Şair tarafı Silivri'de ortaya çıktı

Donanmanın Kutup Yıldızı’nı bir yıl önce yitirdik. Tanıyan tanımayan hepimizin yüreği yandı. Ama en çok yananlar, onu en iyi tanıyanlar oldu. Filiz Çakmak, ‘Biz kül olduk’ diyor. Tek tesellisi var: ‘Her zaman bizim için en büyük onur kaynağı. Ne mutlu ki onun ablasıyım’

Şair tarafı Silivri'de ortaya çıktı
03 Temmuz 2016 Pazar 11:53

Füsun İkikardeş
[email protected]

Tuğamiral Cem Aziz Çakmak, Balyoz kumpasının şehitleri arasında tarihe ‘Donanmanın Kutup Yıldızı’ olarak geçti. Ölümünün birinci yıldönümünde ablası Filiz Çakmak’la Kadıköy’deki evinin mütevazı bahçesinde buluştuk. Bize kardeşi Cem’i anlattı, 53 yıllık yaşamından kesitler gösterdi. Öyle içten, öyle canlı ama bir o kadar da masal gibiydi ki, ne soruya ne de cevaba gerek kaldı. Filiz hanımla birlikte, Kahraman Amiralin anısı önünde bir kez daha saygı, sevgi ve özlemle eğildik.

HEYECANLI, LİDER, DİŞLİ KARAKTER
Cem Aziz Çakmak, nasıl bir aileden geliyordu? Nasıl bir eğitim almış, ne görmüş ne yaşamış da böylesine dirayetli, donanımlı, erbaştan komutanına, ailesinden arkadaşına kadar ölesiye sevilen bir lider, bilge, asker, baba, kardeş olmuştu? Yanıtı, Filiz hanımın anlatımlarında bulduk.
“Annem, dişli, hırslı ve zeki bir kadındır. Onun hayatı her zaman ailesi olmuştur. Bizim eğitimimizle çok yakından ilgilenirdi, kendisi liseye kadar okumuş, ama devam etseymiş eminim çok başarılı bir iş kadını olurdu. Bizim her zaman çok başarılı olmamızı isterdi. Kısıtlı imkanlarla özel ders aldıramayacağını bildiğinden bizimle beraber fizik, matematik, kimya çalışır, hatta biz uyuduktan sonra da çalışmaya devam eder, sınav öncesinde bize anlatırdı. Çata çat konuşur, haksızlıklar karşısında hiçbir engel tanımaz, altında kalmaz. Heyecanlı, lider, tuttuğunu kopartan bir yapıdadır. Cem’de de o vardır, birçok huyu anneme benzer. Asla bildiği doğrulardan şaşmazlar. Babamınsa sakin bir yapısı var. Acıyı hep içinde yaşadı. Parkinson hastalığına yakalandı. Cem’i toprağa verirken ‘Oğlum sıra bendeydi’ diyebildi sadece. Öteki dünyaya inancı onu ayakta tutuyor. Oğluyla orada buluşacağına, oğlunun da çok iyi olduğuna inanıyor.

MALATYA-AYDIN-İSTANBUL KARIŞIMI
“Annem aslen İstanbullu. Anneannem Malatya’dan gelmiş. Babam Aydın-Söke, babaannem Bulgaristan göçmeni. Babam, İstanbul’da askeri okulda okurken evleri yanyanaymış. Anneme orada aşık olmuş, aşk evliliği yapmışlar. Evlendikten sonra Gölcük’e görevli gitmişler. Biz orada büyüdük. Ablamla benden sonra Cem en küçüğümüz. Ben iki, ablam beş yaş büyük. Yaş farkı çok değil ama, Cem bizim de oğlumuz gibi oldu. Biz kardeşimizi değil, evladımızı kaybettik... Annemler için de biz bir yana, Cem bir yanadır.
“Bizim Cem, çok hareketli bir çocuktu. Çalışkan ve çok başarılıydı. Biraz top peşinde koşan, hareketli bir çocuktu. Annem de ona çok özel davranır, bizden ayırırdı. Cem bir yaramazlık yapar, dayağı biz yerdik...

LİMON SATIP BİZE BİLEZİK ALDI
“Çok şımartıldı, ama hiç şımarmadı. Hayatı çok gerçek gören, gerçek yaşayan biriydi. Şımarttık şımartmasına, ama annem de otoritesi olan bir kadındı. Babam hiçbir zaman ‘aferin’ sözünü kullanan biri değildi. ‘Olması gereken zaten bu’ diye düşünen bir baba. Mesela para meselesi. Bollukla büyümedik hiçbirimiz. Babam, ‘bununla idare edeceksin, bu senin harçlığın’ diye bir miktar para verirdi. Cem de bize birşeyler almak isterdi. Harçlık yetmez diye, pazara gidip limon sattığını bilirim. Limon satıp ablalarına bilezik alırdı. Boyu falan da küçüktü... Lisede boy attı. O küçücük boyuyla, ablalarına laf atan delikanlılar olsa gider omuz atar! Adamlar bir vuruşta devirecek, ama o ufacık haliyle üstlerine yürürdü. Çok cesurdu her zaman...”

ÇOK ÇALIŞKAN, ÇOK İNATÇI
“Liseden sonra Harp Okulu’na dereceyle girdi, kurmay okulunu da başarılı bir şekilde bitirdi. Çok başarılıydı. Çok çalıştı. Mesela yabancı dili düz lisede öğrendi, Atatürk Erkek Lisesini bitirdi. Eksik olan İngilizcesini CNN ve BBC dinleyerek ilerletti, anadili gibi çok iyi düzeyde İngilizce okur yazar oldu. Hep meraklı biriydi. Tarihe çok meraklıydı, Hasdal’a girdikten sonra siyasetle daha yakından ilgilenmeye başladı. Daha çok tarih, siyaset okumaya başladı. Her görüşe gittiğimizde okuduğu kitapları anlatır, Amerika’nın geçmişi, Yahudilerin hakimiyeti nasıl kuruldu, bunları anlatır, zevkle dinlerdik. Okumayı, öğrenmeyi çok sever. Araştırmacı bir ruhu vardır. Değişiklikleri sever, yenilikçidir. Yaptığı işi değişik boyutlara taşımayı sever, yaratıcılık ruhu olan biridir. Malezya’da askeri ataşe olduğu dönemde de bu özelliklerini gösterdi. Düzenlediği etkinlikler, iş adamlarına verdiği destekler bilinir. Türk tersanecilere orada ihalelere girmesini sağladı. Anadolu Ateşi’ni getirtti. Ziyarete gittiğimizde gördük, birçok ataşenin hayranlığını kazanmıştı. Hep bizi anlatırdı, Türk askeri şöyledir, tarihimiz budur, Atatürk ve Cumhuriyet dönemleri, Kurtuluş Savaşı... Kitap gibi anlatırdı. Tarihi bu kadar iyi bilen bir asker karşısında İtalya ataşenin takdirlerine tanık olduk. Tabii o Mustafa Kemal’in askeri, bilecek tabi...

CEM ABD’DE FİŞLENDİ
“Kumpas davalarında tamamen Amerika’ya karşı, onların stratejilerine uymayan askerler hedef oldular. Karadeniz’e sahip çıkıyor, Akdeniz’i açmıyor! Bütün mesele buydu. Kardeşim bütün bu kumpas olayları başlamadan önce, daha Balyoz adı çıkmadığı günlerde ABD’ye görevle gitti. Karadeniz’le ilgili bir mesele konuşulacaktı. Heyet başkanı Cem’di. Karadeniz konuşulurken artık ne teklif ettilerse, Cem ‘Ben kırmızı çizgileri asla geçmem. Böyle bir şeyi sizinle konuşmam bile’ diye reddediyor. O zaman Amerikalı general de ‘Paşam, kabul etmezseniz başka yollar var’ diyor. Cem, Türkiye’ye döndüğünde, hep birlikte bir bayram yemeğindeyken anlattı bunu ve ‘Biliyor musunuz, ben fişlendim’ dedi. Nitekim, bu ziyaretin akabinde Cem’in adı Taraf gazetesinde çıktı.”

AFFETMEDİĞİ TEK KİŞİ VARDI
“Cem’in öfkeli, kabına sığmayan bir yapısı vardı. Biz üzülmeyelim diye frenlemeye çalıştı. Gözlerindeki çakmak çakmak ifadeyi her ziyaretimizde gördük. O kadar kızdığı insanları, ‘affetmeyeceğim’ dediği kişileri bile affetti. Bir kişiyi affetmedi: Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Murat Bilgel’i... Şura’da (Ağustos 2012 Yüksek Askeri Şura) Cem’e kıdem vermeleri gerekirken tasfiye edildi. Tutuklu askerler orada bir şerh bekliyorlardı, Bilgel o şerhi koymadı. Cem’in hastalığının sebebidir. Aslında kıdem almayı haketmiş esir tutulan muvazzaf askerler, Kuvvet Komutanının en azından kendilerine şerh koyacağından oldukça emindiler. Murat Bilgel bu şerhi koymayarak onları hayal kırıklığına uğrattı. Çünkü o zamana kadar yaptığımız görüşmelerde bizim yanımızda olduğunu hissettirmişti. Bizi büyük yanılgıya uğrattı. Bu hayal kırıklığı, silah arkadaşlığına da ihanetti. Cem buna olan isyanını ‘37 Kişiydiler’ adlı şiirinde çok güzel ve dokunaklı bir şekilde dile getirdi. Bu isyan ve öfke o kadar büyük oldu ki, dışarıya yansıtmadığı bu duygu, içinde kendisinin ‘Silivri’nin bana hediyesi’ dediği o ölümcül hastalığa dönüştü.

‘ADIM OKUNMASAYDI KAHROLURDUM’
“İlk 163 kişinin tutuklama kararı çıktığı gün, biz heyecanla iddianamenin okunmasını bekliyoruz. Savcı isimleri saymaya başladı. Fatih Ilgar’ı söyledi, hemen ardından Cem’in adı geliyor. Ben içimden ‘belki Cem’i atlar’ diye geçirdim, tabii Cem Aziz Çakmak da söylendi. Sonra ara verdiler, heyet Savcı’nın iddianamesi hakkında karar verecek. Ben dışarıda Cem’e ‘Senin adını okumadan önce, belki de okumazlar diye umutlandım’ dedim. Bana dönüp gözlerini açarak ‘Sen ne diyorsun be abla? Adım okunmasaydı kahrımdan ölürdüm’ dedi. Ve söylediğime o kadar utandım ki... Çocuklarına da şunu söyledi: “Ben size para, mal mülk bırakamıyorum. Ama size ismimi bırakıyorum. Eminim siz de ‘Babam bize en büyük mirası bıraktı’ diyeceksiniz.’ Gerçekten başka türlü anılamazdı. Diğerleri nasıl anılacak? Hatırlayan var mı?”

BİZ KARDEŞİMİZİ DEĞİL EVLADIMIZI KAYBETTİK
“Ankara GATA’da kemoterapiye başlandığı 2014 Şubat ayı günleriydi... Murat Bilgel gelmek istiyor, dediler. ‘Asla gelmesin’ dedi. O sabah bize ‘Necdet Özel gelmek istiyor’ diye bir haber geldi. Cem istemedi. Bülent Bostanoğlu araya girdi, özel olarak rica edince kabul etti. Çay saatinde gelecekmiş... Korumalar önce odaya girdi, etrafa baktılar falan, sonra Necdet Özel içeri girdi, yanında Bülent Bostanoğlu. Cem, yatağından ‘hoş geldiniz Komutanım” dedi, kalkmadı. Zaten pek kalkacak güçte de değildi... ‘Üzüldük’ falan gibi birkaç şey söylemeye çalıştı Necdet Özel. Cem, ‘Yalnız size birkaç şey anlatayım da Silivri’de neler yaşadığımızı bilin’ dedi. İçine işlemiş bir olaydır: İlk Silivri’ye gittiklerinde aramalardan geçip koğuşa giriyorlar. Jandarma er, yanına geliyor ve ayakkabısını alıyor. Cem, ‘Ne yapıyorsun?’ deyince, ‘Ayakkabının içinde sim kart var mı, bakıyorum’ yanıtını alıyor.
Cem, ‘Ne diyorsun be oğlum? Ben Türk askeriyim! Ben buraya haksızlıkla girdim, bunun farkında değil misin?’ diye soruyor. Cem, işte çok ağrına giden bu olayı Necdet Özel’e aktardı. Necdet Özel’in gözlerinin kızardığını gördüm. ‘Biz, demokratik yollarla düzelteceğiz, yargıyı biraz bekleyelim...’ gibilerinden sözler sarf edince Cem’e bir güç geldi, yatağından doğrulup kalktı. O sırada Necdet Özel de ayağa kalktı. Cem, gözlerini açtı, çakmak çakmak gözleriyle parmağını sallayarak “Miat doldu Komutan!” dedi. O sırada dışarıdaki bütün korumalar paldır küldür içeri girdi, ne çay ne kurabiye... Nasıl çıkacaklarını bilemeden odadan ayrıldılar.”

ŞAİR TARAFI SİLİVRİ’DE ÇIKTI
“Aslında sert mizaçlı görünürdü, ama duygusal olduğunu bilirdik. Meğer şair tarafı da varmış, inanamadık. Silivri’de başladı yazmaya. Duygularını şiire döktü. Bir Avuç Gökyüzü ile şiire başladı.
Şiir kitabının üç dört katı mektupları, şiirsel anlatımları var. Her gittiğimizde bize şiir okurdu. Cem’in sesinden şiirlerini, hastalık döneminde kaydettim.”
“O, yeşil gözlüsüyle Harp Okulu 4. Sınıfa giderken tanıştı. Aynı apartmanda oturuyorduk, haftasonları gelip giderken görüyor Sevgi’yi... İri yeşil gözleri, sarı ipek saçlı bu liseli kız, gönlünü çeliyor. Sevgi de o yıllarda lise öğrencisi ve matematikte biraz zorlanıyor. Cem’e bundan söz ettiğimizde ‘Ona ders verebileceğimi söyleyin, kabul ederse haftasonları geldiğimde ders yapabiliriz’ şeklinde teklifte bulunuyor ve sonrası malum... Evlendiler, aileye katılan iki gülümseyeni ile mutluluğu katlanarak büyüdü.”
Filiz Çakmak, o günlerde en büyük abla Deniz Çakmak’e ait bir anısını paylaştı: “Mart 2010’da Cem Hasdal Cezaevinde iken ablam dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Uğur Yiğit’le kendi makam odasında bir görüşme yaptı. Konuyla ilgili ne düşündüğünü sorduğunda ‘Cumhurbaşkanı ve Başbakana sahteliklerle ilgili dosyaları sundum, tek tek anlatıyorum’ şeklinde cevap alıyor. Ablam ise ‘Bunlar bizim bildiğimiz şeyler, aynı zamanda bu sahteliklerin onlar da farkında! Bizim istediğimiz sizin kamuoyu önünde çıkıp bunları anlatmanız. Desteğinize ihtiyacımız var’ diyor. Ve Cem’in esaretteki ilk doğum günü sonrası Semih Çetin’in kitabında da yer alan o tarihi mektubu yazarak isyanını dile getirdi. Bu mektup Uğur Paşa’nın canını bir hayli acıtmıştır sanıyorum...”

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.