, “fakir fukaraya yardım”, “iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak” gibi kutsal kelimeler bu güç toplama yolculuğunun, mevcut devlete ve topluma sevimli görünme avadanlıkları haline getirilmiştir. Cemaat ve tarikatlar, elde ettikleri ya da etmekte oldukları gücü, içinde bulundukları devlete ve millete rakip ve alternatif bir güç olarak kullanma yöntemleri bakımından elbette birbirinden ayrı düşebilirler. Zaten temel ayrılık noktaları buradadır. Dinle ilgili farklı yorum ve görüşler ileri sürüyormuş gibi olsalar da, kendilerini “Ehl-i Sünnet” diye takdim edip, Türk ulusunun geleneksel dini kodlarını istismar ederler; ellerindeki gücü, devlete karşı hangi çıkarlar karşılığında devreye sokacakları konusunda ayrılırlar.

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.