Bir yeryüzü cenneti: Kerala

Sadece büyüleyici tropik yeşilliği, ince kumlu sahilleri, baharat bahçeleri değil Kerala’yı farklı kılan. Sağlık, cinsiyet eşitliği ve eğitim, 1957’den bu yana komünistler tarafından yönetilen bu eyaleti, Hindistan’ın diğer 28 eyaletinden farklı kılıyor. Bebek ölümlerinin en az olduğu Kerala’da okuryazar oranı yüzde 94, ortalama yaşam süresi ise 72!

Bir yeryüzü cenneti: Kerala
29 Mayıs 2016 Pazar 11:11

Tülin Uygur
[email protected]

Hindistan’ın güneybatısındaki Malabar kıyılarının sırtını yasladığı Batı Ghat dağları, dünyanın biyolojik çeşitlilik açısından en önemli 8 bölgesinden biri. 20’si Kerala’da olmak üzere bu dağ sırasının tam 39 bölgesi dünya mirası listesinde. Milli parklar, vahşi hayvan barınakları, rezerv ormanlar bölgenin zenginliği. İklim değişimi ve ormanların yok edilmesi tehdidi altındaki Batı Ghatlarda önemli bir çalışma başlatılmış. Kerala Üniversitesi önderliğinde yürütülen bu çalışmada ilk çağlardan bu yana bölge halkı tarafından kullanıldığı bilinen “tıbbı bitkiler” bilimsel olarak araştırılıyor. Böylece “bilim” alanında da dünyada söz sahibi olmak isteyen Hindistan, genç ve başarılı bilim insanlarının ülkeyi terk etmesini önlüyor.

BAHARAT PEŞİNDE
MÖ 3000 yıllarındaki baharat ticaretiyle ün kazanan Kerala, Sümer tabletlerinde yer almış. Babillerin, Asurların, Mısırlıların, Arapların ve Finikelilerin Malabar kıyılarındaki baharat bahçelerini ziyaret ettiği biliniyor. Daha sonra da Helen ve Romalı tüccarlar karabiber peşinde bu bahçelere akın etmişler. Batı Asyalılar ve Çinliler için de Malabar kıyıları hep önemli bir ticaret merkezi olmuş.

ÖNCE CEMAATLER
MS 52 yılında Hz. İsa’nın havarisi Aziz Tomas, Kerala’ya gelerek ilk Hıristiyan cemaatini oluşturmuş. Yahudilerin Kochin’e gelerek cemaatlerini kurmaları da aynı döneme rastlıyor. Janizm ve Budizm de erken dönemlerde bu kıyılara ulaşan dinlerden. Müslüman Arapların gelişi ise 700 yılları. Tarih boyunca camilerin, kiliselerin, sinagogların, tapınakların yan yana olduğu bir eyalet olmuş Kerala. Günümüzde de nüfusun yüzde 56’sı Hindu, yüzde 24’ü Müslüman, yüzde 19’u Hıristiyan, bazı bölgelerde güçlü bir Musevi nüfus var.

SONRA SÖMÜRGECİLER
Güneybatı Hindistan’ın zengin karabiber, zencefil, tarçın bahçelerinin ünü arttıkça Müslüman Arapların ve Osmanlıların tekelinde olan baharat ticaretini ele geçirmek için batılı güçler harekete geçmiş. Denizlerin yeni hakimi Portekizliler, bir yandan Arapça konuşan sadık kullarını kara yoluyla bölgeye bilgi toplamak için gönderirken, bir yandan da bu zenginliklere deniz yoluyla ulaşmanın yollarını aramışlar. 1497 yılında Vasco Da Gama baharat peşinde bir keşif gezisi için görevlendirilmiş. Yola çıkmadan önce Ümit Burnunu ilk kez dolaşan kaşif Bartolomeu Dias’dan akıl almış, sonrası bilinmezlerle dolu büyük bir maceraya atılmış. Mola verdiği duraklarda düşmanca tavırlarla karşılaşan Vasco Da Gama zor bir yolculukla bugün Kenya kıyılarında olan Malindi şeyhliğine kadar ulaşmış. Burada düşmanlık yerine dostlukla karşılanmış, üstelik şerefine bir de anıt dikilmiş! Bu dostluk sayesinde hiçbir batılının geçemediği Arap Denizinde kendisine yol gösterecek yerli bir denizciyle tanışmış. Ahmed İbni Macit, Vasco Da Gama’yı güney batı Hindistan’da Malabar kıyılarındaki Calicut yakınlarında karaya çıkarmış. 3 gemi ve 170 denizcisiyle kıyıya ulaşan Da Gama, dönemin kralı tarafından kucaklanmış. Böylece Portekizlilerin Malabar kıyılarındaki varlığı da başlamış. Diğer gemiciler bir yana, Vasco Da Gama Lizbon’dan tam üç sefer düzenlemiş Calicut ve Kochi ve Goa’ya. Bu arada ekleyelim, Da Gama sadece bir keşif yapmamış, Müslümanların kontrolündeki ticareti ele geçirmek için kan da dökmüş. 100’ü kadın ve çocuk 500 Müslüman hacıyı taşıyan gemiyi içindekilerle yaktırmış, gemi tam dört gün yanmış. Calicut kralını aşağılamak için de elçisinin burnunu ve dudaklarını kesip kafasına köpek kulakları diktirerek geri göndermiş! Portekiz krallığı adına Malabar kıyıları ve Goa’da kanlı bir sömürü düzeni kurulmuş, ibret verici engizisyon katliamları yapılmış. Portekizliler Goa’yı 1961 yılına kadar terk etmemişler. Hindistan 15 yıl uğraştıktan sonra ancak askeri müdahaleyle kovabilmiş Portekizlileri.

VE DİĞER SÖMÜRGECİLER
1592 yılında Hollandalılar baharat cennetine ulaşmış, bu defa da Hollanda Doğu Hint Şirketi ticaret bölgesini kurmuş. Bu topraklarda birbirine düşman pek çok beylik görünce durumdan faydalanmak istemişler. Kochi ve Calicut arasına nifak tohumları saçarak kendilerine yer edinmeye çalışmışlar. Giderek zayıflayan Portekizlilerin egemenliğine son vererek yerel krallıklarla anlaşma yapmışlar. Bu arada Fransızlar da gelmiş bu topraklara ve 1724 yılında ele geçirdikleri Mahe’de etkinlik kurmuşlar. Hemen Fransa Doğu Hindistan Şirketi de yerleşmiş ticaret yapmak için. 1725 yılında ise İngilizler boy göstermiş. Yükselen güç İngilizler, Hollandalıların egemenliğine son vermiş, Kerala’nın tarihinde 200 yıl sürecek yeni bir sömürü dönemi başlamış. İngilizler yerel beyliklere karşı yaptıkları savaşları kazanmışlar, isyan edenleri kırıp geçirmişler. Bu arada sömürü düzenlerini daha iyi sürdürebilmek için yollar, demiryolları yapmışlar, misyoner okulları açıp kendilerine bağlı nesiller yetiştirmişler.

KOCHİ’DE GEZMEK
Kochi, Kerala eyaletinin Malabar kıyılarındaki liman şehri. Deniz ve kanallar arasında kalan çok merkezli bir şehir. Ana karada Ernakulam, yarımadada Kochin kalesi ve Mattancherry bölgeleri var, bir de insan gücüyle yaratılan Willingdon adası. İngiliz koloni valisinin son eseri olan Willingdon 1936 yapılmış. Bugün otelleri, AVM’leriyle bir yerleşim yeri, deniz kuvvetleri de burada konuşlanmış durumda.
1503’te yapılan Kochi kalesinden geriye bir şey kalmamış ama doğal ve yeşil bir limanda Çinli balıkçıların ortaçağdan kalma dev balık ağları görülmeye değer. Balıkçılar geceleri hala kullandıkları bu ağların nasıl bir sistemle çalıştığını turistlere göstermek için gündüzleri de gösteri düzenliyorlar. Dev örümcekler gibi görünen bu ağların denize indirilip, balıkla dolu olarak geri çıkarılışını izlemek çok ilginç. Tabii ağlar eskisi kadar balık dolmuyormuş. Yakalanan balıklar hemen oracıkta satılıyor, tezgahlarda dev karidesleri kolaylıkla tanıyoruz ama diğer balıklar için tahmin yürütmek zor! Sahil yolu boyunca taze balık satan küçük tezgahlar var ve bazılarında “siz alın, biz pişirelim” hizmeti de veriliyor. Liman parkında kendi başına dolaşan onlarca keçi de ortama farklı bir güzellik katıyor.

PARADESİ SİNAGOGU
Mattanchery bölgesi aslında eskiden Yahudilerin yoğun olduğu bir bölge olduğu için Yahudi şehri olarak biliniyormuş.
Paradesi Sinagogu da burada. Hollanda Sarayı ve tapınağına çok yakın. Kochin Racası sinagogun yapıldığı toprağı Yahudi cemaatine armağan etmiş. Çünkü Yahudilerin Kodangallur’daki eski sinagogu 16. yy’da Portekizli sömürgecilerin Yahudi katliamı sırasında yerle bir edilmiş.
Yahudiler racanın koruması altında yeni sinagoglarını kristal şamdanları, her biri farklı resimlerle süslü mavi seramik yer karolarıyla öyle özenle inşa etmişler ki görmeye değer. Burada da içeriye ayakkabısız, çantasız ve kamerasız giriliyor.
Katakali dansı, yüz mimikleri ve el hareketlerinin müzik ve dansla birleşmesinden oluşan, elbiseleri, saatler süren yüz makyajıyla çok özel bir gösteri sanatı. 1500 yıllık geçmişi olan bu sanat dalı, 17.yy’dan bu yana Kerala’da yaşatılıyor.
Maalesef tüm güzelliklerine ve sosyal ilerlemesine rağmen Kochi, ortalıktaki çöpler ve açık kanallardan akan atık sular konusunda sınıfta kalmaya mahkum!

BİR DUVAR YAZISI
Bir yanda yaşasın komünizm kahrolsun korporatizm diğer tarafta çalışan insan kapasitesinin yanlış kullanılması işçi sınıfına karşı işlenmiş vahşi bir suçtur yazıyor.

KOMÜNİST YÖNETİM
1800 yılları sonlarında yükselen milliyetçilik dalgası bu topraklarda da etkisini göstermiş. Özellikle I. Dünya Savaşı yıllarında İngilizlere karşı direniş ve isyanlar artmış. Hatta Kerala Müslümanları arasında etken olan “Hilafet Hareketi”, İngilizlere karşı yapılan 1921 Malabar ayaklanmasının mimarı olmuş. 1930 yılında Kerala’da İngilizlerin tuz üretimini kısıtlayan ama vergileri artıran yasasına karşı büyük bir direniş hareketi gelişmiş. Hindistan’ı sömürge olmaktan kurtarmak üzere bağımsızlık hareketini başlatan Gandi, bu topraklarda direnen tüm güçlerle işbirliği yapmış. Nihayet II. Dünya Savaşı’nın ardından 1947 yılında bağımsızlık kazanılmış. 1956 yılında yeniden yapılanma sürecinde Travankore, Kochin ve Malabar birleştirilerek Kerala eyaleti kurulmuş. Bu eyaletlerin temel taşı da 1300 yıllarından beri bölgede konuşulan Malayalam dili olmuş. 1957 seçimlerinde iktidara gelen komünistler 1964 yılında ideolojik bir bölünme yaşamışlar ama çeşitli “sol” koalisyonlarla o günden bugüne işbaşındalar. Kerala’yı eğitim, cinsiyet eşitliği ve sağlık konularında diğer eyaletler arasında öne çıkaran da bu yönetim biçimi olsa gerek.

ST. FRANCİS KİLİSESİ
Kochin’deki eski şehir dar sokakları, küçük dükkanlarıyla da ilginç. Her türlü tekstil ve el işleri, çeşitli hediyelik eşya satan küçük butiklerdeki ürün çeşitliliği ve parlak renkler tüketimi körüklüyor. Baharat çuvallarında hiç görmediğimiz, tanımadığımız birçok baharat, tohum ve çekirdekler görüyoruz. Tablolar, kitaplar derken ulaştığımız St. Francis Kilisesi 1503 yılında yapılmış ve Hindistan’daki en eski batılı bina. Tabii bu ahşap bir binaymış ve yanmış, şimdiki hali 1779’dan kalma ve taş! Vasco Da Gama da ölünce buraya gömülmüş ama sonra kemiklerini Lizbon’a taşımışlar. Bu kiliseye ayakkabılar çıkarılarak giriliyor, duvarlarında Hollandalılara ve Portekizlilere ait mezar taşları var. Maalesef 1555 yılında Hollandalılar tarafından Kerala Racasına hediye olarak ahşap malzemeden yaptırılan, duvar resimleri ve ahşap oymalarıyla ünlü Hollanda Sarayını (Mattancherry Sarayı) ise kapalı olduğu için göremedik. Oralara kadar binlerce kilometre yol gidip sarayın kapısından döndük!

ALAPPUZHA’NIN KANALLARI
Kerala’nın pirinç tarlaları, kahve ve çay bahçeleri, mango, kaju ve hindistan cevizi ağaçlarıyla bezenmiş yemyeşil doğası dışında bir de görülmesi gereken müthiş bir su ağı var. Nehirlerin, denizlerin, doğal ve insan yapısı lagünlerin kanallarla birbirine karıştığı, suların yönlerinin değiştirildiği, esas olarak baharat, meyve, kauçuk ve pirinç taşımak amacıyla oluşturulan bu su ağına bağlı tam 26 göl, 44 nehir ve sayısız kanal var. Kısacası denizle kara arasında 900 kilometrelik dev bir suyolu bu. Kanalların önündeki setler Nisan’da kaldırılarak tuzlu deniz suyunun kanal sistemine girmesi sağlanıyor, muson yağmurları ise tatlı suyla dolduruyor aynı kanalları. Böylece kanal kenarlarındaki pirinç tarlaları hayat buluyor. Su seviyesinin bir metre altında olan pirinç tarlalarının bol su ihtiyacı karşılandıkça yılda en az iki defa ürün alınıyor. Tabii sadece pirinç değil tüm meyve ağaçları da coşuyor bu ortamda. Kanal kıyısında sömürgeci misyonerlerden kalma kiliseler ve kilise okulları hemen dikkat çekiyor. Öğrenciler ve halk iki kıyı arasında küçük sandallarla taşınıyor. Bu durgun sularda saz bir teknede köylerin, evlerin arasında yavaşça süzülerek seyretmenin keyfi büyük, ama madalyonun bir de öteki yüzü var. Bölgenin can suyu olan, hatta içilebilen bu sular artık tehlike altında. Turistlere hizmet veren ve giderek boyutları büyüyen, saz tekneler büyük bir çevre kirliliği yaratıyor. Kanal suları giderek içilemez olurken, suda yaşan bitki türleri, balıklar, su böcekleri de can çekişiyor. Üstelik yerli halkın protestolarına rağmen turizm acenteleri dışarıdan mazotlu büyük teknelerin gelip burada çalışmasına hala izin veriyor.
Bundan sonraki gezi durağımız Vietnam’da buluşmak üzere ...

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.