Batı Sanatının Kültürel Hezeyanları (2)


Ekrem Kahraman

Ekrem Kahraman

Okunma 10 Kasım 2015, 10:35

Hezeyan hikayemizin bugünkü kahramanı asıl “elebaşı” sayılması gerektiğini düşündüğüm Fransız asıllı Amerikalı sanatçı Marcel Duchamp. Çağdaş sanat çevreleri kendisi için “elebaşı” yerine avangard kavramını kullanıyor. Çünkü bir sanat eylemcisi olarak gerçekten de bir öncü Duchamp. Fakat niçin, neden, ne kadar öncü ve bir sanat yapıtı olarak “pisuar” aslında neyin öncüsü? Daha da ileri gideyim: pisuar -bilinen anlamda- gerçekten de bir sanat yapıtı mı?
Herşey daha Birinci Dünya Savaşı sırasında başladı. 1917’de birbiriyle ilintisiz gibi görünen iki kritik tarihsel olay gerçekleşti: Rusya’da Ekim Devrimi oldu. Marchel Duchamp New York’da “R. Mutt” isimli bir nalburdan -sonradan fason olduğu anlaşılan- beyaz porselen bir pisuar satın aldı ve üzerine nalburun ismini de yazıp New York Bağımsız Sanatçılar Derneği’nin geleneksel yıllık sergisine gönderdi. İşin ilginci, sergi organizasyonunda Duchamp’ın kendisi de yer almaktaydı ve R. Mutt’un sözde eseri “pisuar” sert tartışmalara yol açıp sonunda oy çokluğuyla sergiden çıkarılacaktır. Duchamp pisuarını kaptığı gibi dostu fotoğraf sanatçısı Alfred Stieglitz’e götürecek, fotoğrafını çektirip bir ideolojik karşı tartışma kampanyası başlatacaktır. Duchamp’ın kurnaz organizasyonu -kurguladığı gibi- tarihi başka bir yöne doğru çevirmesini umduğu aslında daha baştan kendisini de aşacak bir oyundu ve öyle de oldu.
Kendisini de aşan dememin nedeni, aslında Duchamp’ın niyeti, dönemin egemen sanat anlayışına bir tepkiden, protestodan belki de başlangıçta sadece bir fikirden ibaretti. Fakat sonradan iş iyice zıvanadan çıktı. Savaş sona erdiğinde 1920’li yıllarda Paris’de aralarında André Breton ve Louis Aragon’un da bulunduğu Gerçeküstücüler sistemin kutsal değerlerine yönelik bir kültürel saldırı başlattılar. Bunun için bir dizi gerçeküstücü sanatsal eylem düzenlediler. Almanya’da ise tümü de Marksist düşünürlerden oluşanların öncülük ettikleri ünlü Frankfurt Okulu kuruldu. Bu iki girişim giderek Avrupalı entelektüeller ile sanatçılar arasında derin bir kırılmaya ve krize yol açtı. Moderniteye inançları ve güvenleri kalmamıştı artık. Kapitalist emperyalizmin kanlı yüzüne duyulan haklı öfke giderek her yana savrulabilecek bir aydınlanma karşıtlığına dönüşecek, şaşkın bir uyurgezerliğe evrilecektir. Pisuarla Ekim Devrimi’nin trajik ilişkisi de bu noktada ortaya çıkacaktı.

MARCEL DUCHAMP’IN ÇİŞİ
Bu nokta “pisuar” neyse de “çişi” de nereden çıktı diyebilirsiniz. Çünkü sıradan bir pisuarın daha baştan bir dünya devrimi imgesinin belirdiği bir süreçte “sanat eseri” gibi sunulması gerçekten de sonrası sürecin içine edecektir. Böylece avangard sanatın da avangardlığın krizi de daha doğduğu an başlamış oldu. Avangard, kavramsal sanatın piri kabul edilen Duchamp kavramların, sözcüklerin alabildiğine tehlikeli olduğunu söylemekteydi. Oysa yapım nesnelerin ve formların da onlardan geri kalır yanları yoktu. Duchamp kendince modern sanatta espri yapmak istemişti sadece, ama konjüktrel olarak dünya başka bir siyasi iklime doğru evrilmeye geçtiği koşullarda iklimin soğuk cephesinde aşırı ciddiye alındı. Bir sanat olarak esprisi sonradan giderek etrafı kirleten bir çişe dönüştü açık açık. Birinci Dünya Savaşıyla birlikte dünya sanatının kalbi teklemeye başlamıştı. 20. yüzyılın ilk çeyreği ile son çeyreği arasında ise tamamıyla yerine bambaşka değerler üzerine kurulu bir başkasının kalbi nakledildi. Kimin kalbi derseniz karşınıza neoliberal yeni dünya düzeni çıkacaktır.
Ölmeden iki yıl önce 1966 yılında kendisiyle yapılmış bir söyleşi de o sırada “söyleyecek bir şeyi olmadığı, elinde hiçbir yeni fikir bulunmadığı için pisuar türü bir çalışma” yaptığını itiaf edecekti. Ayrıca “amacının kesinlikle bir ready-made falan gibi bir yaratmak olmadığını hatta buna karşı olduğunu” da ısrarla belirtmişti. Fakat o yine deo ilk “fail” pisuar kaybolduğu için daha sonraki yıllarda talep üzerine Stieglitz’in çekmiş olduğu fotoğrafa bakılarak üretilmiş ondan fazla onaylı kopyasını müzelere milyon dolarlara satmaktan da geri durmadı.
Duchamp’ın kendi gitti çişi kaldı yadigar. Pisuar da gitti, çünkü o asıl tarihsel pisuar kayıp ve hala bulunamadı bile. İnsanlar da o diye imitasyonlarına bakıyorlar sanat eseri sanarak. İronik bir durum. Çünkü “hazır nesne” denilen şey bile artık “hazır” değil, sonradan yapma.
Fakat 1990’lı yıllarda bir başka ironik şey daha oldu. Hemşerisi Fransız performans sanatçısı (Pierre Pinoncelli) Duchamp’ın Nimes Çağdaş Sanatlar Müzesinde sergilenen üç milyon dolar değerindeki pisuarının içine işeyerek performans yaptı ve müzeyle mahkemelik oldu. Sanatçı mahkemede “pisuarı yapay yaratılan bu ikonik statüsünden kurtarıp, asli görevine iade ettim” diyerek kendini savundu fakat yine de 14.352 euro ceza yemekten kurtulamadı.
(Gelecek yazı: Ölü tüccar Yves Klein)
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.