‘Benim Bolivar 2 kişiyi çekmez’

Ülkemizde insanlığın en büyük 3 sorusu ‘Neden? Niçin? Nasıl?’ ortadan kalkmış, akılcılığın yerini üfürükçü yorumları, dualar almış gibidir. Böyle bir düzende insanlar, liderlerinin işaret parmaklarına bakacaklardır.

‘Benim Bolivar 2 kişiyi çekmez’
24 Ocak 2016 Pazar 12:57

Osman Şahin

ABD’li ünlü yazar O’Henri’nin “Beim Bolivar 2 Kişiyi Çekmezöyküsü kadar kapitalizmin özünü anlatan bir öykü az bulunur. Nobel ödüllü ünlü Şolohov’un övgüler düzdüğü bu öykünün özeti şöyledir:
Silahlı üç haydut, ABD’de bir posta trenini soyarlar. Haydutlardan birini tren muhafızları öldürür. Öbür 2 haydut atlarıyla kaçmayı başarır. Muhafızlar kaçanlardan birinin atını vurur. Yayan kalan haydut, arkadaşına: “Atımı vurdular. Beni terkine al!” diye yalvarır. Çaldıkları para çuvalını elinde tutan öndeki haydut: “Benim Bolivar 2 kişiyi çekmez” diyerek arkadaşını vurup öldürür. Parayla birlikte kaçar, izini kaybettirir.
Onbeş yıl sonra Chicago’nun işlek meydanına bakan, içinde pek çok insan çalışan dev mağazalardan birinin patronudur haydutumuz. Ağzında Havana purosu, sırtında İngiliz kumaşından ceketi, çizgili yeleği, papyon kıravatı ile göbekli bir patron, önemli bir iş adamıdır. Çaldığı paranın bulaşığını, hayır kurumlarına, kiliselere bağışlar, bol bol gazetelerde resmi çıkar. Saygıdeğer bir ABD vatandaşıdır.
Böylesi tipler bizim ülkemizde de mevcuttur. Doğu’da büyük toprak ağaları, orta Anadolu ile batıda türedi zenginler, haksız kazançlarının küçük bir bölümünü “kurban” etine dö-nüştürürler. Kur’an kurslarına, camii yaptırma derneklerine bağış yaparlar. Vergiden düşerler. Kıblesi bol, sözüm ona “dini bütün” insanlar olurlar.
Chicagolu adamımız, semirmiş bedenini ne kadar pahalı kumaşlarla, ipek gömleklerle örtse de, ruhu aç gözlü bir gangsterdir. Dışa karşı güleryüzlüdür. Komşu mağaza sahipleriyle senli benlidir. Kim kimden kredi almış, borcu var mıdır, ödeme durumu nedir? Hepsini el altından öğrenir. Fırsat kollar. Göz koyduğu, yanıbaşındaki dev mağazanın parasal durumu iyi değildir. Borç altına girmişlerdir. Adamımız, yüreği elinde, yardım etmeye hazırmış gibi davranır. Onun güleryüzüne kanan komşu mağaza sahibi, eğilip bükülerek, utanarak, yüklüce bir borç para ister ondan. Adamımız: “Elbette, para kolay!” dedikten sonra koşullar öne sürer. Vereceği para üç ay içinde faiziyle birlikte ödenmezse, mağazasına el koyacağını söyler. Denize düşen yılana sarılır hesabı, mağaza sahibi kabul eder koşulu. Üç ay sonra borcunu ödeyemeyince, diz çökerek yalvarır adamımıza: “Ne olur iki ay daha süre ver bana.” Yılanın gevşediği zamandır... Adamımızın yanıtı, onbeş yıl önce peşinden koşan “Beni de terkine al” diye yalvaran kader arkadaşına söylediği sözün aynıdır:

“BENİM BOLİVAR 2 KİŞİYİ ÇEKMEZ!...”
Dev mağazaya el koyar. İşi büyütmüş, işadamları arasında saygınlığı iyice artmıştır.
Proudhon “Mülkiyet nedir?” sorusuna, “Hırsızlıktır” yanıtını verir.
Vahşi kapitalizm kadar insan ruhunu küçük düşüren başka bir sistem yoktur. Kapitalist, gölgesini satamadığı ağacı keser. Kar etmek için yılanı bile kırkmaya kalkar. Çevresinde balıklı göl varsa, telle çevirir, yakaladığı balıkları satar. Marksist anlayış ise gölü kamulaştırır, insanlara balık tutmayı öğretir. Herkes yakaladığı balığı yer.
Birinci ve ikinci dünya savaşlarını emperyalist kapitalistler çıkardılar. Bu savaşların asıl adı: Paylaşım savaşlarıdır.
Büyük patronlar, paranın, kapitalizmin ululaştırdığı yarı insanlardır. Patron ne derse olur sözü “Allahın dediği olur” sözünün arka yüzüdür.
Bin yıl sonra Orta Doğu’yu yakıp yıkanlar. İkinci Haçlı Seferleri düzenleyenler yine onlardır. Libya’da, Irak’ta, Yemen’de yağan ağır kurşun yağmurları, yağan asıl yağmur tanelerinden çoktur. Libya, İtalya, Türkiye, Yunanistan kıyılarında boğulan onbinlerce bebenin, kadının, erkeğin müsebbipleri günümüzün haçlılarıdır. Ve bir Selahaddin Eyyubi de yoktur. Ama çıkacaktır.
Özel uçaklar, milyon dolarlık çelik zırhlı arabalar, çelik kapılı, yüksek duvarlı evler sizindir. Basın, TV’ler emrinizde birer yalan üslerine dönüşmüştür. TV’lerde burçlara, kahve falına bakanlar, üfürükçüler, insanlık tarihini Mekke’den Medine’den öteye götürmeyenler kol geziyor. Ülkemizde son birkaç yılda insanlığın en büyük üç sorusu ‘Neden? Niçin? Nasıl?’ ortadan kalkmış gibidir. Akılcılığın yerini üfürükçü yorumları, dualar almış gibidir. Müritleşmiş insana “iki kere iki kaç eder?” diye sorsanız cevabını “Allah bilir” olarak verecektir. Hırsızlıkları, yalanları örten ahlaksız, büyük bir oyundur bu. George Orwell’in şu sözlerini yinelemenin tam zamanıdır:
“Üçkağıtçılığın, sahtekarlığın, evrensel düzeyde egemen olduğu dönemlerde, ‘gerçeği söylemek’ devrimci bir eylemdir.”
Böyle bir düzende insanlar, kendilerine yön gösterecek işaret parmaklarını unutacaklar, liderlerinin işaret parmaklarına bakcaklardır.
Dünyanın en güzel okulları Köy Enstitüleri’ni, halkevlerini, o dönemin güçlü, yobaz toprak ağaları, “Sandık Demokrasisi” adına kapattırdılar. İç sömürücülerle, dış sömürücüler el ele vererek, halkımızın birliğine giden yolları kapattılar. Toprak reformu yaptırmadılar. Halkımızı dil, din, mezhep, Türk-Kürt ayrımlarına düşürdüler. Çünkü sömürgeciler ve yerli uşakları, en çok milletin birliğinden korkarlar.
Ormanları, zeytinlikleri, akar suları, kazanç uğruna yok ettiler. Kızılderililerin: “Yanan her ateş bir yeşildir, tüterek ağlar” sözünü anımsatmanın zamanıdır. Ceplerindeki para cüzdanlarını tanrı bilir. Kendilerini uzun çöplere benzetirler. Halkımız ise “Gün gelecek, kısa çöp uzun çöpten hakkını alacaktır” demiştir.
Cami sayısı seksen bini aşan ülkemizde kütüphane sayısı 1500’ü aşmış değildir. Matbaanın ülkemize 270 yıl geç girişine neden olanları biliyoruz. Onbeş milyonluk İstanbul’un göbeğinde, Taksim’de, Atatürk Kültür Merkezi’nde, opera binasının nasıl yıllardır karakola ve esrarcıların yuvasına dönüştüğünü de biliyoruz.
12 Mart faşizmi, üç fidanı, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı, kimsenin burnunu kanatmadıkları halde “Bağımsız Türkiye” dedikleri için astılar. Üç gencin yaşlarının toplamı altmışı az geçiyordu. Ama aynı günlerde, yaşı seksene ulaşmış ünlü bir para babasını yaşatmak için nasıl uğraştıklarını biliyoruz. Bu konuyu, değerli yazar kardeşim Bekir Yıldız, “Üç Bit” öyküsüyle ölümsüzleştirmiştir.
Yazılacak çok şey vardır.
Sözü en iyisi, sekiz yüz yıl önceki büyük insanlık kültü Yunus Emre’ye bırakalım:

“Geçti beyler mürüvveti,
Binmişler birer atı,
Yedikleri insan eti,
İçtikleri kan olmuştur.”  

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.