Aydınlanma ateşini yakanlar

Güzel ülkemiz, 76 yıl önce bugün bambaşka umutlarla güne başladı. O 17 Nisan günü, Kutlu Doğum Haftası diye uydurulmuş doğum günü falan değildi. O gün Cumhuriyetin aydınlanma mücadelesinde Köy Enstitüleri meşalesini yaktığı gündü

Aydınlanma ateşini yakanlar
17 Nisan 2016 Pazar 14:20

Füsun İkikardeş

Hepimizin öyküleriyle, romanlarıyla, Türk sinemasının unutulmaz senaryolarıyla tanıdığımız, edebiyatımızın yüzakı Osman Şahin, Köy Enstitülerinin devrinin sonuna yetişmiş, Dicle Köy Enstitüsü mezunu. Ustayla Beyoğlu’nda bir muhallebicide buluştuk, Köy Enstitülerini konuşacağız. Pek çok sıra arkadaşı gibi, o da dünya kadar birikimi, ilerleyen yaşına rağmen geçmişte takılıp kalmış değil. Hep ileriye bakıyor, hep büyük resmi görüp anlamaya, anlatmaya çalışıyor.
Bize “ah şöyleydi, vah şöyleydi, neydik ne olduk” gibi yakınmalarla anlatmadı Köy Enstitülerini. Bin türlü programı arasında bize ayırdığı zamanda, elinde özenle seçilmiş bir seçki eşliğinde yeni ufuklar açtı.
Okulunun hangi koşullarda doğduğunu, perde arkasındaki millet-ümmet kavgasını, şeriat-aydınlanma çelişkisini ve genç Cumhuriyetin laiklik, bağımsızlık, halkçılık ilkeleri yolunda yarattığı modeli gösterdi.

ÖNCE DOĞDUĞU KOŞULLAR
Osman Şahin, söze 1923 yılından başladı.
“Yüzyıllardır tabiat anadan doğduğu gibi çırılçıplak Ankara’nın gölgesiz bozkırında, ‘29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti doğdu. Bozkırın ortasında konservatuvar, bale, devlet tiyatrosu, Cumhurbaşkanlığı senfoni orkestrası kuruldu. 3 Mart 1924 günü Eğitim Birliği Yasası kabul edildi. 1928 yılında Refik Saydam Hıfzıssıha Enstitüsü kuruldu ve ürettiğimiz aşıları dünyanın bütün ülkelerine satarak çok büyük başarılar kazandık. 1930 yılında Atatürk Orman Çiftliği kuruldu.
Şimdilerde ‘orman çiftliğinde bira fabrikası kurdular’ diyorlar ya, kişi görmek istediğini görür. Atatürk Orman Çiftliği’nde yüzbinlerce çam, sedir, ladin ve akasya ağaçları yetiştirildi.
1930 yılında Kanada’ya tohumluk buğday sattık. Şimdi, saman, ot, buğday, genetiğiyle oynanmış tohumlar ithal ediyoruz. Domuz gribi, kuş gribi, kene vs. bulaşıcı hastalıkların aşılarını da ithal ediyoruz.”

İŞ SÖZDEN ÖNCE GELİR
Sonra, Sabahattin Eyüboğlu’nun köy enstitülerinin kurucuları için şu sözlerini hatırlattı:
“Din ahlakı yerine iş ve bilim ahlakını getirmek, tam anlamıyla laik bir eğitim geliştirmek onların ana ilkelerinden biriydi. Bu okulda iş sözden önce gelir; öğrenciye bilgi verilmez. Öğrenci bilgiyi alır.
Çocuk yıllar yılı boşuna işleyen bir öğrenme makinası olmakla kalmaz, okula geldiği gün kendi kaderini yoğurmaya başlar. Eski okulda öğretme, çocuğa zorla ya da yalvara yakara hap yutturma gibidir, yeni okulun aradığı ise çocukta kendiliğinden var olan kurma, türetme, üretme gücünü bilimle uzlaştırmanın yoludur... Yaratıcı iş, ahlakı da kendiliğinden getirecektir okula.”

HALKA BORCUMUZ VAR
Peki, Köy Enstitüleri’ni unutulmaz kılan işe ve uygulamaya dayalı öğrenme-öğretme yöntemi midir? Elbette hayır. Arkasında, esaslı bir halkçılık var. Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözlerini hatırlattı Osman Şahin:
“Yediyüz yıldan beri cihanın dört bir köşesine göndererek kanlarını akıttığımız, kemiklerini yabancı topraklarda bıraktığımız ve yediyüz yıldan beri emeklerini ellerinden alıp harcadığımız ve buna karşılık her zaman hakaret ve aşağılama ile davrandığımız ve bunca özveri ve bağışlarına karşı nankörlük, küstahlık, zorbalıkla uşak düzeyine indirmek istediğimiz bu gerçek sahibin huzurunda bugün utanç ve saygıyla gerçek durumumuzu alalım.”

GELDİK ÜMMET Mİ MİLLET Mİ KONUSUNA
İşte bu borcu ödemek üzere harekete geçilmiştir. Cumhurbaşkanı, bakanlar, müdürler, devleti yönetenler ortak bir kaygıyla ortak bir dille konuşmaktadır. Halka karşı 700 yıllık birikmiş borç ödenecektir de nasıl? Nereden tutulacaktır? Önceki imparatorluk ne yapmıştır da bu kadar borç birikmiştir? Köy Enstitülerinin kurucu Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, geri ödemenin yöntemini açıklar:
“Biz, istiklal mücadelesinden itibaren sosyal hayatımızda yaptığımız büyük devrimleri köylere götürecek adam yetiştirmek isteriz. Çünkü Osmanlı ümmet devrinin böyle adamları vardı, bu ‘imam’dır. İmam, insan doğduğu zaman kulağına ezan okuyarak, vefat ettiği vakit mezarının başında telkin vererek, doğumundan ölümüne kadar bu cemiyetin manen hakimidir. Bu manevi hakimiyet, maddi tarafa da intikal eder. Çünkü köylü hasta olduğu vakit de sual mercii yine imam olur. Biz Osmanlı imamı yerine, köye devrimci-akılcı düşüncenin adamını göndermek istiyoruz. Bu adam da, kitabı ekmekle bir tutan, Köy Enstitüsü mezunu öğretmenler olacaktır.”
Osman Şahin, kuruluş felsefesinin hiçbir yönünü eksik bırakmamaya kararlı.
Yine Köy Enstitülerinin iki büyük mimarından “sömürüye karşı halkçılık” kaygılarına da işaret etti: “Köylü insanı öylesine canlandırılmalı ve bilinçlendirilmeli ki, onu hiçbir güç yalnız kendi çıkarına insafsızca sömüremesin. Köyün sakinlerine köle ve uşak işlemi yapamasın, köylüler bilinçsiz ve bedava çalışan birer iş hayvanı durumuna gelmesinler.” (Hasan Ali Yücel)
“Bana bir yetki verseler, bütün dünya okullarına, insanın sömürülemeyeceğine dair bir ders koyardım.” (İsmail Hakkı Tonguç)
Osman Şahin, kamerasını o felsefeden bugünlere çevirdi:
“Bugün, Küba hariç yeryüzünde böyle bir okul var mı? Yoktur! Aksine, insanın nasıl sömürüleceğine dair düşler vardır. Ve ülkemizdeki paralı okullar tam bir ticarethane mantığıyla yönetilmektedir. Okuduğum Dicle Köy Enstitüsünde bir duvar resminde bir çiftçiyi eli toprağı avuçlamış göstermektedir. Resmin altında, ‘İşte bu bir avuç toprağın içinde binlerce buğday tanesi kaynamaktadır’ yazısı yazılı... Günümüzdeki 4+4+4 eğitim sistemi, kılık teğiştirmiş ortaçağ eğitimidir. Günümüz Türkiyesi, karaların akları yendiği yıllardır. Pirelerin filleri yuttuğu dönemdeyiz. Ama ne yaparsanız yapın karalar akları yenemeyecek, pireler filleri yutamayacaktır.”

OSMANLI’NIN KULLUK EĞİTİMİ
Osman Şahin edebiyatçı. Köy Enstitülerini yine edebiyatçı bir okul arkadaşından, ozan, eğitimci, yazar, Kepirtepe ve Hasanoğlan Köy Enstitülerinden yetişmiş Mehmet Başaran’dan dinlememizi istedi:
“Elbette düzenin kaymağını yiyenler, eğitim kurumlarını, o düzeni sürdürmede araç olarak kullanırlar; kendi ideolojilerini yükleme aracı olarak. Tarlalar, fabrikalar, madenler kendilerine çalışmalı, emekçiler duruma yazgı deyip boyun eğmelidir. E bunu da çok güzel gerekçelerle gizlerler. Devlet değişmez, soyut bir kavram olarak belletilir. Ahlak, manevi değerler, ulusal çıkarlar falan gibi deyimlerin arkasına sığınarak arabalarını dağdan aşırırlar. Yakup Kadri’nin ‘Yaban’ında şöyle bir sahne geçer: Ahmet Celal köylülerle konuşmaktadır: ordu, Mustafa Kemal ordusu bozulmuş geriye doğru çekilmektedir. Köylülere der ki: ‘İnsan Türk olur da, Mustafa Kemal’den yana olmaz mı?’ ‘Beyim’ derler, ‘Biz Türk değiliz ki; Müslümanız elhamdülillah.’
Evet, halk ümmet dönemini yaşamaktaydı. Gözleri öbür dünyaya çevriktir. Her şeyi yazgı saymaktadır ve Osmanlı’dan arta kalan düzen de değiştirilmemiştir.”

İKİYÜZLÜ ÖZGÜRLÜK TANIMI
Osman Şahin’in öğrencilik yıllarından unutamadığı bir sahne var: “Okula gitmek üzere trene bindiğimde biri bana ‘Kalk ulan köylü’ dedi. Artık Demokrat Parti dönemi başlamıştı. Köy çocuklarına trende koltuğa oturmak haramdı...”
Oysa, Köy Enstitüleri, kaba saba elbiseleri, korkunç ter kokulu köy çocuklarını Faust’la tanıştırmış, Shakespeare, Gœthe, Gogol, Balzac okutmuş, Talip Apaydın’ın deyişiyle onlara “öğrenme mutluluğu, öğrenme heyecanı, öğrenme merakı uyandırmıştır”. Onları özgürleştirmiştir.
Ya bugünkü özgürlük? Sorusuna Osman Şahin’in yanıtı şöyle: “Bazı rantçı aydın ve burjuva yazarlar, televizyonlarda, bazı gazete köşelerinde durmadan ‘özgürlük’ten söz ederler. Tam bir ikiyüzlülüktür bu. Üç milyona yakın işsiz insanın, milyonlarca dar gelirli insanın yaşadığı ortamlarda birkaç yüz bin insan zengin diye ‘özgür’ olamayız. Bu uydurulmuş dinin, yobazlığın sosuna batırılmış kocaman bir palavradır. Burjuva yazarlarımızın sözde özgürlüğü maskelemiş bir ikiyüzlülüktür. Bağımlılıktan, kazandıkları paracıklardan başka bir şey değildirler. Hukuksuzluk, hırsızlık, rüşvet, Atatürk ve Köy Enstitüsü düşmanlığı, vatan satıcılığı almış başını gitmektedir. Ve bazı dalkavuklarla din satıcıları buna ‘özgürlük’ diyorlar...”

HER ENGELİ KIRACAĞIZ
Osman Şahin’in dikkat çektiği bir konu da, Köy Enstitüleri’nin kuruluş öyküsü. Okullar resmi olarak 1940 yılında açıldı, ama temel düsturları 1922’lere dayanıyor. Hatta kurucusu Mustafa Kemal Atatürk bile denebilir.
Daha Cumhuriyet kurulmadan önce 1 Ocak 1922’de demiş ki, “Yurdumuzun gerçek sahibi köylüdür. Köylü bugün bilgi ışığından yoksun bırakılmıştır. Izleyeceğimiz eğitim politikasının temeli; önce içinde bulunduğumuz bilgisizliği gidermektir. Köylüye okuma yazmayı, dört işlemi öğretme, yurdunu ulusunu tanıtmak kadar coğrafya tarih bilgisi vermek eğitim programının ilk amacıdır.”
Tarihe resmi kurucu olarak geçen İsmail Hakkı Tonguç ise, o yolda kararlılıkla ilerlemiş: “Kanımız ve iliklerimizi isteyerek köyün içine akıtmadıkça, kırk bin köyün kenarına aydın insanın mezar taşı dikilmedikçe köyün sırlarını anlayamayız. Köylüyü anlayabilmek, duyabilmek için onunla kucak kucağa, nefes nefese gelmek lazımdır.”
Osman Şahin, büyük resmi bu unsurlarıyla çizdikten sonra geliyor son söze:
“Kemal Atatürk, son soluğuna kadar yurtsever, devrimci, son soluğuna kadar eğitimci. Köy Enstitülerinin ana hedefi, tam bağımsız Türkiye’dir. Sandık demokrasisine geçtiğimiz yıllardan beri din baykuşları çökmüştür ülkemize. Köy Enstitülü yazarlar, ressamlar, heykeltraşlar, aydınlar, Anadolu edebiyatının, resminin, heykellerinin döl yatağı olmuşlardır.
Günümüz edebiyatçısı ise, özellikle yurtsuz bazı yazarların ve bazı yayınevlerinin tekelindedir ve birkaç yazar için reklam ve zenginleşme aracı haline gelmişlerdir. Köy Enstitülerine alınan yoksul köy çocukları, geldikleri köyün ağasından, şeyhinden, yüzlerce yıllık köklü hurafelerden, paslı zincirlerinden kurtulmuşlar, konuşmaya, yazmaya başlamışlardır.”

OKULUM NATO’YA ARMAĞAN OLSUN
Adnan Menderes ağa çocuğudur. İzmir’de Amerikan Koleji’nde okumuştur. Kolej, o yıllarda şimdiki NATO Karargahı olan binadadır. Bina NATO karargahı oluncaya dek üç kez el değiştirir:
İlkinde, Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 50.000 lira karşılığında satın alınarak Köy Enstitüsü yapılır. İkincisinde, Menderes başbakan olduktan sonra tekrar Amerikan Koleji olur, ama bu kez tek kuruş ödenmez. Üçüncüsünde ise, yine Menderes döneminde, 1952 yılında NATO karargahı yapılır. Elbette yine bir kuruş para alınmaz...

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.