Selva Almada ‘Ölü Kızlar’a ses olmak

“Ölü Kızlar” Latin Amerika’da yaşanan kadın cinayetleri gerçeğini en sade biçimde ortaya koyan çalışmalardan biri. Selva Almada, kadınların tecrübe ettiği şiddeti, 80’li yıllarda Arjantin’de işlenmiş üç kadın cinayeti üzerinden okurlara aktarmayı başarmış: 19 yaşında yatağında bıçaklanarak öldürülen Andrea Danne, kendisini fahişelik yapmaya zorlayan sevgilisiyle nehre gidip bir daha geri dönemeyen 20 yaşındaki Sarita Mundín, henüz 15 yaşındayken temizlikçilik yaparak ailesinin geçimine yardımcı olmaya çalışan María Luisa Quevedo

Selva Almada ‘Ölü Kızlar’a ses olmak
04 Aralık 2015 Cuma 14:31

Ezgi Kardelen

Hepimizin malumudur; Türkiye, kadına yönelik şiddetin en yoğun yaşandığı ülkelerden biri. İstisnasız her gün korkunç haberlerle uyanıyoruz. Ne yazık ki şiddet, tüm dünya kadınları için gündelik yaşamın bir parçası; hakaret ve tacizden başlayıp tecavüz ve cinayete uzanan katlanılmaz deneyimlerin muhatabıyız. Kadına yönelik şiddette Türkiye’yle benzer eğilimlere sahip olan bölgelerden biri de Latin Amerika. İspanyolcada kadın cinayetleri için kullanılan özel bir terim dahi var: Feminicidio. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi, son yıllarda Latin Amerika’da da kadına yönelik şiddet büyük bir hızla artıyor, buna karşılık, cezaların sertleştirilmesini talep eden kitlesel eylemler düzenleniyor. Henüz bu yılın Haziran ayında, 16 yaşındaki sevgilisi tarafından hamile olduğu gerekçesiyle öldürülen 14 yaşındaki Chiara Paz’ın ardından düzenlenen “Ni Una Menos” (Birimiz Daha Eksilmeyeceğiz) temalı gösteriye Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te üç yüz bin kişi katılmıştı.
Geçtiğimiz günlerde Verita Kitap etiketiyle yayımlanan “Ölü Kızlar” Latin Amerika’da yaşanan kadın cinayetleri gerçeğini en sade biçimde ortaya koyan çalışmalardan biri. Selva Almada, kadınların tecrübe ettiği şiddeti, 80’li yıllarda Arjantin’de işlenmiş üç kadın cinayeti üzerinden okurlara aktarmayı başarmış. 19 yaşında yatağında bıçaklanarak öldürülen Andrea Danne, kendisini fahişelik yapmaya zorlayan sevgilisiyle nehre gidip bir daha geri dönemeyen 20 yaşındaki Sarita Mundín, henüz 15 yaşındayken temizlikçilik yaparak ailesinin geçimine yardımcı olmaya çalışan María Luisa Quevedo.

KURBANLARIN HEPSİ YOKSUL
“Ölü Kızlar”da ele alınan cinayetler birbirinden bağımsız görünüyor; ne işlenme biçimleri bakımından ne de artlarında yatan olası sebepler bakımından ortak bir nokta barındırıyorlar. Aralarındaki en büyük paralellik, bu üç cinayetin de aydınlatılamamış olması.
Failleri bulunamamış, kimsenin pek umurunda olmayan, unutulmuş cinayetler: Adalet bekleyen üç ölü kız… Kitabı bu denli etkileyici kılan şeylerden biri de belki bu adalet açlığıdır. İkinci bir paralellik ise Almada’nın peşine düştüğü cinayetlerin kurbanlarının hepsinin yoksul olması. Kadına yönelik şiddet her yerde, evet; hem plazalarda hem gecekondularda, ama şiddetten yine en çok yoksul kadınlar etkileniyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, Etiyopyalı kadınların yüzde 71’i fiziksel ve cinsel şiddete maruz kalıyor. İster “müreffeh” bir ülkede yaşayan yoksul bir kadın olun ister yoksul bir ülkede yaşayan yoksul bir kadın; şiddet peşinizi bırakmıyor. Hindistan kırsalında “alt kasttan” bir kadın, Sao Paulo barriolarında işsiz bir genç kadın, New York banliyölerinde geleceksiz, güvencesiz bırakılmış göçmen bir kadın; kim onların sesi olacak? Kim onların sözlerine kulak verecek? Öyle görünüyor ki, eşitliğin olmadığı bir dünya, çocuklarımıza bırakacağımız en korkunç mirastır.

KIRMIZI RUJLAR, KIRMIZI MONTLAR TAHRİK İNDİRİMİ
Türkiye’de de acı bir biçimde şahitlik ettiğimiz gibi, kadın bedeni yalnızca şiddete çok açık olmakla kalmıyor; deneyimlenen mezkûr şiddetin üstü kolaylıkla örtülüyor, suçlular çeşitli ceza indirimleriyle mükâfatlandırılıp bir de üstüne sırtları sıvazlanıyor. Kırmızı rujlar, kırmızı montlar tahrik indirimi sayılırken, basit bir kravatla dandik bir gömleğin tecavüzcüyü ya da katili saygınlaştırdığına şahit oluyoruz. Toplumun geri kalanıysa kör, sağır, dilsiz…
Kitapla ilgili en etkileyici noktalardan biri de dilinin sadeliği. Doğası gereği zaten trajik olan kadın cinayetleri temasını duygu sömürüsüne düşmeden, meselenin var olan çarpıcılığını kullanarak okurun yüzüne vurmuş Selva Almada. Bu tür meseleler söz konusu olduğunda pek alışık olmadığımız bu üslup okurun hoşuna gider mi bilinmez, ama deneyimlenen sarsıntıyı arttırdığı muhakkak.
Almada bu çalışmasında başarılı bir gazetecilik örneğine imza atarak, cinayetlerle ilişkisi olan kişilerle görüşmüş ve yaşananların çarpıcı bir portresini oluşturmaya çalışmış: Tanıklar, aileler, arkadaşlar, hatta medyumlar…

ŞİDDETİN EN SOMUT TEZAHÜRÜ CİNAYET
Anlatım genel olarak belirli bir düzen doğrultusunda ilerlemiyor; daha çok, çeşitli anekdotlar birbirinin ardı sıra, gelişigüzel serpiştirilmiş gibi. Fakat bu durum metni akıcılıktan uzaklaştırmamış, bilakis fazlasıyla özgür kılmış. Selva Almada zaman zaman cinayetlerden söz etmeyi bırakıp, kendi başından geçen yahut şahitlik ettiği başka olaylardan da söz ediyor.
Üniversitede okurken otostop çekerek evine ulaştığı günlerden tutun da, köyünde şiddet gören yahut tecavüze uğrayan kadınların hikâyelerine dek pek çok anısını paylaşıyor. Bu tekniğin bir okur olarak bana anımsattığı şey şu oldu: Evet, kadına yönelik şiddetin en somut ve en çarpıcı tezahürü kadın cinayetleri, fakat şiddet asla cinayetle sınırlı değil. Kadınlar hayatın her alanında ve her anında erkek şiddetiyle göğüs göğüse çarpışırken, bu durum ancak ölümle sonuçlandığında konuşulur hâle geliyor.

KADINA ŞİDDET YÜKSEK SESLE KONUŞULMALI
Yazarın satır aralarında verdiği bir diğer mesaj da, kadına yönelik şiddet meselesinin konuşulması, hem de yüksek sesle konuşulması gerektiği yönünde. Kitabın bir yerinde şöyle diyor: “Annem bu hikâyelerden yüksek sesle ve öfkeyle bahsediyordu; o andaki dedikodu arkadaşı ise daha kısık sesle konuşması için onu uyarıyor, ‘Dikkat et, duyacaklar,’ diyerek biz çocukları işaret ediyordu... Sanki bundan bahsetmek kötü bir işmiş̧ ya da –daha da beteri– onları fazlasıyla utandırıyormuş̧ gibi.”

ÖZGECAN ASLAN’DAN SONRA ‘SUSMAYACAĞIZ’ MOTİVASYONU
Almada ise konuşmakta, anlatmakta ısrarlı. Bana kalırsa, ülke çapında infiale sebep olan Özgecan Aslan cinayetinden sonra kadınların sosyal medyada örgütlediği #sendepaylas hareketinin ardında da benzer bir motivasyon vardı: Susmayacağız, hiçbir gerekçe bizi öldürmenizi, taciz etmenizi ya da tecavüzünüzü aklamaz! Susmayacağız, çünkü utanması gereken biz değil, sizsiniz! Bu hareket, kadınları kendi taciz deneyimlerini paylaşmaları için yüreklendirmeyi amaçlıyordu. Zira her kadın bilir ve deneyimlemiştir ki, taciz karşısında susmanın bir sebebi korkuysa, diğer bir sebebi de utanç ve suçluluk duygusudur. Bize dayatılan, zorla kabullendirilmeye çalışılan bu duygulara esir olmak zorunda olmadığımızı ise ancak haykırmanın özgürleştirici gücünü deneyimlediğimizde anlıyoruz. Bu yüzden konuşmak, konuşmak, daha çok konuşmak gerek.

KADIN ŞARKI SÖYLEYİNCE
Selva Almada da bunu kendine görev ve hunharca öldürülen tüm kadınlara borç bilmiş olsa gerek. Zira kızların ruhlarıyla iletişime geçmek amacıyla ziyaret ettiği medyumla yaptığı görüşmelerinden birinde ona şöyle bir hikâye anlatıyor medyum:
“[Kemikçi] ruhun saklandığı yerde yaşayan çok yaşlı bir kadın. Tavuklar gibi gıdaklayan, kuşlar gibi öten ve insandan çok hayvan sesleri çıkartan yaşlı bir vahşi. Görevi kemik toplamaktan ibaret. Kaybolma tehlikesi olan her şeyi topluyor ve saklıyor. Kulübesi her türden hayvanın kemikleriyle dolu. Ama en çok kurt kemiklerini tercih ediyor. Onları bulmak için kilometrelerce yol alabilir, dağlara tırmanabilir, nehirleri aşabilir, çölün kumları üzerinde ayak tabanlarını yakabilir. Bir yığın kemikle kulübesine geri dönünce onlardan iskelet oluşturuyor.
Son parça da yerini alınca ve kurt figürü karşısında parıldayınca, Kemikçi ateşin yanına oturuyor ve hangi şarkıyı söyleyeceğini düşünüyor. Karar verince kollarını iskeletin üstüne doğru kaldırıyor ve şarkısına başlıyor. O şarkı söylerken kemikler etle, et deriyle ve deri de tüylerle kaplanıyor.
Kadın şarkı söylemeye devam ediyor ve hayvan canlanıyor, nefes almaya başlıyor, kuyruğu dikleşiyor, gözlerini açıyor, sıçrıyor ve koşarak kulübeden çıkıyor. Baş döndürücü koşusunun bir anında ya hız yüzünden, ya karşıya geçmek için bir nehre girdiğinden, ya da ay ışığı doğrudan bir tarafına vurduğundan, kurt özgürce, kahkahalarla gülerek ufka doğru koşan bir kadına dönüşüyor.”
Sonra ekliyor:
“Belki de senin görevin budur: Kızların kemiklerini toplamak, bir araya getirmek, onlara ses vermek ve sonra da nereye gitmeleri gerekiyorsa oraya doğru özgürce koşmalarına izin vermek.”
Herkes öldürülen, şiddet gören kadınlara ses olma yürekliliğini gösteremez belki, ama neden işe onları dinlemekle başlamayalım ki?

Ölü Kızlar
Selva Almada
Çev: İdil Dündar
Verita Kitap
148 s.




İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.