İşte muteber şairin dünyası

Edebiyat ortamında, barış içinde birlikte yaşama riyasına son verme kararımdan sonra postmodern ve yapısalcı bilgiçleri malumatfuruşları titretme kararı aldım. Doğrusunu isterseniz “titrettim”. Ama ülkemde edebiyatçı ve şair özgürleşmek istemedi. Adamın antolojide kıçı kırık birkaç şiiri yayımlanmış, onun uğruna şiirinin ve edebiyatının ulusal adını satıyor

İşte muteber şairin dünyası
09 Temmuz 2016 Cumartesi 11:17

Seyyit Nezir

| Şiirde ve düşünsel yönelimlerde, görebildiğim kadarıyla, toplu çıkışları pek seçmedin. Ama hiç de susmadın. Susmayı, Ahmet Telli’nin bir sorusu üzerine, “şiirsel çevre kirlenmesinin tipik örneği” saydın (Broy, Aralık 1986). Bu senin şairliğinin aynı zamanda bir aydın tavrını da tohum halinde saklamasından ileri geliyor kanımca. Yine de sen sanatçı ve aydının her zaman aynı kişi olmadığını savundun hep. Seninle burada hemen, L.-P. Fargue üzerinden bir polemiğe giriyorum: “Sanatçı, aydını içerir. Bunun karşıtı kırk yılda bir doğrudur.”

3 Ekim 1971 - 18 Ocak 1977 arasında şiir yazmadım. Ankara Yıldırım Beyazıt mapusanesi’nde yazdığım 6 gözaltı şiirini bitirdikten sonra 5 yıl 2 ay 15 gün şiir yazmadım. Ahmet Telli kardeşimizin çok derinlikli ve zeki sorularla yaptığı söyleşiyi yıllar sonra tekrar okudum. Söylediklerimden gurur duydum. Demek ki 5 yıl içinde verdiğim kararı uygulamaya başlamışım: “Edebiyat ortamında, barış içinde birlikte yaşama riyasına son verme kararım”dan söz ediyorum. Edebiyat dünyasında “Tekkeyi bekleyen çorbayı içer” anlayışı ile “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” ilkel çıkarcılığı egemendir. Şiir yazmadığım dönemde müthiş silahlar yaptım kendime okumalarımdan. Bilgimle eleştirmenleri, postmodern ve yapısalcı bilgiçleri, malumatfuruşları titretmeye karar vermiştim. Doğrusunu isterseniz “titrettim”. Amacım kişisel tatmin değildi. Edebiyatı, özellikle de gençleri edebiyatın tiranları karşısında özgürleştirmek istiyordum. Ama edebiyatçı ve şair özgürleşmek istemedi. Bunun son örneği, “Modern Türkçe Şiir Antolojisi”ne karşı tepkisizlikte görüldü. Adamın antolojide kıçı kırık birkaç şiiri yayınlanmış, onun uğruna şiirinin ve edebiyatının ulusal adını satıyor. 10 bin metre koşan Afrika kökenli Yasemin Can Avrupa şampiyonu olunca, “Türkiyeli” değil Türk millî marşı çalındı.
Toplu çıkışlarda yer almadım, şiirimle kimsenin peşinden gitmedim. Herhangi bir yazın şeyh ya da mürşidinin müridi olmadım. Şimdi de şeyh ya da mürşit değilim. Kimsenin yanımda mürid olmasına katlanamam. Önemli olan eşitlik temelinde varoluş ve iletişimdir. Gerçek şair yazmadığı zaman da yol alır. Trende uyumak gibi... Yazarın, şairin yazmaması (susması) ortalığı kirletmez. Ortalığı, yazar ve şairin, sanatçının yapıtı karşısında ortamın susma fesadı kirletir. O söyleşiye dönelim. Ahmet Telli kardeşimiz otuz yıl önce soruyor:

ŞİMDİ DURUM BERBAT
| Bir yazınızda “yaşadığınız sanatsal çevre kirlenmesi”nden söz etmiştiniz. Bir “şiirsel çevre kirliliği”nden söz edebilir misiniz bize?

Ben cevap veriyorum:
Resim ve roman çevresinde oluşan çevre kirlenmesi düzeyinde olmamakla birlikte bu durum şiir için de söz konusu. Gizli orman kanununun egemen olduğu ve kapitalizmin başdanışmanlık, tekseçicilik yaptığı; kendi anlayışına göre ödül dağıttığı bir ortamda çevre kirlenmesinin olmaması mümkün mü?
Şairlerin ve sanatçıların tek başına kalmaktan ürktükleri; uzlaşma, uyuşma, nabza göre şerbet verme, barış içinde birlikte yaşama formüllerinin egemen olduğu bir ortamda çevre kirlenmesi olmasın, mümkün mü? Sağda ve solda, kerameti kendinden menkul “hiyerarşiler”in kurulduğu; “takım ruhu’nun estetik değer ölçüsü sayıldığı bir ortamda çevre kirlenmesi olmasın, mümkün mü?
Şimdi durum daha da berbat: Siyasal diktatörlük, internet diktatoryası, medya ihaneti, “kendin pişir kendin ye!” ahlakı, klanlar, cemaatler... İşte muteber aydının ve şairin dünyası bu! Şairlere bu yaltaklanma ve uzlaşma ortamında yalnızca kendi klanlarının, kendi cemaatlerinin en yüksek atlayanı olmak yetiyor. Şiirin Sotomayor’u yıllar önce 2 metre 45 cm. yüksek atlamış, haberleri bile yok.

| Fargue’nin tanımını atlamayalım... Yine P. D. La Rochelle, aydını şöyle tanımlıyor: “Gerçek bir aydın her zaman bir partizandır, ama her zaman sürgünde bir partizandır: her zaman inanç adamıdır ama her zaman sapkındır.” Sartre, bu sözü doğrularcasına konuşuyor: “Benim için bir aydın, siyasal ve toplumsal bir birliğe uyan, gene de o birliği yadsımaktan geri durmayan kimsedir.” Kendinle ve dünyayla nice hesaplaşmalardan sonra sen ne diyorsun? Burada anımsatmama izin ver: Sartre 68’li devrimcilerle bildiri dağıttı. Sen, gazete üzerinde en kara baskıların sürdüğü günlerde çok açık tavır koyarak Aydınlık Gazetesi’nde yıllarca üstelik siyasal yazılar yazdın...
L.-P. Fargue’ın “Sanatçı, aydını içerir. Bunun karşıtı kırk yılda bir doğrudur” tanımlamasına cevap vereceğim elbette: Bazı sanatçılar aydındır! Aydının sanatçı olmak gibi bir iddiası yoktur. Aydın olmanın diplomayla, bilgiyle ilgisi yoktur. Diplomalı ve bilgili olması elbette göz çıkarmaz. Aydın, bir insan türüdür; aydın olmak bu türün davranış tarzıdır. Aydın, “Beni sokmayan yılan bin yaşasın”, “Her koyun kendi başağından asılır” demeyen bir insan türüdür. Üstüne vazife olmayan işlere burnunu sokar. Bu nedenle her zaman muhalefettedir. İktidar’ın sefasını süremez. La Rochelle’in “partizan” sözcüğü biraz ağır. Aydın ne militandır, ne partizandır. Militan ve partizan özgür değil angajedir. Aydın, hem her şeyden sorumlu, hemi de özgürdür. Özgür vicdandır.

BENİ HEDEF ALDILAR
Sartre ve Camus benim kendime örnek aldığım iki yazardır. Aragon ve Picasso Fransız Komünist Partisi üyesi idi. Camus, yazarın siyasal partiye girmesini hoş görmüyordu. Sartre’ın gençlerle birlikte gazete sattığını, bildiri dağıttığını gözlerimle gördüm. 1945 yılının aydını ile 2016’nın aydını aynı ailedendir. Hayır demesini bilen, kendisini satmayan adamdır. Aydın (entellektüel) denen kişi günümüzde AKP iktidarına yakın durmaz, onu kesinlikle olumlamaz. Aslında gerçek aydın AKP hükümetine 2002’den itibaren tavizsiz karşı olmak zorundaydı. Çünkü Türk aydını cumhuriyetçi ve laik olmak zorundadır.
Yeni Yüzyıl’da 6 ay kadar, Hürriyet’te 12 yıl, Aydınlık’ta 2 yıl gazete yazarlığı yaptım. İki yıldır kendi sitemde (blog galiba) yazıyorum: Aydın yazar olarak insanları baştan çıkarmalıyım. İnsanları baştan çıkartamıyorsam yazmak hiçbir işe yaramaz. Özellikle Hürriyet’te insanları baştan çıkarma konusunda çok başarılı olmuş olmalıyım ki her gün ölüm tehditleri alıyordum. İktidarın gazeteleri beni hedef almıştı. Yazılarıma dinbazlar, yandaş tarihçiler, çanak yalayıcı rektör ve dekanların bilirkişi raporlarıyla ceza ve 20-30 bin liralık tazminat davaları açılıyordu. 1 Nisan 2012 tarihinde AKP hükümetinin baskısıyla Hürriyet’ten atıldığım zaman en çok referans verilen ve küfredilen yazardım.

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.