Korkmayın, sanat insanı öldürmez

Burak Sergen

Burak Sergen



Okunma 02 Kasım 2015, 10:59

Turgay Oğuz

On bini aşkın seyirciye sahnelediği ‘Adolf’ oyunuyla büyük ses getirip ilgi gören, tiyatro, sinema, dizi oyuncusu Burak Sergen, şimdi de Johann Rukelie Trollmann’ın yaşamını anlatan ‘Çingene Boksör’le sanatseverlere sesleniyor. Usta sanatçıya Türk tiyatrosu hakkındaki düşüncelerini sorduk, oyunculuk yaşamını ve bilinmeyen yönlerini konuştuk.

| Eğitiminizden ve oyunculuk geçmişinizden başlayalım isterseniz...
1984 yılında Ankara Devlet Konservatuarı’ndan mezun oldum. “Cebeci ekolü” dediğimiz bir gelenekten geliyorum. Çalışkan bir nesil olduğumuzu söyleyebilirim. Hatta şöyle bir anekdot aktarayım; 90’lı yılların hemen başında Ankara Devlet Tiyatrosu’nda bir gün içinde üç farklı oyunda sahne almışlığım vardır. İrfan Şahinbaş Sahnesi’nde „Hayvan Çifliği” (George Orwell), Oda Tiyatrosu’nda “Aşk Mektupları” (Albert Ramsdell Gurney) ve Büyük Tiyatro’da “Beğendiğiniz Gibi” (William Shakespeare) oynadım. Bence rekor sayılabilecek bir durum. Muhtemelen bu noktayı üç beş kişi zorlamış olabilir.

| Ankara Devlet Tiyatrosu’da çalışırken babanız Semih Sergen ile ortak bir çalışmada yer alabildiniz mi?
Sadece bir kez çalışma fırsatı bulabildim. Babamın yönetmiş olduğu ve Şinasi Sahnesi’de sahnelenen “Şeytan Çelmesi” (Vaclav Havel) adlı oyundaydık. Çok da güzel bir oyundur.

| Ankara’da başlayan Devlet Tiyatrosu oyunculuğunuz halen devam ediyor mu?
İstanbul Devlet Tiyatrosu’na tayini istedim. Gerçekleşmeyince emeklilik hakkımı kullarak kurumdan ayrıldım.

| İlk özel tiyatro çalışmalarınız ne zaman başladı?
İstanbul Devlet Tiyatrosu’na geçişim gerçekleşmeyince, özel tiyatro serüvenim başlamış oldu. İlk özel tiyatro oyunum Tiyatrokare yapımı olan, Neyzen Tevfik’in hayatının anlatıldığı “Neyzen”di.

| “Neyzen”de gösterdiğiniz performansla çok sayıda ödül sahibi oldunuz. Nasıl bir süreçti?
Türkiye’de sanat sevilmiyor. Maalesef bu oyuna zamanında ülkemizde çok fazla ilgi gösterilmedi. “Mayıs Türk Sanat ve Kültür Festivali-MayFest” kapsamında New York’ta sahneledik. Amerikalılar “Neyzen, New York’u mest etti” başlıklarıyla tam sayfa ayırarak oyunumuzu övgüler yağdırırken Türkiye’de sadece bir tek gazetede küçük bir haber yapılmıştı. Ülkemizde medya sanatsal çalışmalara ya hiç ilgi göstermiyor ya da düşük düzeyde ilgi gösteriyor ne yazık ki.

52 GÖSTERİMDE 10 BİN KİŞİ
| Ve sahnede yıldızlaştığınız bir sonraki proje “Adolf”... Hitler’le tanışmanız nasıl gerçekleşti?
Ahmet Mümtaz Taylan ile dostluğumuz Ankara yıllarına uzanır. Elinde Adolf Hitler’in son 24 saatinin anlatıldığı bir oyun olduğunu söyledi. Ben de kendisine yönetmenliğini yaparsa seve seve rol alabileceğimi söyledim. Ama yoğun çalışma temposu nedeniyle birlikte çalışma şansı bulamadık. Sonunda Bo Sahne ile oyunu hayata geçirmeye karar verdik. Bu aynı zamanda Bo Sahne’nin açılış oyunu olma özelliği de taşıyan bir proje. “Adolf” sahne aldığı iki buçuk yıllık süre içinde beklentilerimizin üzerinde bir ses getirdi. Hatta ilginç bir rekora da imza attı. Toplamda sahne aldığı 52 gösterimde on bin kişiye ulaştı. Dönemin gazetelerinden birisi istatistikler sonucu oyunumuzun o yıl Devlet Tiyatroları, Şehir Tiyatroları ve özel tiyatroların tamamından daha fazla seyirciye ulaştığını duyurdu. Bu gurur verici bir durumdu.

ONBİNLERCE YILIN KANAYAN YARASI
| Yine ırkçılık temalı bir oyun ve yine yeni bir tiyatro: DeepBlueDreams ve “Çingene Boksör”...
DeepBlueDreams’in kurucusu Kerem Kuraner benim konservatuvardan arkadaşım. Yeni bir tiyatro oluşumuna gitmek istediğini ve birlikte bir proje gerçekleştirmeyi arzuladığını söyledi.
Severek kabul ettim. Devlet Tiyatroları Başdramaturgu Selen Korad Birkiye bir gün “Adolf” oyunumu izlemeye gelmişti. Ses getiren bu çalışmanın ardından ne yapmak istediğimi sordu. Yeni bir metin arayışındaydım. Elinde “Çingene Boksör” adlı bir metin olduğunu, ilgimi çekerse hayata geçirebileceğimi söyledi. Okudum ve çok beğendim. “Adolf” ile doktrinleri uygulayan birini oynamıştım. Şimdi de o doktrinlere maruz kalan bir insanı oynamak fikri kulağıma çok hoş geldi. Aslında birbirinin devamı olan bir proje gibi oldu. Hemen kabul ettim.
Boksör Ruki’nin hikayesine, Johann Rukelie Trollmann’ın biyografisine dayanan “Çingene Boksör” aslında ırkçılık söyleminin de ötesinde, faşizmin insanların ne hale getirdiğini, ailelerin nasıl paramparça edildiğini gösteriyor. Baskıcı rejimlerin insan tabiatına aykırı bir durumu var. Aslında işlenen konu bu. İnsan doğuyor, büyüyor ama ölemiyor. Hep dile getiriyoruz, “ırkçılık” yüzyılın, binyılın, onbinlerce yılın kanayan yarası.
Geçmişini bilmeyen geleceğini bilemez. Irkçı söylemlerden ve faşizmden uzak durmak gerekiyor. Bu yönde eğilimler canlının doğasına aykırı. Belirli bir yaşın üzerindekiler ülkemizde de yaşanan bu baskıcı anlayışı gördüler ve maruz kaldılar. Ama gençler bilmiyor... Bizim misyonumuz görsellerle, sahne üzerinde, sinemasal ya da güzel sanatlarla bu yaşanan olumsuzlukları, mantıksızlıkları ve acıları hissettirmek. Özellikle sonraki kuşakların bu süreçleri yaşamaması için, çekilen acıları görsünler, hissetsinler diye özellikle üniversite gençliğini bu oyunu görmeye davet ediyorum.

| Oyunculuğunuzun yanısıra yönetmenlik konusunda da ciddi birikimiz bulunuyor. Yönetmenlikle ilgili neler söyleyebilirsiniz?
Daha ziyade yenilikçi işler ortaya koymayı seven bir yönetmenlik anlayışım var. Denenmemiş metotları zorlamayı seviyorum. Geçmişimde bu tarz çalışmalar gerçekleştirdim. Her biri kendi dönemi içinde ilgiyle karşılandı. Ama misyonum bilgilerim ve deneyimlerimi genç ve yetenekli arkadaşlara aktarma yönünde. Son oyunumuzun yönetmeni Emrah Elçiboğa bu konuda desteklediğim, çok yetenekli ve gelecek vaat eden genç bir arkadaşım. Çok iyi çıkış noktaları var ve kurgu anlayışı da çok iyi.

‘SANATTAN KORKMAMALIYIZ’
| Sizin eğitmen kimliğiniz de bulunuyor.
Geçmiş dönemde öğretim görevlisi olarak Hacettepe Üniversitesi, Selçuk Üniversitesi ve Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda ve Akademi İstanbul’da çalıştım. Şu an klasik anlayışla eğitmen kimliğimi kullanamıyorum. Bunun yerine üniversitede okumakta olan çok başarılı birkaç öğrenciye sektör deneyimi kazanabilmeleri adına işin mutfağında yer vererek usta-çırak ilişkisi içinde destek olmaya çalışıyorum.

| Ödenekli ve özel tiyatrolarda çalışmış bir oyuncu olarak tiyatro sanatının geleceği adına neler söyleyebilirsiniz?
Öncelikle kültür bir politikadır ve devamlı güncellenmesi gerekmektedir. Sürekliliği olan ve olması gereken bir politikadır. Ben her iki yapı içerisinde yer alan biri olarak, özel tiyatroların varlığını sürdürebilmeleri noktasında gösterdikleri inanılmaz çaba için tüm özel sektör kahramanlarına şapka çıkartıyorum. Çok zor ve kısıtlı olanaklar içinde hareket etmek zorunda kalıyorlar. İnanılmaz özveriler içinde bu ülkede sanatı yaşatmaya çalışıyorlar.
Ödenekli kurumların ise teknik yönden hiçbir sıkıntısı olmamasına rağmen ciddi bir repertuvar sorunu yaşanıyor. Bu tarz kurumlarda sadece kırmızı renk olmamalı, gökkuşağının tüm renkleri bünyede barındırılmalıdır. Antik oyunlardan tutun da klasik, yarı klasik ve modern oyunlara yer vermek zorunda. Ödenekli kurumların imkanlarını çok daha verimli olarak kullanmaları ve bu ülke sanatına yerinde sayan değil artı yönde kazanımlar sağlamaları gerekiyor. Bu kurumların misyonu bu olmalı. Özel tiyatroların desteklenmesi ve mevcut sanat kurumlarının daha yüksek katkı sağladığı bir sanat ortamının oluşturulması adına sıklıkla telafuz ettiğim çağrımı yineliyorum: Ortak akıl için sanatçılardan oluşan bir komisyon kurulmalı. Bu kadar çözümsüzlük süreci ülke sanatına zarar verecek noktada. Sanattan korkmamalıyız. Sanat insanı öldürmez... Aksine, yüceltir.

| Burak Sergen Band’ı sorsak bir de...

Bu oluşum, benim içimde oyunculukla beraber aynı heyecanla başlayan ama oyunculuk nedeniyle profesyonelliğe dönüştüremediğim heyecanım... Amatörce devam ettirdiğim, zaman zaman değerli müzisyen arkadaşlarımla beraber belli başlı mekanlarda bu heyecanımı yaşadığım bir şey. 60’lar 70’ler ve 80’ler rock müziğinden seçilmiş parçalar çalıp söylüyoruz. Profesyonel olma çabamız ve hayalimiz olmadı.

EN GÜZEL PROJEMİZ
| 16 yıllık örnek bir evlilik yaşamı ve Cansın...
Evliliğimizin 16. yılındayız. Işıl Sergen’le gerçekleştirdiğimiz en güzel projemiz Cansın şu an altı yaşında. Bugün ne yapıyorsam onların özverili tutumları karşısında yapabiliyorum. Örnek aile yaşantısına büyük değer veriyorum. Bir sanatçının verimli bir sanat hayatı için düzenli bir aile hayatına sahip olması gerektiğini düşünüyorum. Bir şey sizi başarıya götürüyorsa onun arkasında aile vardır. Bu nedenle sevgili eşim ve oğlum Cansın’a çok teşekkür ediyorum.
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.